2 Ocak 2014 Perşembe

SULTAN AZİZİN ÖLDÜRÜLMESİNE ASIL SEBEP NEYDİ?

TARİHİN UNUTULMUŞ SAHİFELERİ*

Musa Carullah BIGI
Çevirim Yazı: İsmail TÜRKOĞLU
Sultan Aziz'in Öldürülmesine Asıl Sebep Neydi?
Tarihin çok mühim safları unutulmuş, bazen ihmal edilmiş, yahut siyaset ifritlerinin sihirleri ile gizli bırakılmış olabilir. Abdülaziz'in öldürülmesi de tarih sayfalarında gizli ve esrarlı kalmıştır. Saray müverrihleri Aziz'in israflarından, Rus sefiri elinde ihtiyar bir kukla olmasından, bönlüğünden ve büyük sefahatinden bahsettikleri herkesçe malûm¬dur. Müverrihlerin haklı olma ihtimalleri inkar edilemez ve siyaset oyunlanndan gaflet cihetiyle ağızda dolaşan haberleri, yahut uydurulmuş sözleri kabul etmek hususlannda az çok mazur olabilseler de, böyle meseleleri teftiş etmek her Türkün hakkı olduğu gibi basiret sahiplerinin vazifeleridir. Sultan Aziz'in öldürülmesi sırnnı biraz halledebilecek hatıralar bende vardır. Bazılannı beyan edeyim:
Evvela: Aziz'in o kadar israfçı olmadığı ikrap ihtimaldir. İsrafçılık sözleri bilinen bir uydurmadır. Padişahın aklı, devletinin ve ordulanmn kuvvetiyle takdir edilir. Devletin en kuvvetli bahriyesi Aziz devrinde idi. O vakit Türk kuvve-i bahriye dünyada ikinci de¬recede idi. Bütün ordunun muntazam 500.000 askeri de müsbet idi. İstese o anda yanm milyon gönüllü asker vermeye Osmanlılar muktedir idi. Aziz'in şahadeti sonunda aynı kuvvet Tuna Maharebesi'nde bunu isbat etmişti. Devlet emrine ihtimam ederdi. Mısır'a, Avrupa'ya seyahatleri de elbette boşuna değildi. Her ne kadar vesikalan elimde yok idiy¬se de Aziz'in siyasi efkanna, tedbirlerine dair şifahi rivayetler ehemmiyetli hakikatlere şahit olabilir. İhtimal masaldır, lakin halkın masallan diplomatlann uydurma şaiyalann-dan ziyade hakikat olabilir.
Aziz devrinde nüfus 40 milyon kadar tahmin edilirdi.. Edirne vilayeti istisna edilir¬se, Avrupa kısmında ekseriyet Ulah, Karabağ, Hırvat, Bulgar, Sırp, Macar gibi Hristiyan idi. Her dakikada isyanlara hazır milletlerdi. O vilayetlerin Türkleri ise gayet cahil ve ekseriyetle fakir idi. Lakin Müslüman oldukları için milli hakimiyet kuvveti sayesin¬de benlikleri oldukça kuvvetli, dinlerine muhabbetleri de kavi idi. Diğer taraftan da Hristiyan devletleriyle hemsâye (komşu) olmak cihetiyle memleket dahilinde her yerde Hristiyanlann misyonerleri, papazları, rahibeleri her taraftan hulul etmiş, büyük bir faa¬liyetle hem dinî adavetlerini (intikamlarını), hem de siyasi alçaklıklarını telkin ederlerdi. Devletin zararına eşkiya terbiye ederler, Hristiyanlan ihtilallere davet ederlerdi.
Ecnebi devletlerin Müslümanlarla meskûn vilâyetlerine bir Türk gidebilmezdi. Ka¬nunen yasak değilse de fiilen yasak idi. Osmanlı devleti oralara bir konsül bile göndere¬mezdi. Kazan'da bir konsol bulundurmak için Osmanlı hükümeti defaatle teşebbüs ettiy¬se de Rusya hükümeti buna muvafakat etmedi. Osmanlı vilayetlerinde.ise, Rus konso¬loshaneleri, mektepleri her yerde bulunurdu. Her biri fitne ocakları idi.
Ecnebi devletlere tâbi Müslümanlar, Müslümanlık iddialarında bulunan adamlar,
Os¬manlı memleketine gelirken, Hristiyan hükümetlerinin himayesi ile iftihar ederlerdi.
Tu¬nus, Fas, Cezayir Arapları Fransız himayesi ile, Rusya Müslümanları Rusya himayesi ile
iftihar ederek "bizim Rusyamız" derlerdi. Hatta şu gün bile böyledir. Hatta Hristiyan     
memleketlerinin tecavüzlerinden kaçarak dinlerini muhafaza için Osmanlı'ya hicret et¬miş oldukları halde, Osmanlı kânunlarına itaat etmemek maksadı ile tebaalık pasaportla¬rını muhafaza ederlerdi. İsteyerek konsoloshanelerine de iltica ederlerdi.
Sultan Aziz bütün bu hallere vâkıf olup ecnebi devlet Müslümanları ile münasebet yollarını aramış. Bir misal; 1870 senesinde Petropavlovsk şehrinden Abdülbârı Ahunt, Hacca giderken halife huzuruna kabul kılınıp, büyük iltifat görmüştü. Geri dönüşünde yine Padişahın sarayına misafir olması emrini almıştı. Padişah, Ahunt cenaplarına şaha¬ne hediyeler verdikten sonra Rusya ulemalarına on sandık kadar kütüb-i diniyye ihsan etmişti. 1871 senesinde Erbet panayırında Cuma hutbesinde Halife hazretlerinin büyük selamlarını Müslümanlara eriştirdi. Hediyelerini de tacirler vasıtasıyla ulemalara gön¬derdi. Cumada ben de hazırdım.
Sultan Abdülaziz, Avrupalıların mel'un hilelerinden bîzâr idi. Osmanlı ülkesinin tak¬
simi meselesi de siyasi mehâfelde müzâkere kılınırdı. Çanakkale deseler, ağızlarından
sular akardı. Bosfor deseler yutkunurlardı. Ecnebi devlet Müslümanları ile îcab-ı hale  
göre münasebet tesis etmek imkanı da yok gibi idi.
Sultan Aziz'in Tedbiri
Bütün bu halleri tamâm anlamış, ehemmiyetlerini de idrak etmiş halife Abdülaziz
bilmukabele bir siyaset tutmak mecburiyetlerini de fikir etmiştin Büyük, kuvvetli iki
devlet arasına rekâbet-i ilkâ etmek, Rus İngiliz diplomatları arasına "Altun alma atmak"
tedbirlerini düşünmüştür. Fikrin bütün ihtimallerini düşündükten sonra, Rus sefiri Graf
İgnatyef, Sultan Aziz Hazretlerine; "Ekseriyeti Hristiyan olan Rum ilinde Rus siyaseti
hâkim olup, Bahr-ı Ahmer kapılarında Rus bahriyesi bulunur ise, Hindistan yollarını da
kapamak mümkün olur. Buna mukabil Türkistan'da Türk siyasetinin hakim olmasını is¬
terseniz, Afgan, Hindistan birleşmesini de teinin emrinde halife selahiyetli olursa, sizin   
bizim bütün maksatlarımız temin edilmiş olur." demiş. Yani, Balkanlar bedelinde bütün              
Türkistan'ı almak fikrini söylemiştir. İgnatyef menfaatçi ve hileci bir siyasiydi. Derhal  
Petersburg'a hareket etmiş, talimat alıp, bütün selahiyetle iki ay sonra İstanbul'a avdet et-
di. Büyük ehemmiyetle müzakereleri devam ettirmiş. Hatta saray hademeleri arasında
mahsus adamlar temin edip, Sultanın her dakikasından haber alırmış. Sultan ne tarafa gi¬
derse derhal o tarafa tevcih edip: "Padişahım çok yaşa!" selamlarına halkla beraber her

yerde iştirak edermiş. Halife hazretleri de sefir cenaplarına her vakit iltifat edermiş. Sefîr şerefine sarayda ziyafetler verirmiş. Valide hazretleri tarafından da Rus sefiri defalarca kabul edilip iltifatlarına nail olurmuş.
Rusya sefirinin Saray-ı Hümayun'da büyük iltifatlara mazhariyeti başka sefirlerin dikkatlerini celp ederdi. Arada bir çok kötü düşünce cereyan ederdi. Osmanlı devletiyle Rusya arasında hafî (gizli) muahede akd kılınacağı da, hatta in'ikadı da söylenirdi. Avru¬pa devletlerine karşı defai, İngiltere'ye karşı tecavüzi andlaşma in'ikadı isâ'a kılındıktan sonra Osmanlı hükümeti böyle şayiaları o vakit tekzip etmişti. Kıymeti şekilde değil e-sastadır. Şekil tekzip kılınmış ise, esas bakidir.
Yalan tarihte vaki olup, bugün tamamen unutulmuş büyük bir meseleyi masal kabi¬linden hikaye ediyorum. Günümüz için ihtimal ehemmiyeti azdır. Bilgili ve becerikli bir kimse her kıssadan az çok hisse, biraz ibret alabilir. Eski masallar büyük hakikatleri ifa¬de edebilir. Eğer o hayal o vakit vücut olmuş olsaydı, bugün Türkiye, Türkistan büyük bir kuvvet olurdu. Cihet haritasında başka bir şekil almış olurdu.
Sultan Abdülaziz me'mûriyyeti mahsusa ile İstanbul'dan Kaşgar'a 18 zabit ve iki ho¬ca göndermişti. Türk zabitleri Rusya yoluyla Çin Türkistanına hareket etmişlerdi. Türk zabitlerinin merûruna hükümetin müsaadesi şâyânı hayret bir haldir. Zabıtan senelerce kaldıktan sonra, siyasetler tebedlül etmiş, netice hâsıl olamamıştı. Akibet, Ruslar tarafın¬dan zabıtanın idam kılındıkları da bir vakit şa'i oldu. Lâkin daha sonra, zabitlerden beş adam, Hamil zamanında geri döııebilmişlerdir. Afgan, İran yoluyla kaçarak geldikleri söylenir. O zabıtların biri inkilâbı müteakip askeri müzede kapıcılık ederdi. Müze müdü¬rü Muhtar Paşa o adamı bize takdim ederek, "Bu da bizim askeri müzemizin kıymetli antikalanndandır. Sultan Abdülaziz emriyle Kaşgar'a gönderilmiş zabitlerin biriydi. Sor¬ma, zavallı ihtiyar hakikaten antikadır" buyurdu. Onbeş gün sonra o mübarek zabiti gör¬mek arzusu ile müzeye gittimse de bîçâre hastahanedeydi.
Sultan Aziz'in hafî kalmış fikrine yine bir şahit: Rusya'da ekseriyeti Müslüman olan en mühim vilayet Ufa idi. 1874-1875 senelerinde hükümet Ufa yerlerine Hristiyanlan, iskan ederdi. Oralarda Hristiyan ekseriyetini temin yolunda bütün güçleriyle çalışıyor¬lardı. Aziz'in uzak siyasetlerine mukabele gibi bir hareket olabilir. Tesadüf olmak ihti¬malleri var ise de, ihtiyatlı olmak ciheti daha ziyâdedir.
Zabitlerin Kaşgar'a hareketleri Ba-devlet-i Yakup Han'ın talebiyle olmuştur rivayet¬leri var ise, bizim tevcihimize karşı değildir. Meşhur gazi Şamil, Rus askerleri ile muha¬rebe ederken, Sultan Aziz'den yardım istemişti. İmdat vermekten Aziz'in aczini "Konak" nâm eserinde Ahmet Mithat Efendi açık bir şekilde kayıt etmiştir. Komşu Dağıstan gazi¬lerine medet vermekten âciz kalmış Aziz, Rusların muvaffakiyeti bulunmaksızın Kaş¬gar'a kadar zâbitan göndermek hareketine cesaret edemezdi.
1885 senesinde İstanbul'da Yerebatan mahallesinde, Ayasofya medreselerinden Mu¬hammet Rahim Efendi hanesinde, Kaşgar'dan geri dönebilmiş Süleyman Efendi nâmın¬da zabitlerin birini görmüştüm. Muhterem zabit efendi yana yakıla nasıl kaçtıklarını mü¬essir bir lisanla söylüyordu. Maalesef yazmak hüneri o vakit bende yok idi. Hatırımda kaldı. Bîçâre İran'da iki üç sene kalıp tehlikelere uğramış. Osmanlı-İran hududuna vâsıl olduktan sonra zabitlik hüviyeti sabit olununcaya kadar büyük müşkülatlarla karşılaş¬mış. Bu iki zabiti sırf ben görmüş oldum. Sultan Aziz de o büyük fikrin vücuduna elbet¬te şahit olabilir.
Vaktiyle Mısır'ın El-hizbü'1-vatanı reisi Ferit Bey "Osmanlı Türk Tarihi" nâm-ı güzel eserinde halife Sultan Aziz'in büyük bir fikrin kurbanı olduğunu kanaat getiren bir be¬yanla kayıt etmiştir.
1298 senelerinde olacak, El Cevâip mecmuasında, Aziz'in şehadetinden bir gün mu¬kaddem, makam-ı hilafette bulunan biraderi Sultan Murat hazretlerine Aziz'in gayet gü¬zel, oldukça uzun nasihat mektubu aynen neşir edilmişti. O mektup biraz tetkik edilirse, suikast hareketlerinden Aziz'in haberdarlığı, Sultan Murad'ın da mezkur siyasetten ha-berdarlığı biraz malum olur.
Ahmet Mithad'ın "Es İnkılâp" (Üss-i İnkılâp) nâm eserinde resmî ve ecnebî doktor¬larla beraber tanzim edilmiş raporlar, Aziz'in ölümüne delalet eder. Sultan Murad'ın müddeti kısa idi. Hamid'in culûsu ile ahvâl tamam mütebeddil olup, dahili ihtilaller, mu¬harebeler tesiri ile Aziz'in meselesi kâne lemyekün kılındı. Değil yalnız tarih sayfaların¬dan, hatta muasırların dimağlarından bile tamamen silindi. Aziz'in hâin hasımları Hamit eyyamında 1880 senelerinde bi'1-muhâkeme Hicaz'a tesfir kılınıp, bir müddet Taifte ka¬lebent kılındıktan sonra, Şeyhülislâm Hayrullah, Mahmut Celâlettin, Mithat Paşa nasıl¬dır, bir yol ile ahirete sefer ettiler. Fakih-i Azam Abdullah bin Abbas civarında her biri defin kılındı.
Sultan Aziz'in Kusurları Neydi?
1-            Aziz'in kusurlarından biri: Avrupa'ya halifelerin seyahatleri şerr'an caiz olur mu? olmaz mı? meselesi idi. İngiliz muhibbi bulunan Hafız Ahmet Şefik; bilahere meşhur e-bü'1-ahrâr olmuş Mithat Paşa, Padişah damadı Mahmut Celâlettin, mektupçu Hayrullah Efendiler meseleyi a'zâm ederek fikir neşir ederlerdi. Asıl muhrik İngiliz sefiri Lord Dufrinidi.
2-            Aziz'in israfından her yerde bahsolundu. Mecit devrinde harici borç .25 milyon i-miş, Aziz devrinde 200 milyona ulaşmış, her yerde bu söz söylendi. Hatta Harbiye bina¬sı da büyük israflardan maruf kılındı. Bahriye adem-i lüzumundan, 500.000 muntazam askerin beyhude masraflanndan da şikayetler olundu. O zamanlarda Londra Osmanlı a-teşemiliteri Abdurrahman Bey imzası ile İngiliz gazetelerinden birinde Osmanlı hükü¬meti tarafından bunların cevabı da yazıldı. Mesele hemen â'zam kılındı. Hatta Fatih sof¬taları arasında da büyük heyecenlar husule geldi. Nümayiş hazırlıkları oldu. Şeyhülislâm Hasan Fehmi Efendi ulemâ arasında muta olmak kuvveti ile Ahmet Şefik arkadaşlarının fitneleri verimsiz kaldı.
Dürüst, Mithat büyük bir adamdı. Devlet hizmetlerinde 40 sene mühim mevkileri iş¬gal etmiştir. Gayet zeki adam idi. 36 yaşlarında Fransızca öğrenmiş müçtehit bir zat idi. Şam, Bağdat, Tuna vilayetlerinde büyük ıslahat yapmış muktedir bir siyasi idi. Her vila-yetde eseri bakidir. Kudret-i kalemiyesi de o zamana göre harika olmak cihetiyle Mithat tesmiye kılınıp, sonunda büyük bir şöhret kazandı. Yegâne kusuru, gayet fahiş bir kusur, İngiliz muhibbi olmak, vatan ve devlet zararlarına bilerek İngiliz siyasetine hadim ol¬mak cinayetleridir. İngiliz fikrine Mithat Paşa hizmetleri, mahdumu Ali Haydar'm İngi¬lizce eserinde uzunca beyân edilmiştir. Sadaretten sonra defa azil kılındıktan sonra, Mit¬hat Paşa, Londra'ya gitmişti. Aylarca kaldı. Lord Salisbury iltifatlarına defalarca nail ol¬du. İngilizlerin daimi himayelerini "Tebsıratü'l-ııbıır" nâm eserinde merhum Mithat Paşa kendisi de tekrar eder.
Mithad'ın böyle hareketleri, ihtimal kanaat meselesidir. Devletin, memleketin masla¬hatlarını İngiltere'ye mukarenette görmüş olabilir. Mithat gibi, memleketin siyasi iktidarı derecelerine tamam vâkıf bir adam hakkında, ihtimal gayet doğru siyasettir. Ehilleri o cihetleri tetkik eder yahut, etmiştir. Lakin, İngiliz gibi bütün İslâm memleketlerini istila etmiş büyük bir kuvvetin bizi himaye fikirlerine değil, belki yutmak emellerine daha ak¬rep olacağı cihetle, burada Mihtat Paşa dahilik derecelerine değil, belki Hafız Ahmet Şe
fik derecelerine kadar inmiş. Hisleriyle içtihadı hareket etmek siyasi kanaat neticesi ise, ne kadar büyük olsa bile insanın hatasıdır. Gaflet olmuş ise, yahut, tegafül ise gayet bü¬yük bir cinayettir.
Dürüst, Aziz'in Ruslara meyilleri de kuvvetli düşmanın zîn tarafına iltica demek gibi bir şeydi. Fakat orada bir emel bulmak mümkündü. Ruslara mukabil 100 milyon İslâm kuvveti birleşmiş olacaktı. Biri diğerine düşman büyük iki kuvvet arasında Alemi İslâ-mııı kurtulmasına büyük bir teminât % 100 hâsıl olunurdu. XIX. asır âhırlarında sadra¬zamların İngiliz taraflarına kuvvetli temayülleri Mısır, Sudan kapılarını da İngüizlere a-çık bırakarak, Hindistan'ın asırlarca esarett'e kalmasına neden oldu. Merhum Aziz'in planlan takip edilmiş olsaydı, İngiliz'in ölümü muhakkak idi, diğer düşmanın da mezarı düşman kuvveti ile hazırlanmış olurdu. Hem Türk hem İslâm için büyük kuvvet tesis kı¬lınmış olup, son cihan muharebesi olmazdı. Yahut neticesi bizim büyük devletimiz olur¬du. Mithad'ın hataları istikbalimizi yüzlerce senelere tehir ettirmiştir.
Düşmanın büyük kuvveti, büyük mahareti değil, bütün durumun asıl sebebi bizim büyük gafletimizdir.
İngiliz hodbin, kibirli bir millettir. Bütün dünya ıslahı için mahluk olduklarını da id¬dia ediyorlar. Rahmetli Mithat bunu hakikat olmak üzere kabul etmiş olabilir. İngiliz, a-daleti bilmez. Bütün gayeleri menfaattir.
Merhum Mithat, Taif hapishane hallerinden şikayet yolunda zevcesine saygı dolu, 1293 senelerinde mektup-yazmıştı. Hanımefendi, İngiliz sefirine mektubu arz etmiş. Se¬fir bilâ tehir Hamit huzuruna çıkıp, protesto etmiş. O vaktin siyasi ihtişamı şöyle idi: Teşrifat Nâzm Kamil Bey Sultan emriyle Mithat Paşa'ya mektup yazıyor. Hülasası: Şef¬katli, merhametli Halife hazretleri Mithad'ın ağır hallerine çok acıyor, ağrıyarak selam-ı şahaneleri ile beraber 1000 lira ihsan ediyor. "Her nasılsa bîçâre Mithat iğfal kılındı" di¬yor. Taifde yazdıkları eserinde şu mektubu Mithat kayıt etmiştir. Eğer Hamid'in de şe-hadeti makbul ise, iğfal kılınmak meselesi tahakkuk eder.
Rusûmât Nâzın "Devletler Hukuku" sahibi Hasan Fehmi Paşa ile bir musahabede, yakın şark meselesi açılmıştı. Söz, Aziz'in siyasetlerine geçti: "Rusya her cihetiyle teka¬mül etmiş büyük devlet idi. Orada mühim erkan, büyük rical bulunamıyordu. Biçare Aziz İgnatyefin hileli oyunlarına kapılmıştı. Büyük vilayetleri Ruslara teslim edecekdi" dedi. Hasan Fehmi merhumun sözü samimi olabilir. Bence, cinayet idi, şark zihniyeti idi. Hu-kûk-i düvel sahibi adama münasip bir fikir değil idi. Karşı bir söz diyemedim. Maksa¬dım hasıl oldu, Aziz'in fikri hakkında sarih bir söz işittim.
1910 senesi Japonya'dan döndüm. Yirmi yedi defa sadâret makamını işgal etmiş Ke¬mal Paşa'nın ziyareti ile müşerref oldum. Japonya'da İslâmiyet sözünden Paşa konuşma¬ya başladı. Aramızda bir saatten ziyade müzakere oldu. Merhumun son sözü şu idi: "Ho¬cam, biraz geç gelmişsin. Aziz devrinde gelmiş olsaydın, büyük iltifatlar görürdün. Cen¬net mekân böyle meselelere çok meraklı idi. O zaman bahriyemizin de kuvveti büyüktü. Merhum Aziz senin gibi bir adamı mahsus bir cihazla gönderirdi. Hamit te bir heyet-i il¬miye gönderecek olmuştu. Biraz Ertuğrul faciası uğursuz oldu. Hamit te severdi, lakin kudreti yoktu" diyerek güldü.
Rus Sefiri Graf İgnatiyef Hanesinde
1904 senesinde Petersburg'da idim. Meşhur tacir Zahidullah Efendi ile beraber, bir akşam Graf İgnatyef hanesine gittik. Büyük sevinçle bizi istikbal etti. Hacı Zahidullah Efendi'nin eski ahbabı imiş. Çay takdim kılındı, madaması çaymuza likör döküyordu. Graf: "Bizim İbrahimov molladır, likör gibi şarapları kabul eder mi?" dedi güldü. Ma-
daması; "Ibrahimov bizim lıemşerimizdir, benden kabul eder" dedi. Güzel latifeler, uzun sohbetler devam etti. İslâm âleminden söz sırasında Graf: "Hatırınızda mı? Ben Nijni Novgorod'da vali iken, Kazan'la Nijni arasında bir vapurda namaz kılmakta olan Müs¬lümanlara bir papaz tecavüz etmişti. Müslümanlar, cahil o papazı Volga nehrine atmış¬lardı" dedi ve kahkahayla güldü.
Zahidullah Hacı; "Ben o vak'ada orada bulunuyordum. Papaz sarhoş idi. Miskin pa¬pazı suya atanlar da namaz kılan Müslümanlar değildi" dedi.
Graf: "Öyle idi. Fakat, mesele büyüyecekti. İmparator hazretlerine telgraf çektim. Papazın elbiselerini çıkarınız, Müslümanlara her vapurda namaz için yer ayırınız emri de gelmişti. İstanbul'da sefaretliğim sırasında Sultan Aziz Hazretlerine de hikayeyi bir vakit söyledim. Bir güldü, bir güldü" dedi. Türkçe söylemişti. Sonra Rusça beş on cümle söyledi: "Aziz gayet güzel adamdı. Halife olmak sıfatıyla da büyük bir adamdı. Ortaya çıkardığı meselesi de Sultan Aziz'in gayet mühim, gayet büyük fikri idi" dedi. Bu sözleri Graf büyük teessürle söylüyordu. Bunun üzerine Zahidullah Hacı, "Graf Efendi, mesele neydi?" dedi. Graf, ellerini kaldırdı, iki dizine vurdu; "Geçti! a Mithat!" dedi. Bunun ü-zerine sofradan kalktık. Sefir Graf in sözleri merhum Aziz'in teşebbüslerinin kafi bir şa¬hididir.
1930 senesinde Kahire'de idim. Mahmut Muhtar Paşa ile muhasebelerin birinde me¬sele hakkında fikrini sordum. Hasan Fehmi Paşa fikri gibi bir söz söyledi. Bütün bu şa¬hitleri az çok derin mülahaza edersek Aziz'in kalbinde büyük bir emel, dimağlarında bü¬yük bir fikrin vücudu tahakkukeder. Eğer o zaman böyle bir siyasette başlanmış olsaydı, Alem-i İslâmın, Türkistan'ın alabileceği yalnız vaziyeti değil, hatta haritası da Hristiyan devletlerin hürmetlerini celp ederdi.
Şüphe yok, böyle bir siyaset dehşetleri huzurunda kalmış İngiliz diplomatları bütün kuvvetleri ile hareket edip, Ahmet Şefik Bey gibi zevatın hatırlanın hoş etmek gibi hileleri ile ihlash hizmet edebüecek sadakatli bendelerini devlet adamları içinde bulmuşlardır. Böy¬le hallerin Osmanlı tarihinde şahitleri bulunabilir. Şark siyaseti her vakit dahilden harap ol¬muştur. Haricin kuvveti değil, belki dahilin rezaleti şark umurini berbat eüniştir.
Aziz'in evvela hal'i, nihayet öldürülmesi meselemizin ehemmiyetlerini takdir için kâfi¬dir. Aziz'in hal'i dakikalannda şeyhülislam, Hasan Fehmi cenapları idi. Fetvayı imza etme¬di. Yalnız buna göre, azil kılınıp Hicaz menfalarına tart kılındı. Yerine mektupçu Hayrullah Efendi tayin kılınıp, fetvayı imza kıldı. Aziz'in olabilecek büyük hareketlerine sekte vurul¬du. Harici diplomasi ifritlerinin maharetli ellerinde oyuncak olmuş. Dahili havâricin hâin el¬leriyle düşmanlarm altarlanna büyük bir fikir kurbanı takdim kılındı.
.Sultan Hamit İttihâd-ı İslâm Fikrinde Değildi
Acaiptir, nâmına uydurulmuş îttihad-ı İslâm fikirlerinden Hamit kendisi korkardı. Diplomatları ürkütmek hususunda Hilafet namı ile İttihad-ı İslâm davalarıyla zeka oyun¬larını oynayabilmiş ise de, Hamit filvaki o fikirde değildi. Hamid'in aklı vardı. Dehşetli şüphesi kadar, imanı da büyüktü. Harici düşmanlarından ziyade, harici düşmanların elin¬de her vakit alt edilebilecek saray hademelerinden, devlet adamlarından korkardı. Bir kaç defa sarayın bütün entrikalarını gördükten sonra, bir vakit sarayın bütün entrikalarını idare etmiş Hamit, daha büyüklerine kendisi her vakit maruz idi. Buna göre Hamid'in aklı da, sofiyane imanı da dehşetli şüpheciliği de kendi elinde tamam mağlup idi. Harici, dahili küçük ve büyük entrikalara seyirci kalmaktan başka bir çare bulamıyordu. Hilafet vazifeleri huzurunda devletin aczini bilirdi. Aciz olduktan sonra Hilafet davalarının kuv¬vetli düşmanların hücumlarına bahane olmaktan başka bir faydası yoktu.
İngiliz'in Kadim Siyaseti
İslâm memleketlerinin en zengin kıtalarını istila etmiş İngilizlerin İttihad-ı İslâm fi¬kirlerine, Hilafet-i İslâmiye hareketlerine mukabil tedbir olmak üzere mûcez-i açık prog¬ramlan min-el-kadîm var idi. Zann-ı galip, Hamit haberdar idi: Kendisinin himayesi tah¬tında Hilafet-i Arabiyyeyi ihya edip, Türkleri kuvvetten, itibardan eskât ettikten sonra, Hilafet-i Arabiyye kuvvetiyle de bütün Alem-i İslâıniyeti kendi tarafına celp etmek siya¬seti dûrbîn-i mûbin İngiİizlerde muhakkak vardı. Niçin, böyle bir mühlik bir propoganda ihlash kuvvetli hadimlerini İngiliz hatın için tarih hazırladı.
Cemalettin Efgani'nin Davetleri
Hind'in en dûrbîn (uzağı gören) adamlarından Serseyit Ahmet Han sahib-i Hint'te büyük bir fikir neşir etti: "Hindin hem lıilas, hem terrakkiyâü için, İngiliz'in himayesi ile medeniyet ulumlerini, bütün sanatlarını İngiliz kadar tahsil etmek, istikbal hacetlerine bugünden hazırlanmak zaruridir" fikri idi. Gayet doğru bu fikir mukabiline, "Türkiye halifelerine dost olmak" fikri neşir kılındı. İslâm haremlerine muhabbet kuvvetiyle bü¬tün tabakalara az zaman içinde sirayet edildi. Seyit Ahmet Han'ın en doğru fikri yalnız metnur tabakada kaldı. Bu hal Hint'te kırk sene kadar devam etti. Aligred davet-i İngili-ziye merkezi idi. Dubent Osmanlı davetlerine merkez olmuş idi. Sonunda Aligred'den bir taife Dubent fikrine meyi edip, Dubent davetlerine intikal etti. Hatta Türk-Yunan muharebesinde Türklerin galebelerine tebrik gönderme hareketleri de Alifred'de başladı. Büyük heyecan-ı hadis oldu. Seyit Ahmet Han buna muhalefet etti. Yahut muhalefet et¬miş göründü, talebeler buna isyan etti. Hatta Seyit Ahmet Han cenaplannı Cenunle'de halk töhmet etti. Seyit Ahmet Han'ın itiban kalmadı. Seyit Ahmet Han sakıt olduktan sonra, Hind'in gençlerine Dubent rehber olamazdı, nizam-ı kadîm idi. Seyit Ahmet Han'ın yerini Seyit Cemalettin Efganî aldı. Selâtın-ı Osmaniye namıyla İttihad-ı İslama davet etti. O vakit böyle davetlerin pazan vardı. Seyit Cemalettin'in asıl fikri Osman¬lı'dan hilafeti alıp İngiliz yardımı ile Hilafet-i Arabiyeyi ihya etmek, yani Araplan Os¬manlıdan kopanp azat etmekti. Halk o vakit böyle dakik fikirlerin farklannı anlamadı.
Az çok mülâhaza kılınırsa malûm olur. "İngiliz himayesiyle Alem-i İslâm terakki e-der" fikrinde Seyit Ahmet Han'la, Seyit Cemalettin tamam müttefik idi. Biri Hint Müslü-manlanna göre, biri bütün Alem-i İslâmiyete göre beyan etti. Lakin Hilafet-i Arabiye ha¬yalleri Seyit Ahmet Han gibi dûrbîn dimağlarda elbette bulunmaz. Efganî, Osmanlı-İran hükümetlerine şiddetle düşmanlık gösterdi. Büyük Seyit Ahmet Han'ın kalbi bundan da pak idi. Acaip, bu iki zatın bütün davetlerine İngilizler müsaade ederlerdi. Her birini ih¬tiram ederlerdi.
Kendisinin davetlerini İslâm memleketlerine tebliğ maksadıyla bir vakit Mekke Ümmü'l Kura Cemiyetine İslâm memleketlerinin vekillerini Seyit Cemalettin davet et¬miş. Türklerin bütün günahlan içtimalarda teftiş kılındıktan sonra, "Hilafet Kuryeş hak¬kıdır, Türkiye elinde hilafet gasptır" akidesi bütün hareketlere gaye olmak üzere ilan e-dilmiş. "Cemiyet-i Ümmü'l Kura" isimli ufak kitapta müettemerin bütün müzakerele¬rini, kararlarını okumuş idim. Gayet güzel fantazi demiştim. "Tarih-i Bidâri İran" mec-mualannda Efganî kalemine mensup makaleleri okuyunca şaşırdım. "Davet ettik, vekil¬ler toplandı. Filan filan kararları kabul ettik" diyor. Halifetin medeniyet asırlanna mu¬vaffak olabilecek bir şeklini de beyan etmiş: Mekke zaviyelerinin birinde itikaf sürecek bir Arap, İstanbul saraylannm birinde istirahat edecek bir Türk, bütün İslâm umurunu i-
"Ricalarını kabul edip, insaniyet usullerine de reaye edip Rusya açlarına büyük ia¬nelerinizi bedel kılınız."
"Orta asırlarda İslâm mekteplerinde, İslâm külliyelerinden Nasranîlerin büyük isti¬fadelerini bugün hatırınıza alıp, bütün mekteplerinizin kapılarını aç, fakir Müslümanla¬rın yetim çocuklarına bugün tamamiyle açınız."
"Dehşetli cihan muharebelerinden sonra büyük inkılâp tufanlarından sonra açlık yokluk mecburiyeti ile büyük zaruret yolu ile size bugün müracaat ettik. Hürmetle istik¬bal kılımt"
Müracaat karan 1922 senelerinin sonlanndaydı. Müracaat sureti benim kalemimle yazılmıştı. Az çok ihtilaf çıktı ise de nihayet müracaat karan kabul kılındı. Medeni dev¬letlere müracaat edemeseler bile Türkiye Türklerine iki vekil gönderildi. Türkiye Türk¬lerine müracaat meselesinde ben muhalif idim. Şiddeüe muhalefet etmiştim. Utanırdım, muharebe senelerinde düşman tarafında büyük kuvvet olup, Türkiye üzerine yüz binler¬ce askerimizi sevk etmiştik. Yerlerini, köylerini harap etmiştik, istiklal muharebelerinde uzaktan seyirci idik. Türkiye Türklerine yardım etmek bize farzdı. "Müracaat edersek son loklamalarmı da Türkiye Türkleri bize elbette verir! Lakin biraz utanmak lazımdır!" demiştim.
Vekillerimiz niçindir boş elleriyle avdet ettilerse de Türk halkı Rusya açlanna 15-20
kadar büyük vagonlarda Türk zabitleri elinde erzak gönderdi. Muhterem, ismi hatırımda
kalmadı, başzabit bizim gayet soğuk vilayetlerimizde köy biçarelerine erzak tevzi eder¬
ken, üzerinde kışlık kürk bulunmaması sebebiyledir belki, hastalanıp yolda şehit oldu.
Yani bu muhterem zabite bir kışlık giyecek veremeyecek kadar Rusya Türkleri acizdi.
1923 senesinde umumi nedvemizde o büyük kusurumuzdan dolayı hasretle teessüfleri¬
mizi beyan ettik. Muhterem şehidin ruhlarına fatiha okuduk, dua ettik. Başka bir çaremiz yoktu.              ;             
Müracaat Bir Mecburiyetti
Güzel fırsattan istifade edip medeniyet dünyasına vekillerimizi o vakit göndermiş ol¬saydık, yüzlerce yetim çocuklarımızı medeniyet mekteplerine, külliyelerine ihtimal ka¬bul etmiş olurlardı. Rusya Türklerinin siyasi halleri hakkında güzel propaganda faydalan da ihtimal hasıl olurdu.

Nuh tufanlannda Nuh'un köylerini nasıl sular batırmış ise, büyük inkılâp, dehşetli açlık, şiddetli hastalık tufanlan da bizim köylerimizi, şehirlerimizi kan tufanlan ve göz yaşı selleri batırmış idi. Ellerimizi kerem kapılanna uzatmak zilletleri o vakit bizde bu¬lunmuş ise, zaruretimiz bütün haramlan mubah edecek kadar dehşetli idi. Allah bilir, biz mâruz idik. Çocuklarımızı medeniyet mekteplerine göndermek bususlan Allah bilir en büyük maksadımız idi. Bir ara 150-200 kadar yetimlerimizi kendi hesabımıza göndere-bfldik ise de nihayet Yahudi çocuklarının fitnesi ile nafakalan kesilip, çocuklarımız taru¬mar oldu. Sonra tamamen men kılındı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder