2 Ocak 2014 Perşembe
‘CEDİTÇİ’ BİR AYDIN GÖZÜYLEÇAĞDAŞ MESELELER: MUSA CÂRULLAH BİGİYEF ÖRNEĞİ
‘CEDİTÇİ’ BİR AYDIN GÖZÜYLEÇAĞDAŞ MESELELER:
MUSA CÂRULLAH BİGİYEF ÖRNEĞİ
Ahmet İŞLEYEN
Giriş
Özellikle 19. y.y.’ın sonlarından itbaren Müslüman aydınlar İslam dünya¬sındaki çöküşün, geri kalmışlığın sebebini, Batyı üstük kılan ve Müslümanları çağın medeniyet yarışından alıkoyan sebepleri, tekrar ayağa kalkmanın, yeni¬den güçlü hale gelmenin yollarını araştrmışlar ve bu çerçevede bazı çözüm önerileri geliştrmişlerdir (Cârullah 1910: 39, 65). Sonuçta birçok Müslüman aydın, İslâm dünyasının çöküşünün asıl sebebinin Kur’an’dan uzaklaşmak oldu¬ğuna inanmış, dolayısıyla da Kur’an’ın tek kurtarıcı olduğu sonucuna varmıştr. Onlara göre Kur’an eğer gereği gibi algılanır, onun rehberliğinden gereği gibi faydalanılırsa sorunlarımızın birçoğu kendiliğinden halledilmiş olacaktr (Baljon 1994: 149).
Diğer yandan bu tür anlayışlar adeta bir refeks halinde savunmacı bir yak¬laşımı da beraberinde getrmiştr. Buna göre geri kalmışlığın sebebi İslâm değil, onu uygulamayan, anlamayan Müslümanlardır. Çünkü İslâm sadece bir din de¬ğil aynı zamanda hukukî, politk, ekonomik ve sosyal bir sistemdir. Bu sebeple İslâm’ın örneğin, bilime ilerleme alanı bırakmadığı doğru değildir. Çünkü Kur’an yalnızca tabiat araştrmayı teşvikle kalmamış, insanoğlunun yüzyıllar sonra an¬cak ulaşabildiği bilimsel sonuçları da daha o günden tasdik etmiştr.
Yukarıdaki yaklaşım tarzı ile birçok İslâmî mesele gözden geçirilmiş; mo¬dern bilimin verileri ile bazı ayetler açıklanmaya çalışılmış; sosyal hayatla ilgili hususlar da modern durum göz önüne alınarak değerlendirilmiştr. Bu meyan-da özellikle taklide savaş açılmış, İslâm’ın akla ve hür düşünceye ne kadar önem verdiği üzerinde durularak mucize ve kader konusu gibi meseleler bu bakış açı¬sıyla yeniden ele alınmıştr. Dinî hürriyet, insan hakları, kadınların statüsü, te-setür, çok kadınla evlilik ve miras gibi konular modern dünyanın beklentsine uygun olarak yorumlanmaya gayret edilmiştr (Sıddıkî 1990: 215, 216, 220, 223; Baljon 1994: 113, 124).
1. Musa Cârullah ve Modern Durum
Musa Cârullah, yaşadığı dönemde, Müslümanlarla ilgili sorunlarla yüz yüze kalmış ve sorunlara cevap bulmaya gayret etmiş aydınlardan biridir. O, esaret altnda yaşayan, bağımsızlık mücadelesi veren; coğraf açıdan farklı kültürlerle (Rusya’nın hâkim olduğu bir bölgede) yaşamak durumunda kalan; siyasi, eko¬nomik, kültürel pek çok alanda modern dünyaya göre geri kalmış olan bir toplu¬mun düşünen bir üyesidir. Tabii olarak içinde yaşadığı bu toplumun sorunlarıyla hemhal olmuştur. Örneğin o, yaşadığı bölge yıllarca siyasî, askerî ve kültürel ola¬rak Rus istlasına maruz kalmış bir bölge olduğundan bağımsızlık ile ilgili sorun¬lara çözüm aramış ve Kazan Türklerinin geleceği ile ilgili çalışmaların birçoğunda etkin olarak yer almıştr (Taymas 1966: 211-213; Cârullah 1997: V).
Cârullah, kölelik, kadınların mirastaki payları, şahitlik, aile reisliği, tesetür, aklın önemi, bilimsel gelişme gibi çağdaş meselelerle ilgilenmiş, bu meselelerle ilgili Kur’anî değerlendirmeler yapmıştr. Çünkü modern dünyada bu gibi me¬seleler gündemdedir. Cârullah da söz konusu konularda İslam’ın çağa uygun cevaplarının olduğunu savunmuş ve bunun için naklî ve aklî deliller getrmeye gayret etmiştr. Yine o, bilimin atlım yaptğı bir dünyada, İslam’daki aklın önemi üzerinde ısrarla durmuş ve ‘hür akıl her hakikatn mizanıdır’ demiş, Kur’an’ın fkir hürriyetne büyük önem verdiğini, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin Kur’an’a nispetle okyanustan bir katre olduğunu (Cârullah 1999: 4), İslam’ın ilk asırlarındaki ilmi çalışmaların buna delil olduğunu söylemiştr. Ona göre Müslü¬manların tevekkülü yanlış anlamaları, kaza ve kaderi yanlış yorumlamaları, fkir hürriyetne ve eğitme önem vermemeleri gibi sebeplerle bugün, İslâm millet miskinlik, fakirlik, esirlik ve kölelik yollarına düşmüştür (Cârullah 1975: 230). O halde Müslümanların kâinat kitabına ve Kur’an’a iyi bakmaları ve ikisini de ihmal etmemeleri gerekmektedir. Çünkü netce itbari ile onun anlayışında mo¬dern durum ile Kur’an hükümleri arasında herhangi bir çatşma ve uyumsuzluk yoktur (Cârullah 2000: 119-120).
2. Musa Cârullah’ın Kur’an Anlayışı
“Kur’an’ı Anlamak”, en geniş manasıyla gerekli ön bilgileri edindikten son¬ra Kur’an metninin ne dediğini ve ne demek istediğini anlama faaliyetdir. Yani Kur’an’ın yorumlanması faaliyetdir. Her yorum aslında bir değer biçme oldu¬ğuna göre Kur’an’ın ne olduğu, neleri ihtva etği, nasıl bir iradenin ürünü ol¬duğu ve neyi hedefediği gibi hususlar, yorumcunun Kur’an’a bakışını belirleye¬rek Kur’an anlayışını oluşturmaktadır. Başka bir deyişle önce Kur’an anlayışımız oluşmakta ve buna uygun olarak da yorumlarımız şekillenmektedir.
Musa Cârullah’ın düşünce dünyasında Kur’an’ın yeri ne idi? Âlem-i İslâm’da bir inkılap yapmayı hedefeyen Cârullah, acaba bu hedef gerçekleş¬trebilmek için Kur’an’a nasıl müracaat etmişt? Yaşadığı dönemin zorlu şartla¬rında, problemlerin çözümünde, Müslümanları yeniden uyandırmada Kur’an ne şekilde etkili olabilirdi?” gibi sorular, kendisini Müslümanların sorunlarını çözmeye, onları içinde bulundukları kötü durumdan kurtarmaya adamış biri olan Cârullah’ın Kur’an’ı nasıl anladığına dair bilgiler verecektr.
2.1. Kuran’ın özellikleri:
Her Müslüman gibi Cârullah da, Kur’an’ı birinci asıl olarak kabul etmek¬te ve onu diğer kaynaklardan üstün tutmaktadır. Kur’an’ı, şeriatn aslı, ümme¬tn dayanağı, hikmetn kaynağı, aklın ışığı ve fkirlerin nuru olarak kabul eden Cârullah’a göre Kur’an’ın özellikleri şunlardır:
1-Kur’an’ın bütün ayetleri kesindir.
2-Kur’an’ın bütün ayetleri aklî hükümlere uygundur.
3-Bütün ayetler ümmetlerin maslahatna uygundur.
4-Bütün ayetler geneldir. Herhangi bir sınırlandırmaya maruz kalmamıştr.
5- Kur’an’ın bütün ayetleri herkesin kabul edebileceği şekilde aklîdir.
6-Her ümmetn anlayabileceği kadar kolaydır.
7-Tamamı muhkem, sabit ve sağlamdır, hiçbiri zail olmaz.
8- Kur’an ayetlerinden hiçbiri mensuh değildir. Her birinin hükmü, güneş semada kaldıkça bakidir.
9- Her ayet, amel etmeyi zorunlu kılacak hüküm içerir.
10- Teorik kon ularda aklî deliller, sosyal konularda içtmai deliller, ahlaki ve hukukî meselelerde ta’lîm ve teklif kaideleri bütün ümmet için bağlayıcı hüküm ifade eden kat delillerdir.
11- Kur’an’ın bütün ayetleri açıktr. Herhangi bir kapalılık ve karışıklık söz konusu değildir.
12- Allah kendi kitabım her türlü batl şeyden tenzih etmiştr. Herhangi bir ayetn, Allah’ın fili ve hikmet ile çeliştğini söylemek imkânsızdır. Kur’an ifade¬leri her türlü galat, gafet ve unutmadan münezzehtr (Cârullah 2000: 103).
2.2. Kur’an’ın ‘Kelamullah’ Oluşu:
Kanaatmizce Cârullah’ın yorumlarının merkezinde Kur’an’ın kelamullah oluşu yer almaktadır. Zira o, bu özelliğinden hareketle Kur’an’ın, mu’ciz bir ke¬lam olduğunu, her şart ve zamanda uygulanabilir bir kitap olduğunu düşün¬mektedir.
Buna göre Mushaf-ı şerifeki her şey Kur’an’dır. Kur’an’ın tamamı Allah’ın kelamıdır ve Hz. Muhammed (s.a.v) onu, Alîm ve Hakîm olan Allah katndan almıştr. Kur’an, Allah’ın ilmi ezelisinde, Levh-i Mahfuz’da, Cebrail’in kalbinde ve dilinde, Hz. peygamberin kalbinde ve dilinde, ilim ehlinin hafzasında, sahi-fe, levha ve Mushafarda Allah’ın kelamıdır. Kur’an, ‘kelam’ olarak Allah’ın zât sıfatlarındandır ve mahluk değildir; gaybi ve ezelidir. Hem manası hem de lafzı Allah’tandır. Dolayısıyla Kur’an, sıradan cümlelerden ibaret değildir. Bu yüzden de onun her bir harf, cümlesi her yönden bütün özellikleri dikkate alınarak de¬ğerlendirilmelidir (Cârullah 1997: 63. 142. Mad.). Cârullah’ın bu yaklaşım tarzı ‘her ayet, amel edilmeyi gerektrir’ şeklindeki anlayışı da beraberinde getrmiş bu da kimi zaman ayetlerin lafzlara bağlı kalınarak yorumlamasının yolunu aç-mıştr.
2.3. Kur’an’ın i’cazı:
Cârullah’a göre Kur’an’ın kelamullah oluşunun bir göstergesi de onun mu’ciz bir kelam oluşudur. O birçok yorumunda Kur’an’ın bu özelliğinden ol¬dukça fazla yararlanmıştr. Ona göre;
Kur’an nazmı, kapsamlı olma, hata ve gafeten korunmuş olma gibi edebî özellikler açısından son derece beliğ olmasının yanı sıra asıl i’caza konu olan yönü; asırlarca, beşer aklının ihmal etği gerçekleri keşfedip ortaya çıkarması; kör gözleri, sağır kulakları ve örtülü gö¬nülleri açıp insanlık âlemine ruh vermesi; doğru yolu gösterip Hak öğretleri ve güzel bir şeriat ortaya koyması ve de camiliğiyle, ihata-sıyla, hem olabilecek ihtmallerden hem de bulunabilecek hallerden gafetsizliğiyledir (Cârullah 2000: 108).
Cârullah’a ait bu cümle, onun Kur’an’ın hitabının, her çağda her şart ve zeminde tüm insanları kapsadığı şeklindeki görüşünün bir uzantsıdır. Ona göre Kur’an bütün ümmetlerin maslahatna uygundur. Bu sebeple de ayetler hayatn şartları göz önüne alınarak tefsir edilmelidir. Meselâ o, boşanma meselesinde, nikâhın gaye ve faydalarının ortadan kalkması, eşlerin her ikisi için de boşan¬ma mazeret sayılabileceğini belirtr ve her halde boşanma meselelerini sadece kanunların lafzî yorumu yahut fkıh kitaplarının faraziyeleriyle değil de, ailenin durumuna ve hayatn şartlarına göre çözüme bağlamanın daha makul bir ted¬bir olabileceğini savunur (Cârullah 1999: 96, 98).
2.4. Kur’an’ın Te’vili:
Kur’an’ın hayatn şartlarına göre yorumlanmasını savunan Cârullah’a göre Kur’an’ın te’vili kaçınılmazdır. Ona göre te’vil, Kelamcıların ve Mutasavvıfarın olmak üzere iki şekilde olur. Ayetlerin zahiri anlamlarının dikkate alınmadığı Kelamcı te’vil anlayışında, gerçek anlam (zahiri anlam) ortada yoktur. Muta-savııfarın te’vilinde ise ayetn gerçek anlamı hesaba katlarak, ikinci bir mana¬ya ulaşılmaktadır. Bu te’vilde gerçek anlamdan uzaklaşılmamakta, tam aksine ayetn gerçek anlamının yardımıyla ikinci bir mana elde edilmektedir (Mustafa Sabri 1996: 356-357).
Cârullah, te’vilin bu ikinci anlamım kabul etmekte ve Kelamcı te’vil anla¬yışına şiddetle karşı çıkmaktadır. Kelamcıların zahiri anlamla yetnmeyerek, bir takım takdirler yapmasını “Ayet(te anlatlmak istenen şey) tam değildi, benim verdiğim mana ile tamamlandı” demek olduğunu belirterek bunun Kur’an’a ya¬pılmış bir edepsizlik olacağını ifade etmektedir (Cârullah 1996: 357).
Ancak, Cârullah’ın eleştrdiği Kelamcı te’vil anlayışına benzer pek çok yo¬rumlar yaptğını belirtmeliyiz. O, bazı ayetleri yorumlarken, zahiri anlamı terk etmiş ve ancak zorlama ile elde edilebilecek anlamlar vermiştr. Onun bu tu¬tumunun sebebi Kur’an’ın hükümlerinin akla, bilime kısaca modern dünyanın kabullerine aykırı olmadığını gösterebilmektr. Bir başka ifade ile o, Kur’an’da muhtemel tüm hallerle ilgili ayetlerin var olduğunu düşünmektedir. Bu düşünce sayesindedir ki o, Kur’an ile çağdaş durumu uzlaştrıcı yorumlar yapabilmiştr.
3. Musa Cârullah’ın Çağdaş Meselelere Bakışı
Cârullah, yaşadığı dönemde tartşılan ve günümüzde de tartşılmaya de¬vam edilen bazı çağdaş meseleler hakkında yorumlar yapmış ve çözüm öne¬rilerinde bulunmuştur. Bu meselelerden kimi kadınların konumu ile kimi dini hürriyet ile kimi de Kur’an’ın evrenselliği ile ilgilidir.
3.1. Kadınların Konumu:
Cârullah, kadınlara hak etkleri değerin verilmediği kanaatndedir. Buna sebep olarak da bazı ayet ve hadislerin örf ve adetlerin tesiriyle yanlış yorum¬lanmasını göstermektedir. “Hatunları yani anaları dûn bir millet hiçbir vakit büyük olmaz” diyen Cârullah’a göre ilmî, içtmaî ve siyasî sükûtumuzun en bü¬yük sebebi, milletn anası olan kadını layık olmadığı bir dereceye indirmemiz-dir. Oysa her milletn hatun kızı o milletn önünde olmalıdır. Çünkü ‘hatun sefl olursa ümmet rezil olur. Hatun dûn olursa ümmet zebûn olur.’(Cârullah 1912a: 72–76).
Cârullah, konu ile ilgili “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çün¬kü Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştr. Bir de erkekler kendi mallarından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar…” (Nisâ suresi, 34.) ayetni modern duruma uygun bir şekilde yorumlamıştr.
Aile reisi erkektr. Ancak bu reislik, ataların velayet gibi nazaridir. Bir başka ifade ile erkeğin reisliği nazari esaslara, şefat ve merhamet esaslarına göredir. Bu reislikte hâkimlik unsuru değil, hadimlik unsuru galiptr. Nisâ 34. ayete be-lirtlen erkeğin kadınlar üzerine “kavvam” olmasının manası erkeklerin hizmet eden idareci olmasıdır. Kur’an, ailenin nafakasını ve hayatn bütün yüklerini er¬keklere yükleyerek onu ailenin ‘kavvâm’ı yani (hizmet eden) idarecisi yapmıştr. O halde “Erkeklerin kadınlara bir derece üstünlüğü vardır.” (Bakara suresi, 228.) ayetnin anlamı “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır.” (Nisâ suresi, 34.) aye-tyle açıklanmış olmaktadır. Bu durumda Bakara 228. ayetn anlamı “Erkeklerin (sorumluluk bakımından) kadınlara bir derece üstünlüğü vardır” şeklinde olur ki bu anlam aslında kadınların lehinedir. Yoksa “(kadınlar için) vazifelerine denk haklar vardır.” (Bakara suresi, 228.) ayetne göre kadınlar erkeklerle eşit haklara sahiptrler (Cârullah 1999: 78).
3.2. Çok eşlilik:
Cârullah, çok eşlilikle ilgili ayet (Nisâ suresi, 3.), sebeb-i nüzul ile ilgili rivayetlere bağlı kalmadan, konuyu özellikle Kur’an’ın i’cazı çerçevesinde yo¬rumlamaya çalışmıştr. Esasen onun bu konuda da modern durumu esas aldığı görülmektedir.
Hz. Aişe ayetn sebeb-i nüzulünü şu şekilde açıklamıştr: “Bu ayet (Nisâ suresi, 3.) ayet şunun hakkında indi ki, bir erkeğin yanında yetm bir kız olur ve bu erkek onun velisi ve mirasçısı bulunur. Yetm kızın malı var, fakat o erkekten başka onu koruyacak ve evlenmesi için yol gösterecek bir velisi de yoktur. İşte biricik velisi olan bu erkek, malına tamah ederek, malına ortak olmak için onu kimse ile evlendirmez, evlenmesine engel olur, zarar verir ve birlikte yaşayıp hoş geçinmez. Bundan dolayı Allah Teala buyurdu ki: ‘Size neler helal kıldım bak ve kendisine zarar vereceğin şu yetm kızı bırak’ diyor.” İbn Abbas, Müca-hid, İkrime Said ibn Cübeyr gibi alimler ve pek çok müfessir de bu rivayet esas alarak yorum yapmışladır (Taberi 1119: VII, 531). Söz konusu ayetn meali şu şekildedir:
“Eğer, (velisi olduğunuz) yetm kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsiz¬lik etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan iki¬şer, üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktrde bir tane alın veya sahip oldu¬ğunuz (cariyeler) ile yetnin. Bu, adaleten ayrılmamanız için daha uygundur.” (Nisâ suresi, 3.)
Cârullah’a göre bu ayete tek evlilik esas olmakla beraber zaruret duru¬munda, bir ruhsat olarak çok evliliğe izin verilmiştr. Nisâ 3. ayete belirtlen hu¬sus budur. Ayeteki “yetmler” ifadesi, Kur’an’ın, sevgi ve saygı yönüyle erkeklerin hatunlara nispetini, ebeveynin çocuklarına nispeti gibi kabul ettiğinden,
dul kalmış kadınlar demektir. Nitekim bu husus Nisa 127. ayette "Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: "Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor'
Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir/' ifadede edilmiştir. Çok eşlilik dul kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu gibi zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayetteki hitap herkese yönelik olsa da aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi durumunda zorunluluk diğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun olmak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz." (Cârullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur'an'ın i'cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an'da çok evliliğin cevazı hususunda herhangi bir ibare yoktur. Nisa 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik mutlaktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dışı olurdu.
Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alması imkânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur'an'ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamlettiği anlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe" cümlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü çok eşliliğin, hayata güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme" ifadesi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer' kılarak açıklamak Kur'an'ın i'cazına uygun bir uslüp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisa 3. ayetteki " FE İN HIFTUN ELLA TADİLU FEVAHİDETEN ibaresinde FE nin kullanılması, tek eşliliğin helal olmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği mutlak ve umumi bir ifadedir. Dolayısıyla burada "VAV "
yerine FE kullanılsa idi ya da başka bir ayette böylesine önemli bir konuya açıklık getirilse idi bu ayet tek eşliliğin helalliği ile ilgili bir delil olabilirdi. Zira ancak böylesi bir ifade tarzı, Kur'an'ın i'cazına uygun
düşer." (Cârullah 1999: 70-71).
3.3. Kadınların Şahitliği:
Cârullah, erkeğin kadından üstün olduğunu; çünkü kadının aklının eksik olduğunu ve bundan dolayı da şahitlikte erkeğe nazaran yarım kabul edilmesi gerektğini ifade eden görüşü reddetmiştr. Ona göre kadınların şahitlikleri ile ilgili ayet de bu yanlış bir anlayışla ve sanki kadınların erkeklere nazaran bir ek¬siklikleri varmış gibi yorumlanmıştr. Söz konusu ayetn meali şu şekildedir:
"…Eğer borçlu, aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa, velisi adaletle yazdırsın (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatrlatması içindir…” (Bakara suresi, 282.)
Cârullah’a göre Kur’an’da belirtlen bu husus, kadınların zayıfıkları ya da akıllarının ve ilimlerinin eksikliği değildir. Çünkü öyle olsaydı, hadis rivayet gibi bütün ümmet ilgilendiren önemli bir hususta onlara güvenilmezdi. Hâlbuki durum böyle değildir. O halde Kur’an’da belirtlen, şahitlik hususunda şöyle dü¬şünmek daha doğrudur:
• Rivayet hususunda, kadınların ehil olduğu icma’ ile sabit olduğuna göre şahitlik hususunda da ehliyetlerinin tam olması gerekir.
• Kadınlar, erkekler kadar şahitlik hususunda ehil olmalarına karşın, onlar mahkemelere çağrılmak, hâkimler huzurunda konuşturulmak gibi kül¬fetlerden muaf tutulmuşlardır.
• Camilerde, medreselerde ve ilim meclislerinde ifade ve istfade hal¬lerinde bulunmak cihetyle, rivayet şerefi bir vazifedir. Ancak şahitler mahkemelerde, hâkimlerin huzurunda birbirlerine hasım olan iki tarafn büyük davalarına, kavga ve münakaşalarına katlmak durumunda olduk¬ları için Kur’an, hatunları şahitlik vazifelerinden azat etmiş olabilir. Bu onlara gösterilen hürmetr, eksiklik değil fazlalıktr.
• Hadlerde, cezalar uygulanırken, hatunlara şahitlik kasvetlerinden uzak tutulmak suretyle saygı gösterilmesi, hatunların şereferine güzel bir ilavedir. Kur’an, hatunların kalplerinin hiçbir surete merhameten hali kalmayacağı ilkesinden hareketle onları bu tür hitaplardan uzak tutmuş¬tur.
Sonuç olarak Cârullah’a göre Bakara suresi 282. ayeteki belirtlen husus şehadet değil, istşhatr. Yani ayetn konusu kadının şahitlik yapıp yapmaya¬cağı değil, mahkemeye çağırılıp çağrılmayacağı ile ilgilidir (Cârullah 1999: 102-104).
3.4. Kadınların Mirastan Aldığı Pay:
Cârullah, miras hisselerindeki farklılığın kesin olduğu kanaatndedir. Ona göre sosyal adalet de bunu gerektrir. Bu nedenle hukukî açıdan eşitlik, miras dağıtmında da eşitliği gerektrmez. Miras dağıtmında ihtyaçları esas alan Câ-rullah “aslında sosyal hayatn nizamı ve esasları değişirse, erkeklerin ve kadınların bütün vazifeleri ve bu vazifelerine uygun ihtyaçları değişikliğe uğrarsa, bu takdirde kadınlara mirastan erkekler kadar yahut erkeklerden daha fazla pay verilebilir” demektedir. Bu nedenle o “Allah size, çocuklarınız hakkında, erke¬ğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder…” (Nisâ suresi, 11.) aye-tni bu bakışla yorumlanmasının gerektği görüşündedir. Cârullah bu hususta, kadınlarla ilgili diğer yorumları ile tutarlı bir tutum sergilemiştr.
Ona göre eğer “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptkları için erkekler kadınların yönetcisi ve koruyucusudur...” (Nisâ suresi, 34.) ayetndeki aile sistemi esas alı-nacaksa, bu durumda erkeklerin mirastaki hakları ya ikide bir ya da dörte bir; kadınların hakları ise ya dörte bir ya da sekizde bir olmalıdır.
Kısacası o, farklı vazifelere göre ihtyaçlar da farklılık arz ederse mirastan alınacak payların da farklı olması gerektğini, farklı ihtyaçlara rağmen eşit pay dağıtmının adalet değil zulüm olacağını ifade etmektedir. Ona göre bu hususta erkek ile kadın arasında bir fark yoktur. Yani hukuk önünde, mülkiyet hakları açısından, herkes eşitr. Ancak mülkiyet paylaşımı her yerde farklılık arz eder. Nitekim Nisâ 32. ayete “Erkeklerin de kazandıklarından payları vardır, kadınla¬rın da kazandıklarından payları vardır...” buyrularak bu hususa işaret edilmiştr (Cârullah 1999: 97- 97).
3.5. Yüz Perdesi:
Cârullah, yüz perdesi ile ilgili yorumlarında Arap örf ve dilinden yararlanarak, Araplar tarafndan kullanılan burku’, kına’, nikap, lifam, hımar, nasif, mikne’a ve cilbâb denilen giysilerin nasıl giysiler olduğunu açıklamıştr (Cârul-lah 1999: 35). O, bu açıklamalardan sonra Nur suresi 31. ayete geçen ‘humur’ kelimesi ile Ahzâb suresi 59. ayete yer alan ‘cilbâb’ kelimelerinin yüz perdesi olamayacağı sonucuna varmıştr.
Cârullah, “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırz¬larını korusunlar (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini (humur’u) ta yakalarının üzerine kadar salsın¬lar...” (Nur suresi, 31.) ayetndeki başörtüsünün (humur), kadınların başlarını ve boyunlarını örten bir örtü olduğunu ifade etmektedir. Zira o, hımar’ın (ço¬ğulu humur) yüzü örtmeyen, başı ve boynu örten bir örtü olduğunu belirmiştr. Buna göre örtülmesi emredilen kısım, el ve yüz dışındaki organlardır. Cârullah’a göre “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına, dış örtülerini (cilbâb) üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitl-memesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Ahzâb suresi, 59.) ayetndeki ‘cilbâb’tan kasıt da hatunların başlarını, boyunlarını ve göğüslerini örten bir örtüdür. Çünkü cilbâb, baştan aşağı her taraf örten ve yü¬zün açık bırakıldığı örtü şeklidir. Sonuç olarak Cârullah’a göre Kur’an, Arapların güzel bir âdet olan yüz örtüsünü neshedip kaldırmamış ancak emretmemiştr de (Cârullah 1999: 35-37).
3.6. Kölelik:
Cârullah’a göre kölelik insanlığın bir günahıdır.
İnsanlığın başlangıcından bu yana hata insanların hükmetme duygusu sebebiyle yakın bir zamana kadar, hemen her millete var olagelmiş sosyal bir gerçekliktir. Ancak bunda semavî dinlerin hükümlerinin bir etkisi yoktur.
Kölelik, kuvvetn etkisiyle, hükmetme duygusunun yardımıyla ve de insanların yaptğı kanunlarla var olagelmiş bir günahtır. Birçok milletin şeriatnda, bu arada İbrahim şeriatında ve Yahudi şeriatında da kölelikle ilgili kanunlar vardır.
Cârullah’a göre bu hal İslâmiyet’in doğuşuna kadar devam etmiştr.
Yani kölelik günahı bütün dünyada özellikle de medeniyeten uzak, vahşette ise ileride olan Arabistan yarımadasında kökleşmiş durumda iken İslâmiyet’in zuhuru ile sona ermiştr.
Cârullah, İslâmiyet’in her ne şekilde olursa olsun köleliği kaldırdığını belirtkten sonra fakihler ile olan ihtlafın sadece savaş esirleri ile ilgili olduğunu ifade etmiştir.
Zira ona göre fakihler de savaş dışında köle edinmenin kesinlikle caiz olmadığı görüşündedir.
Ancak Cârullah savaş durumunda da köleliğin caiz olmadığını savunmaktadır.
Bu konuda direk ve dolaylı tüm ayetleri, konuyla ilgili hadisleri, fkıh ve tefsir kitaplarını incelediğini ancak köleliğin cevazına ilişkin hiçbir harfin bulunmadığını iddia etmiştir.
Cârullah kölelikle ilgili ayetleri sıralayarak şu şekilde yorumlamıştr:
1. “Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz...” (Enfâl suresi, 67.)
Cârullah’a göre bu ayet, henüz İslâmiyet’in güçlü olmadığı bir dönemde nazil olduğundan, hem esir alma hem de esirleri salıverme anlamına geldiği görüşündedir. Bu yüzden ayeten esir edinmenin yasaklılığını anlamanın daha doğru olacağı kanaatndedir.
2. “...küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe suresi, 29.)
Bu ayete göre de ‘istrkak’ (esir edinme) caiz değildir. Çünkü bu ayet, açıkça cizye alınması ile ilgilidir.
3. “Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artk bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekât da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Tevbe suresi, 5.)
4. “Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman, ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Enfâl suresi,70.)
Cârullah’a göre bu iki ayete söz konuş olan, köleleştrilmiş esirler değil, fidye mukabilinde serbest bırakılacak savaş esirleridir.
Zaten ona göre yukarıda geçen Enfâl suresi 70. ayetin devamı olan “Eğer sana hainlik etmek isterlerse, (bil ki) onlar daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı (sana) imkân vermişti. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl suresi, 71.) ifadesi de bu görüşü teyit etmektedir.
Çünkü sonraki ayete, serbest bırakıldıktan sonra, hıyanet edip tekrar Müslümanlara saldıranlardan bahsedilmektedir ki bu Enfâl 70. ayeteki söz konusu esirlerin, serbest bırakıldıklarını gösterir.
5. “ (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştğınız zaman boyunlarını vurun. Ni¬hayet onları çökertp etkisiz hâle getrdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur… “ (Muhammed suresi, 4.)
Cârullah’a göre bu ayet, Enfâl suresi, 67. ayeten sonra indiğinden esirleri, köleleştrmeyi veya alıkoymayı neshetmiştir.
Çünkü bu ayetin indiği dönemde Müslümanlar artk güçlenmişler ve bu sebeple de evvelki uygulama değişmiş-tir. Daha önce siyaset gereği esirleri serbest bırakmak yasak iken artık buna gerek duyulmamış ve bu hüküm neshedilmiştir. Bir başka neshedilen hüküm de esirleri öldürme hükmüdür. Bu ayete göre nihai hüküm, esirleri ya bedelsiz ya da bir bedel karşılığı âzat etmektr (Cârullah 1927: 185-189).
Burada dikkat çekecek husus, Cârullah’ın nesh anlayışı olmalıdır. Zira o, neshin Kur’an’da vuku bulmadığını, tilavet olunan her ayetn muhkem olduğunu ısrarla vurgulayan bir âlimdir.
Ona göre Kur’an’ın her ayet amel edilmeyi gerekli kılar. Bu sebeple neshedildiği iddia edilen bazı ayetlerde nesh değil; umumu tahsis etmek, ‘mutlak’ı takyit etmek, ‘mücmel’i beyan etmek, açıklanmayan bir manayı açıklamak, başka bir ayetin anlamını teyit etmek gibi hususlar söz konusudur.
Cârullah’a göre nesh anlayışı ile birçok ayetn delil olabilme özelliğini iskât etmek, adeta Kur’an’ı iptal etmek gibi olur. Ona göre neshin gerçek anlamı, şer’î delillerden biriyle sabit olan bir hükmü kaldırmak ve iptal etmek, anlamındaki nesh’dir. Bu tür nesh ise ancak semavî şeriatlar açısından mümkün olabilir. Çünkü ahvalin, zamanın ve mekânın farklılığı sebebiyle, dinin fer’î konumdaki hükümlerinde değişiklik olması anlamındaki neshin vukuu tarihen sabitr (Cârullah 1975: 129-133).
Ancak Cârullah kölelikle ilgili görüşlerini desteklemek için, nesh ile ilgili görüşlerinin aksine Enfâl suresi 67. ayetn mensuh olduğunu söylemek durumunda kalmış ve Enfâl suresi 67. ayetn, henüz Müslümanların güçsüz olduğu bir dönemde nazil olduğunu, Muhammed suresi 4. ayetn ise Müslümanların güçlü olduğu bir dönemde nazil olduğunu ifade etmiştr. Hâlbuki ilke olarak bu tür bir neshi kabul etmemektedir. Fakat modern dünyanın kabulleri onu böyle bir yorum yapmaya sevk etmiş görünmektedir.
3.6. İlahi Rahmet’in Umumiliği ve Azabın Ebediliği:
Benim düşünceme göre “Âlemlerin Rabbi Allah Teâla Hazretleri ta-rafndan yeryüzünde halife olmak gibi yüce bir sıfatla şerefendirilen insanların ahireteki ebedî bedbahtlıkları merhametlilerin en merha¬metlisi olan Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetne, mutlak hikmet sahi¬bi Allah Hazretlerinin sınırsız hikmetne pek de uygun düşmüyordu. Ahiret hayatndaki nihayetsiz zamanlara oranla bir saniye hükmün¬de olan dünya hayatnda tam bir rahat yüzü görmeyen insanoğlunun çoğunluğu, gelecekte ebedî olarak bedbaht olacaksa, merhametli¬lerin en merhametlisi ve âlemlerin Rabbi olan Allah Teâla Hazret¬lerinin bu zavallı insanları yaratmaktan maksadı ne idi? İnsanların çoğunluğuna müebbed olarak azap edecekse o zaman Allah Teâla Hazretleri’ nin rahmet, gazabına oranla yok hükmünde olmuyor mu? (Mustafa Sabri 1996’dan: 264).
Yukarıdaki sözleri ile meseleyi nasıl bir ön kabulle değerlendirdiğinin ipuç¬larını veren Cârullah, ilahî rahmetle ilgili iddialarını temellendirirken ilgili ayet¬leri, hadisleri, sahabe ve tabiûnun görüşlerini ve özellikle ‘Şeyh-i Ekber’ dediği İbn Arabî’nin fkirlerini bu ön kabule uygun olarak yorumlamıştr. Ayrıca Kur’an ve sünneten başka delil kabul etmediğini belirten Cârullah delillerini sıralar¬ken Kelamcılar gibi tevile başvurmayacağını vurgulamıştr (Mustafa Sabri 1996: 284). Onun bu konudaki temel görüşü; ilahi rahmetn tüm insanları kapsadığı, her ne sebeple olursa olsun tüm insanların bu rahmetn kapsamına dâhil olaca¬ğı ve bu nedenle de cehennem azabının ebedî olamayacağıdır. Yaşadığı bölgede (Rusya’nın hâkim olduğu bölgede) farklı dini inançların mevcudiyet ve modern dünyada dinî ve fkrî hürriyet gibi değerlerin önem kazanması vb. sebepler onu bu meselede yorum yapmaya sevk etmiş görünmektedir.
Cârullah temelde bütün dinleri tek bir dinin gelişim halkaları olarak gör¬mektedir. Ona göre hiçbir insanı / millet dini görüşü, ibadet şekli sebebiyle tekfr etmemek, düşmanlık beslememek esas olmalıdır. Böylece bütün dinlere saygı ile bakmak da mümkün olacaktr (Mustafa Sabri 1996: 258, 274). Cârul-lah, “ilahi rahmetn umumiliği” tezini işte bu noktadan hareketle temellendir-mektedir. Ona göre, her ne kadar insanların çoğu İslâmiyet’in genişliğini kendi dar fkirlerine sığdıramayıp İslâmiyet’i daraltmışlarsa da aslında İslâmiyet’in kendisi de ilahi rahmet kadar geniştr. Bir başka deyişle ilahi rahmet, aksini id¬dia edenler olsa da, tüm insanları kapsamaktadır. Buna göre insanların akide-i ilâhiyeleri bir tekâmül kanununa tabi olduğundan, kemale ermeden önceki aki¬deleri Allah indinde mazurdur. Vücuta meydana gelen arızalar, sahibini mazur kıldığı gibi, aklın da merhaleleri vardır. Kemale ermeyen akıl da mazurdur. Ma¬zur olan insandan da teklif sakıt olur (Mustafa Sabri 1996: 257-258). Hareket noktası bu olan Cârullah’a göre aksi görüşler, Allah Teâla’nın rahmetnin geniş¬liğini daraltmaktan başka bir şey ifade etmez.
Cârullah, Kur’anî delillerine giriş mahiyetnde, kelamî bir problem olan mükâfat ve cezanın Allah’a vucubiyet konusuna da değinmiş ve bu konuda ge¬rek Ehl-i sünnet’in gerekse de Mutezile’nin görüşlerini kabul etmemiştr. Ona göre, eğer Allah Teâla için böyle bir vucûbiyet söz konusu olacaksa Allah’tan daha büyük bir varlığın olması da gerekmektedir. Bu ise aklen ve şer’an imkân¬sızdır. Dolayısıyla da “bir kanun koyucunun koyduğu kanunun mutlak üstünlük sahibi (kahir-i mutlak) Allah Teâla üzerine vacip olması hiçbir şekilde mümkün olmaz.” (Mustafa Sabri 1996: 282).
Cârullah’a göre, kelamcılar “sözünden dönmek” ile “bağışlamayı”; “ceza vermekten vazgeçmek” ile “yalan söylemeyi” birbirinden ayıramamışlardır. Çünkü Arap dilinde ve örfünde, bağışlamak ve cezadan vazgeçmek hiçbir za¬man yalandan sayılmamıştr. Hata böyle bir durum yani bağışlamak en yüce faziletlerden kabul edilmiştr (Mustafa Sabri 1996: 284).
Cârullah, kelamcıların öne sürdüğü ayetlerin kendi görüşünü değiştrme¬yeceğini çünkü tevîl ya da tahsis edilmek suretyle vaîd ayetlerini, mağfret veya rahmet ayetleriyle tevil edip kayıtlandırmanın mümkün olduğunu iddia eder. Meselâ “Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu bilmedin mi? (O) di¬lediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir” (Maide suresi, 40.) ayet ile vaîd ayetlerini, Allah’ın meşiyetyle kayıtlandırmak mümkündür. Ya da “De ki: Ey nefslerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetnden ümit kesmeyin! Allah bütün günahları bağışlar; çünkü o, çok bağışlayan (Gafur), çok esirgeyendir (rahimdir).” (Zümer suresi, 53.) gibi mağfret bildiren ayetleri aye¬t azap ayetlerine tercih etmek mümkündür. Bu yüzden Cârullah, tevile baş¬vurmayacağını, kelamcılara, apaçık ayetleri tevilsiz olarak arz edeceğini iddia eder.
0. ilahi rahmetn kapsayıcılığı ile ilgili olarak şu ayetleri delil olarak göster¬miştr (Mustafa Sabri 1996: 293-300, 348):
1. “... Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder...” (Maide suresi, 18.)
2. “... Azabıma dilediğimi uğratrım; rahmetmse her şeyi kaplamıştr...” (A’râf suresi, 156.)
3. “.. (Allah) buyurur ki: “Durağınız ateştr; Allah’ın dile(yip afet)mesi ha¬riç ebedî kalacaksınız...” (En’âm suresi, 128.)
Cârullah’a göre bu ayetlerde olduğu gibi Kur’an’da azap, genellikle meşi-yet ile kayıtlandırılmıştr. Dolayısıyla Cârullah’a göre Kur’an’da, en nihayetnde rahmetn bütün insanları, her şeyi kapsayacağı açık bir dille ifade edilmiştr. O halde azabın kendisi meşiyetle kayıtlandırılırsa, onda kalış (hulûd) ile ebediyet de kesinlikle meşiyet ile kayıtlandırılmıştr.
Cârullah’a göre A’râf suresi, 156. ayeteki azabın meşiyetle kayıtlandırılma-sı, buna karşılık da rahmetn mutlak olarak zikredilmesi, ahirete bütün insan¬ların zorunlu olarak mutlak ilahî rahmet içerisinde kalacaklarına açık bir şekilde delalet etmektedir. Ayetn devamında “Onu korunanlara... yazacağım” ifade¬si ise tahsis ifade etmez. Çünkü ona göre genel bir hüküm, genelin hükmüne uygun başka bir hükümle sınırlandırılamaz. Tahsisin olabilmesi için hükümler arası zıtlığın varlığı şartr. Dolayısıyla özelin hükmü genelin hükmüyle sınırlan¬dırılamaz. Bu yüzden de “…Rahmetm her şeyi kaplamıştr” genel cümlesiyle “...Onu (rahmetmi) mutakilere... yazacağım.” cümlesi, birbirlerine uygun hü¬kümler içerdiklerinden, tahsis edilemez.
Cârullah’a göre bir başa husus da “... Rahmetm her şeyi kaplamıştr...” ifadesinin bütün mahlûkata verilen mutlak rahmet ifade etmesidir. Yani bu rahmet, hiçbir insana ve hiçbir zamana mahsus değildir. Dolayısıyla sadece bu dünyada değil ahirete de geçerli olacak bir rahmetr. “...Onu mutakilere ... ya¬zacağım” ifadesi ise mü’minlere ayete belirtlen güzel davranışları karşılığında özel bir rahmetn yazılacağı anlamındadır. Kısacası bu ayete iki çeşit rahmeten bahsedilmektedir. Birisi Allah Teâla’nın herhangi bir amel karşılığı olmaksızın ve hiç kimse istsna edilmeksizin bütün insanlara, iki dünyada da vereceği kapsa¬yıcı rahmetr. Diğeri ise itka, zekat ve iman gibi amellere karşılık olmak üzere mü’minlere özel olarak verilen, yazılan rahmetr. Bu ikinci rahmet, insanları tembel ve başıboş bırakmamak, tüm insanları kötülük yollarından alıkoyup, iyi¬lik yoluna sevk etmek amacına matufur.
4. “(Hûd dedi ki): “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a
dayandım. Hiçbir canlı yoktur ki o, onun perçeminden tutmuş olmasın (Onu di¬
lediği gibi yönetmesin). Gerçekten Rabbim doğru yol üzerindedir.” (Hûd suresi,
56.)
Cârullah’a göre bu ayetn şümulüne tüm insanlar dâhildir ve her insanın perçemi, sırat-ı müstakim üzerinde bulanan Mevla’sının kudret elinde oldu¬ğuna göre insan zaruri olarak sırat-ı müstakim üzerinde bulunur, demektedir. Cârullah, inanç noktasında henüz olgunlaşmamış insanların, tekâmül yolunda ilerlerken yaptklarından muahezeye çekilmemeleri gerektğini çünkü inançta çocukluk devresinden olgunluk evresine geçerken her insanın “doğru yol”da olduğunu iddia etmektedir.
5. “Rabbin yalnızca kendisine ibadet emret “ (İsrâ suresi, 23.)
Cârullah bu ayetn işaret ile tabiata (güneşe, ateşe vb.) ibadet edenlerin ibadetlerinin gayesi aslında ‘Allah’ denilen varlıktr. Onlar her ne kadar Allah yerine başka varlıklara tapınıyorlarsa da maksatlarındaki isabet nedeniyle onların mabutları Allah olmuş demektr (Cârullah 1975: 76).
Cârullah, güneş doğarken, güneş tam tepede iken ve güneş batarken, na¬maz kılmak ve ölüleri defnetmekten men edilme ile ilgili hadisi İsrâ 23. ayet ışığında değerlendirmek gerektği kanaatndedir (Tirmizi 1992: Mevakit, 31, 34). Ona göre bu üç vaktn kerahet vakt olması, İslam hukukçularının görüş¬lerinin aksine, tabiata tapanlara bir saygıdan başka bir şey değildir. Yani İslam dini tabiata tapanların, Allah’a tapınmayı amaçlamalarındaki isabet nedeniyle, bu üç vakiteki secdeyi onlara tahsis etmiştr. O, bu yorumun , “İslam dini, se¬mavi dinlerin her birine saygı gösterir” kaidesine de uygun olduğunu vurgular (Cârullah 1975: 76-77).
Kısaca söylemek gerekirse Cârullah’a göre tabiata tapınma şirk değildir. Eğer kişi ‘Vücudumu, bütün ihtyaçlarımı ve tüm hayrat bana veren odur’ inan¬cıyla mesela güneşe tapsa, hata yapmış olur. Fakat bu hata, onun niyetnde ya da şükrünü ifadede değil, yaratcının kim olduğunun tayini hususundadır. Bu nedenle de bu hata, bir şirk değildir.
6. “ O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değiştrilir.” (İbrahim suresi, 48.)
Cârullah’a göre bu ayet de göstermektedir ki bir gün bu gök ve yer değiş-trilecek, yok olacaktr. Ayete hem istsna hem de azabın göklerin ve yerin de¬vam müddetyle sınırlandırılması söz konusudur. O halde mutlak olarak azabın sonsuzluğunu bildiren ayetler, bu ayetle sınırlandırılmalı ve mana da mutlak mukayyete göre verilmelidir. Çünkü “sebepleri ve sonuçları bir olan, mutlak mukayyede göre yorumlanır” şeklinde bir usul kaidesi vardır.
3.7. Mürtedin Katli:
Cârullah’a göre mürtedin katli meselesi, İslâm’daki dinî hürriyete uygun bir hüküm değildir. Ona göre her ne kadar, dinden dönen erkeklerin öldürülmesi hususunda icma’; kadınların öldürülmesi hususunda da cumhurun görüşü olsa da, Kur’an’da bunu destekler bir tek söz dahi yoktur.
Mesela “...Sizden kim dininden döner ve kâfr olarak ölürse, işte onların bütün yaptkları dünyada da, ahirete de boşa çıkmıştr ve onlar ateş halkıdır, orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara suresi, 217.) ayet ile “Ey iman edenler, siz¬den kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getrecek ki (O) onları sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfr-lere karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınama-cının kınamasından 1korkmazlar...” (Maide suresi, 54.) ayet irtdat meselesi ile ilgilidir ve bu ayetlerde mürted ile ilgili uhrevi cezanın dışında bir ceza öngörülmemiştr.
Cârullah meseleye dini hürriyet açısından baktğı için, mürtedin öldürül¬mesini, bir ikrah olarak kabul etmektedir. O, “Kuvvet-i seyf, insanı zahirî şey¬lere ikrah edebilir ise de insanın itkadına, vicdanına zerre kadar tesirini icra edemez. İnsanın kalbine nüfuz etmeyen itkat, iman, nazar-ı şeriata muteber değildir.” demektedir.Ona göre mürtedin cezalandırılmasındaki amaç eğer kal-bî bir iman husule getrmek ise, zorlama ile böyle bir amaç gerçekleştrilemez. Eğer amaç, sadece dil ile imanını ikrar etmesi ise, şeriata böyle bir imanın yeri yoktur. O halde mürtedin cezalandırılmasında mantkî bir amaç bulunmamak¬tadır. Diğer yandan, dinden dönmüş lakin öldürülme korkusu sebebiyle zahiri olarak Müslüman görünen kimselerin bir İslâm toplumunda bulunması büyük tehlikedir. Cârullah’a göre böyle büyük bir tehlikeye düşmektense, o kimsele¬re dinden döndüklerine dair görüşlerini söylemelerine izin verilmelidir. Zaten “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur...” (Bakara suresi, 256.) ayet kerimesine göre mürtedin cezalandırılması, dinde ikrahın var olduğu anlamına gelir ki bu da ayetn anlamına ters bir düşüncedir. Bir başka ayete de “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları mü’min olmaları için zorlayacaksın” (Yûnus suresi, 99.) buy-rulmaktadır. Bu ayete göre zorlama hiçbir insanın yetkisinde değildir. Dolayı¬sıyla da mürtedin cezalandırılması Kur’an’a göre doğru değildir (Cârullah 1927: 172-183).
3.8. Kutuplarda Oruç:
Cârullah’ın Kur’an’ın hitabının her şart ve zamanı dikkate aldığına dair görüşüne kutuplarda oruç tutma konusunu örnek gösterebiliriz. O, burada Kur’an’ın hiçbir harfnin hikmetsiz olamayacağından ve de olabilecek her iht-mali hesaba katğı fkrinden hareket etmiş ve bu fkrini Kur’an’ın i’cazından ve mantki açıklamalardan yararlanarak temellendirmeye çalışmıştr.
Oruçla ilgili fkirlerini ruhsat esasına dayandıran Cârullah’a göre ruhsatla¬rın varlığı İslâmiyet’in büyük ve olgun bir din olduğunu gösterir. Toplumsal du¬rumlar, böylesi ruhsatları gerekli kılmaktadır (Cârullah 1975: 24). Cârullah bu¬radan hareketle, Kutup bölgelerinde orucun tutulması ile ilgili bir kitap yazmış ve bu kitabı yazmasının gayesini de şöyle açıklamıştr: “Maksadım güneşleri batmayan ve gündüzleri uzun olan coğraf bölgelerde namaz ve oruç meselele¬rini, hem de en ağır ve meşakkatli durumlarda Ramazan ayında oruç tutmama hususunda şeriat-ı İslâmiye’de bulunan ruhsat-ı şeriyeyi Kur’an-ı Kerimin ayet-leriyle ispat etmektr.” (Cârullah 1975: 35-37).
Konu ile ilgili olarak Bakara suresindeki ilgili ayetleri şu şekilde değerlendir-miştr. Ona göre “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için size de sayılı günlerde farz kılındı” (Bakara suresi, 183.) ayetndeki hüküm, tam bir hükümdür. Çünkü bu ayetn akabinde gelen ayetlerde, bu tamamlanmış hükme ait ruhsatlar zikredilmeye başlanmıştr. Ona göre eğer, ayeteki hüküm tamam olmamış olsaydı, ruhsatlar zikredilmezdi. Ba¬kara 183. ve 184. ayete orucun günü ve zamanının bildirilmemesi ve “belirli günlerde” gibi mücmel bir ifade ile emredilmiş olması, ayın önemsiz olduğunu gösterir. Bir başka deyişle, iki aynı ayet, iki farklı, fakat kendi içinde tamam olan bir hükmü içermektedir. Birincisinde orucun zamanı bildirilmezken, ikincisinde zaman belli edilmiştr. Cârullah’a göre bunun sebebi, birincisinin mücmel olma¬sı, ikincisinin ise bu mücmeli beyan etmesi değildir. Çünkü böyle bir yaklaşım bütün zamanları, bütün insanlığı ve insanlık şartlarını göz önünde bulunduran Allah Teâla’nın hitabının hikmetni yeterince açıklamaz. Zaten, her iki ayete de ruhsatların bildirilmiş olması birinin mücmel diğerinin onu tafsil eden ayet olmadığını gösterir. Dolayısıyla bu iki ayet, iki farklı hüküm içermektedir.
O halde bu iki farklı hüküm nedir?
Cârullah’a göre birinci ayet, seyahat, hastalık ve meşakkat gibi özürlerle ilgili değildir. Bu ayet, zamanın veya mekânın özelliklerinden dolayı Ramazan orucunun edasının mümkün olamayacağı durumlarla ilgilidir. Bu nedenle me¬sela gündüzleri veya geceleri hafalarca belki aylarca süren veya insan takat-ni aşan soğuk ve sıcak bölgelerde Ramazan ayında oruç tutulamaz. Cârullah’a göre ayet böyle anladığımızda bu ayet, tüm insanları içerisine alacak şekilde umumileştrilmiş olur. Zira Allah Teâla, yeryüzündeki bu gibi yerlerden habersiz değildir ki onları da hesaba katmadan bir hüküm îrad etmiş olsun.
İkinci ayet ise, günlerin ve gecelerin normal olduğu bölgeler için geçerlidir. Buna göre herkes Ramazan ayında oruç tutmak zorundadır. Tabi ki seyahat, hastalık ve meşakkat gibi özürler bundan istsna edilmiştr (Cârullah 1975: 98-103). Kısaca Cârullah’a göre, seyahat gibi küçük bir özrü dahi ruhsat kapsamına alan Allah Teâla, günleri ve geceleri çok uzun süren yerlerde böylesi büyük bir özre binaen, Ramazan ayında oruç tutmayı vacip kılmamıştr.
Sonuç
Kimilerine göre Müslümanlar tarihte Kur’an doğru anlamışlar, onun reh¬berliğinden gereği gibi faydalanmışlar ve bu nedenle de diğer milletlere her alanda üstünlük sağlayabilmişlerdir. Yine onlara göre günümüz Müslümanları, Kur’an doğru anlayamadıkları için İslam âlemi geri kalmış ve pek çok sorunla uğraşmak zorunda kalmıştr. Bu aydınlardan biri olan Cârullah da Müslümanları uyandırabilmenin çaresi olarak Kur’an’ı göstermiştr. Kur’an’ı her şeyin üstünde tutan Cârullah’ın anlayışında onda her meselenin halli için çözümler mevcutur. Bu sebeple o, ilke olarak Kur’an ve sünneten başka otorite kabul etmemiş ve meselelerin hallini özellikle Kur’an’da aramıştr.
Cârullah’ın anlayışında Kur’an’ın hiç bir harf hikmetsiz değildir. Bu anlayış, Cârullah’ı lafzların ön planda olduğu bir yorum yöntemini benimsemesine ne¬den olmuştur. Böylelikle o, çağdaş sorunlarla ilgili olarak; örneğin din ve vicdan hürriyet, hoşgörü, kadın hakları gibi kimi değerlere ilişkin daha kolay yorumlar yapabilmiştr. Cârullah’ın anlayışında Kur’an, her şart ve zemine uygun hüküm¬leri ihtva eder. Zira Kur’an olabilecek tüm halleri göz önünde bulundurmuştur. Ve bu yönüyle Kur’an evrenseldir. Fakat Kur’an hükümleri, zamanın şartlarına uygun şekilde yorumlanmalı ve bu yorumlar, eldeki tüm bilgisel veriler kullanı¬larak desteklenmelidir. Bunun için de mesela şer’î deliller kitap, sünnet, icma’ ve kıyasla sınırlandırılmamalıdır. Çünkü İslam hukukunun işlerlik kazanabilme¬si, Kur’an’ın, çağdaş şartları dikkate alan bir bakış açısı ile yorumlanmasına bağ¬lıdır. Aksi takdirde Kur’an, bugüne hitap edemeyecektr.
Musa Cârullah zor bir dönemde yaşamıştr. Hem yaşadığı coğrafyanın hem de genel olarak Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalmış ve tüm bu sorunlara Kur’an’da cevaplar bulmaya çalışmıştr. Dolayısıyla Kur’an’ın kela-mullah oluşuna, evrenselliğine, i’cazına, belagat yönüne, Kur’an hükümlerinin genişliğine v.b. yaptğı vurguları ve kimi zaman düştüğü çelişkili durumları, bazı aşırı denilebilecek yorumları ve hata yöntemsizliğini değerlendirirken onun, Kur’an ve çağdaş durum arasında uzlaştrma gayret içerisinde olduğu gerçeği¬ni de göz önünde bulundurmamız yerinde olacaktr. Bu, onu daha iyi anlama adına daha doğru bir yaklaşım olacaktr. Örneğin pratkte miras, kadının şahit¬liği, kölelik vb. yorumlarına baktğımızda onun daha çok ‘modernist’ bir tavır sergilediğini; fakat teoride yani genel ilkeler bazında (Mesela kelamullah ve Kur’an ilimleri gibi konularda) ise ‘geleneksel’ bir tavır takındığını görmekteyiz. Bu tavrının sebebi olarak modern durumun kendisi gösterilebilir. Ayrıca onun aynı zamanda bir eylem adamı olması da bir diğer nedendir. Çünkü o, direk olarak sonuca gidip fkirlerinin karşılığını görmeyi arzulayan ve çoğu zaman da fkrî bazda aksiyon yönü ağır basan bir âlimdir. Bir başka ifade ile o, ‘modernist’ veya ‘klasik’ bir âlim olmaktan öte daha çok yenilikçi, Kazan Türkleri arasındaki yaygın kullanımıyla, bir ceditçi’dir. Dolayısıyla o, teoride ifade etği bir takım il¬kelere pratkte sadık kalamamış ve bu nedenle zaman zaman çelişkiye düşmesi kaçınılmaz olmuştur.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder