2 Ocak 2014 Perşembe

MUSA CARULLAH'IN KADIN VE ÖRTÜNME KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ...

Derleme İktibas dergisinde 



MUSA CARULLAH BİGİYEF’İN
KADIN VE ÖRTÜNME KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ


Bu makalede M C. Bigiyefin kısa bir özgeçmişi verildikten sonra başlıkta bahsi geçen konulardaki görüşleri hakkında kısaca bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

1875'de Kazan'da doğan Müellif, orada başlayan tahsilini, Buhara, Mısır, Hicaz, Hindistan ve Şam medreselerinde tamamladı. Tahsil hayatından sonra döndüğü memleketinde ilmî, siyasî ve içtimaî hareketlere öncülük etti. 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonra da bu çalışmalarını sürdürdü. Yazdığı bir eserden dolayı tevkif edildi, eziyet ve işkencelere uğradı ve Rusya'dan kaçmak zorunda kaldı. Sürgün denilebilecek bu hayatı, Çin, Hindistan, Almanya, Türkiye, Japonya ve Mısır'da geçti. Mısırda Abduh ile tanışır ve kendisinden dersler alır. 1949'da Kahire'de vefat eden Musa Carullah'ın çeşitli meselelere dair çok sayıda eseri bulunmaktadır. Ayrıca T. İzutsu'nun (1914-1993) Arapça hocası olduğu bilinen yazar I. Türk tarih kongresine de katılmıştır. (A/16) Yazarın son dönemde Türkiye'de tanınmasını sağlayan ise Mehmet Görmez olmuştur.

Bigiyef, ciddi ve gayretli bir âlimdir. Yaşadığı dönemin koşullarında tespit ettiği, karşılaştığı sorunlara kendince çözümler üretmeye çalışmış ve bunları yayınladığı kitaplarıyla toplumun istifadesine sunmuştur. Carullah, kadın haklarını özgürlük bağlamında ele alan bir telakkiye sahiptir. Ona göre kadın, erkek egemenli anlayışa sahip toplumumuzda uzun bir geçmişten bu yana hep mazlum olarak yaşamıştır. Buna dur demenin zamanı gelmiştir. Ayrıca başörtüsü, inancın bir gereği olmakla beraber onun adeta bir parçası sayılan peçe herhangi bir asla istinat etmediği için dayatılamaz. O kendisini şöyle tanımlar: her şaibeden arınmış olan ihlâslı kalemimle halis düşüncelerimi yazdım. Yazarken hep ihtiyatlı davrandım. Her zaman gafletten sakınmışımdır. (A/117; B/85) 

Yazarın ulaşabildiğimiz eserleri Halım,(1) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, İslam Şeriatının Esasları, Kitabu's-Sünne (2) ve Rahmef-i İlâhîye Burhanlarıdır: Bu son eser M. Sabri'nin Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi adlı kitabıyla birlikte (3) basılmıştır.

Bu yazıda olabildiğince Bigiyefin -özet halinde- kendi ifadelerini kullanacağız. Yazının akışını ve konu bütünlüğünü sağlamak için bazen kendimiz aralara gireceğiz. Bu arada gerekli gördüğümüz yerlerde kelimelerin (Arapça karşılıklarını da vereceğiz.) Parantez içinde taksimden önceki harf kaynakçadaki ilgili kitaba ve sonraki rakam ise sayfa numarasına işarettir. Parantez dışı rakamlar ise sure ve ayet numarasını gösterir.
Kadın konusunda İslam'a yönelik eleştirilerde, gerek insanlık tarihi boyunca tevarüs eden problemlerin ve gerekse çağımızda kadını tüketim ekonomisinin bir metaı haline getiren şartların görmezlikten gelinmiş olması ve İslam toplumlarında bu konuda ortaya çıkan yanlış düşünce ve uygulamaların bizzat İslam'ın kendisinde aranması, insaf dışı değerlendirmelerdir.

Kadınla ilgili sorunlar bütün insanlığın sorunudur. Zira kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılığın toplumsal ve kültürel bir farklılığa dönüştürülmesi bin yılların ötesinden günümüze intikal eden bir sorundur.

Oysa ki Kur'an kendi inananlarına, kadın hakkında çizdiği çerçeve ile de yetinmeyip zaman içerisinde daha ileri adımlar atmalarını emretmiştir. Ne var ki Müslümanlar tarih içinde Kur'an'ın bizzat çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış ve Kur'an öncesi düşünceler İslam toplumlarında hayatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında, devam ettirmiştir. Kadim din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve geleneklerin dine baskın çıkması, dinin ve dini metinlerin yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanması yanında, Müslümanların ahlaki zaafları da bu tür düşüncelerin yaşamasına ve kökleşmesine zemin teşkil etmiştir.

Kadının hicabına yönelik bütün hükümlerin, sadece erkekleri fitne ve fesada düşmekten alıkoymak için vazedildiği söylemi insafsızcadır. Zira bunu Allah'ın (c) adaleti ile izah etmek kabil-i imkân olmayacaktır. Kadın erkek ilişkilerinde medeniliğin ölçüsü, mutlaka bunların insanlıklarını, günlük hayatın her anında cinsiyetlerinin önüne geçirmek olmalıdır. (A/7-9 M.G.'in önsözü)

Kavramsal çerçeve: Bedevi Arapların lugat defterinde maddi ve manevi güzellik derecelerine göre hatunların bir tasnife tabi tutulduğunu görürüz: Cemile, vadie, hussane, vesime, kasime, raia, bahire, muncibe, haride, nevar, hassane, muhsana, akır, nezur, nesur ve ğaniye. Bütün bu kelimelere baktığımızda Araplarda hatunların hürmet ve kıymetlerinin sadece güzellikleriyle ölçülmediğini anlarız. Esasen güzellik sevginin kuvveti olsa da, hiçbir zaman hürmetin temeli olamaz. Yahut tek başına güzellik hürmete esas kılınamaz. Muhabbet bir esas ise hürmet daha büyük bir esastır. Hikmet, muhabbet kuvveti yanında hürmet esaslarını da talep eder. (A/29-32)

Bu tasnifi gözden geçirerek bedevi Araplardan medeni edep dersi almak gerekiyor. Bedevi Arapların nazarında güzelliğin en büyük derecesi, kemalin en büyük gayesi bu sonuncu (ganiye) kelimede yatmaktadır. Yani hatunların en büyük hürmeti süs ve ziynetten üstün olmak, süse ihtiyaç duymamaktır. Bedevi ğaniyeler (: güzellik iffet ve hürmetiyle süs ve ziynete hiç ihtiyaç duymayan hatunlar), medeniyet dünyasının büyük salonlarında modaların esiri olmuş, büyük küçük harici süslerle ayakta duran madamlar, madonnalar ve matmazellerle aynı değildir. Zira medeniyet dünyasının hanımları için, salon kuklası ve meclis süsü olma şerefi daha fazla muteberdir. Oysa bedevi ğaniyeler, insanlık şerefi, yeryüzünün en değerli varlıkları ve kalplerin de kraliçeleridir. (A/30)

Öte yandan nesur, rahmi bereketli; yani çok çocuk doğuran kadın demektir. Bunlara mehir olarak altınlar saçıldığı için bu ad verilmiştir. Bu hatunların toplumsal değerleri bütün kadınlardan ziyadedir. Muncibe: necip evlatlar doğuran ve yetiştirdiği çocuklar güç ve kuvvet bakımından imtiyaz kesp etmiş hatunlara denir. Bütün Araplar nezdinde muncibe olmak hürmet ve kemalin en büyük gayesi ve zirve noktasıdır. (A/31)

Kadınlara avrat demek yanlıştır, diyen müellif, bunun yerine Hatun demek lazımdır, demektedir. (A/24-25) Yazar, hatun kelimesini bedevi Arapların da kullandığını söylemektedir. Ancak, bu kelimenin Türkçeden mi Arapça’ya, Arapça’dan mı Türkçe’ye geçtiğini belirtmemektedir.

Geçmiş ulemanın, fıkıh kitaplarındaki özel hallerine ait açıklamaları dışında kadına ve problemlerine dair herhangi bir çalışması bilinmiyor, diyen Bigiyef, Futuhat-ı Mekkiye'nin '"Hatunun İhramı Yüzündedir' başlığı altında, hicap meselesi nihai bir şekilde halledildiği hâlde, hiçbir kitapta Futuhat'ın o güzel açıklamalarına rastlamadım." demektedir. (A/19)

Kadınlar erkekte kuvvet gibi şecaat gibi akıl ve maharet gibi manevi güzelliklere daha fazla önem verirler. Fiziki güzelliğe ve şekle o kadar önem vermezler. Oysa erkeklerin kadınlarda aradığı ilk şart fiziki güzellik ve harici süslerdir. Erkekler kadınlar kadar manevi güzellikten haz almazlar. Onlara nispeten bu zevkten mahrumdurlar. Medeniyet dünyasının bu kadar moda müptelası olması, hanımların süse ve süs eşyasına sınırsız derecede rağbet etmesi, aslında erkeklerin günahıdır. Nitekim bütün modaların büyük küçük bütün süs eşyasının mucitleri erkeklerdir. Eğer erkekler manevi cemalden, edebi kemalden haz alsalardı böyle olmazdı. Erkekler hatunların güzelliğinden ziyade edeplerine ve toplumsal değerlerine kıymet verselerdi, onlar edebi kemal ve manevi cemal hususunda birbirleriyle yarışırdı. O takdirde bugün medeniyet dünyasının maruz kaldığı fesat tufanları ve iktisadi buhranlar, belki hiç olmayacak yahut daha az olacaktı. Bundan dolayı olsa gerek ki Kur'an meleklerin diliyle fesadı erkeklere nispet etmiştir. -Mütercim dipnotta: muhtemelen 2/30, 16/88, 26/152'deki ifade-lerde müzekker zamirlerin kullanılmış olmasını dikkate almıştır, demektedir- (A/30-31)

Hicap insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Roma'da ve Yunanlılarda hatunlar hayatlarını hicap içinde geçirmişlerdir. İsrailoğullarına gönderilen bütün peygamberlerin şeriatlarında hicap ve nikap/ peçe yer almıştır. (A/135)

Diğer bir ifade ile kadim bütün medeniyetlerde hicap vardı. Halkın ahlaki gayretleri ile ortaya çıkan hicap, semavi bütün dinler tarafından da kabul edilmiştir. Tevrat-Tekvin 24-38. fasıllarında hicabın İbrahim (a) döneminde de var olduğu belirtilmiştir. Şayet bir ümmetin örf ve adetlerinde kötülük yoksa bu örf semavi şeriatlar tarafından da kabul edilmiştir. Hatunların yüzlerini ve vücutlarını örten hicap geleneği ümmetlerin ihtilafıyla, kültür seviyelerine göre her yerde, her asırda, her yönden ve her şekilde farklılık arz etmiştir. Bir asırda bir memlekette ayıp olan örtünme tarzı, diğer bir asırda, başka bir memlekette ziynet olmuş ve büyük bir güzellik olarak addedilmiştir. Peygamberler ümmetlerin kültürlerine ve sosyal hayat tarzlarına saygı duydukları için her yerde bu tür adetleri kabul etmişler, hatta kendileri de bu tür adetlere riayet etmişlerdir. (A/48)

Bigiyef, bu vesileyle Tevrat'ın hatunlara dair ifadelerine övgüler dizmekte; müfessirleri, vehimlerini semavi kitapların naslarının önüne getirmekle itham etmektedir. Ona göre Tevrat'ın yaratılışla ilgili Tekvin 2/21-25, 3/21 tasviri filozoflarınkinden daha makul ve inandırıcıdır. (A/33-35) Ayrıca onun, Tevrat'ın beliğ, veciz ve kapsamlı açıklamaları (A/58) ile Tevrat'ın ayet-i kerimelerinde de güzel ve beliğ bir şekilde (A/59) gibi övgü cümleleri mevcuttur. Fakat yine onun, Tevrat, hatunların adet ve çocuk doğurmak gibi vazifelerini ceza olmak üzere yüzlerine vurmuşsa da (Levililer 12), Kur'an'ın bu izahata ince bir üslupla itirazı vardır ve Tevrat'ın habbe kadar ufak bir hatası İncillerin çağında gök kubbelere dönüşmüşse de, Kur'an, insanlara ezeli ismet şerefini ihsan etmiştir. İşte bu, Kur'an'ın Eski ve Yeni Ahid'in akideleri hakkındaki çok nezih bir irşadıdır. (A/59-60)

Bu bağlamda o, yukarıda belirtilen yerde (A/33-35) "kadınlar erden yaratıldı" ifadesine bir yorum yapmamaktadır. Ancak Kavaidi Fıkhiyye ve Uzun Günlerde Ruze kitaplarına atıfla: Tevrat'a ait bu ifadenin İslam kültürüne geçmiş şekli olan 'Havva Âdemin sol kaburgasından yaratıldı' ifadesine dair: Kur'an'ın örfüne bu kadar ters düşen bir tefsirde İslam bilginlerinin, nasıl bir ağızdan ittifak edebildiklerine hayret ettim. Fatiha suresinden on bin mesele çıkarırım, iddiasıyla büyük tefsir yazan Raziler, kıraat, irab ve kelam meseleleri için o kadar çaba sarf eden Kadiler, dünyada benim tefsirimin bir eşi bulunmaz, sözüne cesaret eden iddiacılar, Kur'an'ı kendi mezheplerinin dar dairelerine sokan fakihler, Kur'an'ın ayetlerini tefsir ederken biraz daha fazla itina gösterselerdi daha güzel olurdu. Rivayetlerde geçen bazı kelimelerin zahirine aldanarak Kur'an'ın ayetlerini hilaf-ı hakikat tefsir etmeyecek kadar itina göstermek elbette zorunludur. İslam bilginlerinin ayeti, siyakı ve manası tamamen farklı olan bir hadisle tefsir etmeleri şanlarına yakışmaz. Buhari ve Müslim'deki "çünkü kadınlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır." ifadesi kadınların kaburga kemiği gibi hassas bir tabiata sahip olduğunu bilin, demektir. [Mütercim: yukarıdaki hadisin bütün tarikleri toplandığında yazarın haklı olduğu, hadiste geçen ifadenin bir teşbih ve mecaz olduğu anlaşılacaktır.] (A/130-132 ek3)

Kur'an'ın nasları ve şarii hakimin masum lisanıyla beyan olunan hükümler iki kısımdır: 1. Ahkam-ı İbtidaiye: insanların, insanlık yönüyle zaruri ihtiyaçlarına, kemallerine, hukuklarına vazifelerine ve edeplerine ait her bir hüküm Şar'i tarafından başlanıp vazedilmiş ve talim edilmiş olma yönüyle yahut asli fıtrat hükmü olma sıfatıyla ahkam-ı ibtidaiye diye isimlendirilmiştir. Bunlar sabit ve değişmez hükümlerdir; herhangi bir hususa tabi değildir; genellik ve süreklilik arz ederler. Malın ve canın korunmasıyla ilgili beyanlar, 16/90, 7/199 gibi ayetler, nikâh, talak, mübadele gibi hükümlerin her biri bundandır. 2. Ah-kâm-ı Vifakiye: halin hususiyet ve iktizasına göre va'z kılınan hükümlerdir. Bu hükümler adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartıyla kabul edilebilirler. Zaman ve mekâna göre, toplumların şartlarına ve yapılarına göre değişebilirler. Semavi dinlerde köleliğin meşruiyeti, ahkâm-ı vifakiyedendir. Toplumun durumuna ve iktisadi muamelelerin gereğine göre, önceki şeriatların her birinde kölelik meselesi vardı. Yani toplumun haline ve zamanın ihtiyacına uygun olarak ikrar kılınan hükümler cümlesindendir. İslam şeriatı ise köleliği tedrici olarak tamamen iptal etmiştir. (C/8-9, 35-36; A/138 ek7)

Diğer bir ifade ile İslam'da çağın medeniyet derecesine, zamanın önceliklerine, mekânın hallerine, ümmetin edebi seciyesine, çeşitli durumların gereklerine ve özelliklerine göre kabul edilen, vazedilen hükümlere ahkâm-ı vifakiye adı verilir. Bu tür hükümlerin herhangi bir mefsedete yol açmadıkça kabul edilip vazedilmesinde bir sakınca yoktur. Bunlar zaman içerisinde de değişebilirler. (A/49)

Semavi şeriatların her birinde hanımların hicabı, ahkâm-ı vifakiyedendir. Toplumun ahlaki gayretlerine, ahlaki düşüncesine göre tanınan bir adet olan hicap, semavi şeriatların her birinde ifade buyrulmuştur. (C/36)

Hicabın çeşitleri vardır: Burka: yüzün bütününü örter, hatunlara mahsustur. Kına: bu örtü müşterektir. Nikab: bütün yüzü örtmez, iki gözden biri açık kalır. Lifam: gözlerin ikisi de açık kalıp örtü burun üzerinde olursa lifamdır. Lisam: burun tamamen açık olup örtü ağız üzerindedir. Yüzü hiçbir şekilde örtmez ise hımar, nasif, cilbab, muaccer ve rida. Himar: yüzü örtmeyip boyun ile başı örter. Nasif de himardan biraz büyük olur. Cilbab: yüzü örtmez. Baş boyun iki omuz ve göğüsleri örtücü olur. Rida milhafe ve melae başın tamamını, bedenin çoğunu örter. Ama yüzü örtmez. (C/36)

Yüz perdesi (peçe) de ahkâm-ı vifakiyedendir. Yüz perdesi, yerine getirilmesi gereken bir maksadın vesilesi olmak üzere, ümmetin edebi muhafaza gayretine göre sadece Araplarda kabul edilmiş bir şiar idi. İslam bu güzel âdeti tadil ederek tamamlamış oldu. Ayetlere göre İslam hatunlarına örtmeleri emredilen, el ve yüz dışındaki organlarıdır. 24/3l'de geçen humur, hatunların başlarını ve boyunlarını örten örtüdür. Yüz örtüsü değildir. (A/49)

Bedevi Arab'ın namusu, mabudu, mukaddes idi. Araplarda bu hicapların hepsi bulunuyordu. Yüzü örtmek de biliniyordu. Ancak bütün bunlar avret perdesi olarak değil, şeref şiarı olarak kullanılıyordu. Bunlar hür kadınlara ve kibar ailelere özgü bir süs olarak bulunuyordu. Binaenaleyh hürriyetleri olmayan cariyelerin hicap taşıması yasaklanmıştır. Hatta ziynet olarak kullanıldığı içindir ki hür kadınlar da matem günlerinde ve tehlike anlarında burka ve nikab gibi ziynetlerini terk etmişlerdir. (A/46-47; C/37)

Diğer bir ifade ile Arap kadınlarında yüz hicabı (peçe) hürlere mahsus bir ziynetti. Kötülük zamanlarında, tehlike anlarında ziynet adet olduğu üzere terk edilirdi. Araplarda hicap âdeti hatunların şereflerine, hürmetlerine, ismetlerine göre idi; zaruri olarak istenilen bir maksadın vesilesiydi. Vaktine göre Arabistan'da toplum hayatının gereklerine göre güzel ve biricik bir tedbirdi. (C/3 8-39)

Carullah'a göre yüz örtüsü Arab'ın güzel bir âdetidir. İslam böyle bir âdeti neshedip kaldırmamışsa bile 24/31, 33/59 ayetlerinde yüzün örtülmesini de vacip kılmamıştır. 24/3l'de ziynetler hakkında 'görünen kısımlar müstesna' ifadesinden, yüz açmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Hem yüzün hem de ellerin ziynetleri bizzat hikmet sahibi Şari tarafından istisna kılınmıştır. Yüz ve el gibi günlük hayatta normal olarak açık olan azaların ziynetlerini örtmek vacip olmazsa kendilerini örtmek hiç vacip olmaz. Bizce ayetlere göre meşru kılınan hicabın en önemli nevi, hatunların yüzlerine ve vücutlarına ait değil bilakis hürmetlerine ve hukuklarına aittir. (A/50) -M. Esed'in, kendiliğinden görüneni hariç, (24/31) ayetinden hareketle tesettürün kaynak ve hükmünü hakim örfe (geçerli adet) dayandırmasına yönelik değerlendirmemiz için bkz. Muhammed Esed'in Kur’an Mesajı Adlı Meal-Tefsiri Üzerine Bir İnceleme, İslamî Araştırmalar, 16/1, Ank. 2003., 144-147.-

İki müellifin söyledikleri arasındaki fark, Esed, 'başörtüsü'nün örfi olduğunu söylerken Bigiyef, 'yüz örtüsü'nün (peçe) örf-adet olduğunu belirtmektedir. Nitekim o, 33/59'daki cilbab da hatunların başlarını boyunlarını ve göğüslerini örten bir örtüdür, bu da yüz örtmeyi içine almaz, yüzü örtüp örtmeme meselesi, toplumun adetlerine, adap anlayışlarına tabi olarak kalmıştır, demektedir. (A/50; C/38-39)

Hicabın ahlaki değeri ve manası: hicabın her çeşidi, hem de en önemli çeşidi, ayetlere göre meşru ve matlup olmuştur. Bu hicap, hanımların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, belki hürmetlerine ve hukuklarına aittir. Bu hicap, maddi değil, belki hürmet, şeref ve ismet hicabıdır. Şüphesiz hatunların bu kıymetli cevherleri fazilet kuvvetiyle ve terbiye sayesinde muhafaza edilebilir. Fazilet ve terbiye hem erkek, hem de kadında bulunursa, ikisi arasında hiçbir şüphe, hiçbir kötülük elbette bulunmaz. Lakin Hz. Adem'in oğulları ve Hz. Havva'nın kızlarında fazilet hisleri ve terbiye yüceliği o kadar çok değildir. (C/39)

Hımar, cilbab ve hicap ayetlerinin (33/53, 55, 59, 42/51) açık beyanlarına fıkıh gözüyle bakarsak, görürüz ki Kur'an'da iki çeşit hicap beyan edilmiştir. 1. Vücudun yüz ve ellerden başka uzuvlarını örtmek şeklindeki hicap. Bu, hanımların edepleri ve onların vazifeleridir. 2. Saygınlık örtüsü (hürmet hicabı). Bu hicap, erkeklerin vazifesidir. Hatta en basit durumlarda da hanımlara hürmet etmek; hiçbir yerde, hiçbir konuda hanımların hürmetini çiğnememek erkeklerin ahlakı ve görevleridir. İslam mescitlerde, haremde, Kabe'de, okullarda, ilmî topluluklarda hanımların ve kızların yüzleri açık olarak bulunmalarını yasaklamamıştır. Açılıp saçılmaktan korumak ve saygınlıklarını yüceltmek maksadıyla emrolunan saygınlık örtüsü, kadınların ve kızların izzetlerini arttırır. Eğitimden, ilimden, irfandan, mescitlerde, okullarda, ahlak cemiyetlerinde hazır bulunmaktan hiç birini alıkoymaz. Şu bir gerçektir ki, bu güzel örtünme, yanlış bir şekilde kullanılmıştır. Hanımların ve kızların, haksızlığa uğramalarına, hapsolunmalarına, her şeyden mahrum olmalarına en büyük sebep olmuştur. Yani toplumun yanlış kabulleri ve hayvani alışkanlıkları şeriatın güzel tedbirlerinin önüne geçmiştir. (C/41)

İslamiyet'te örtünmenin esası hanımların hakları, saygınlıkları ve şerefleridir.Mukallit fakihlere göre ise örtünmenin esası fitne korkusudur. Ahlaklı ve dindar erkekleri fitneden korumak için hanımları ve kızları hapsettiler; bütün haklarından, şereflerinden tamamen mahrum bıraktılar. Eğer hanımlar iffetsizliğe meylediyorlarsa hicabın bir paralık önemi yoktur. Ancak hicabı terbiyeden, ilimden, marifetten ve hukuktan menedecek bir şekilde kullanmak yanlış olur. Bu mesele hakkında el-Futuhat'ul-Mekkiyye'nin kadının ihramı yüzündedir, bölümünde oldukça uzun ve güzel açıklamalar vardır. Herhalde örtünme meselesi de toplumun ahlak anlayışına, sosyal adetlerine göre meşru kılınmış olup, ahkâm-ı vifakiyedendir. Faydası umulan bir maksat için gerekli görülebilen muvakkat bir tedbir. (C/42-44)

Mütercimin dipnotu: İbn-i Arabi'deki bu başlık aslında Ukayli'nin mevkuf ve Darekutni'nin merfu olarak İbn-i Ömer'den rivayet ettikleri bir hadistir. Hadisin asıl anlamı: hac ibadeti esnasında kadının ihramı yüzünün açık olmasıdır, demektedir. [Burada mütercim hadisin sıhhati için bkz. İbn-i Hacer Lisan'ul-Mizan 1/487 demektedir. Ancak bu kaynakta hadise dair ne söylendiğine değinmemektedir. Oysa okuyucunun bilgisine böyle bir atfı sunmak yerine orada ne dendiğini ya da kendi kanaatinin ne olduğunu belirtmesi daha güzel olurdu.] İbn-i Arabî özetle şöyle diyor: Kur'an'ın hükümleri iki kısma ayrılır. Bazı hükümler ibtidaen nazil olmuştur; yani nüzul ortamında meydana gelen herhangi bir sebep veya sorulan bir soru üzerine değil de kendi başına müstakil bir hüküm olarak nazil olmuştur. Bazı hükümler ise, ibtidaen değil kevni herhangi bir sebeple yahut sorulan bir soruya cevap olarak nazil olmuştur. Şeriatın pek çok hükmü bu ikinci kısma dâhildir. Hicapla ilgili ayetler de ibtidaen değil, Medine döneminde başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahabelerin ısrarlı talebi üzerine nazil olmuştur. Ancak yine İbn-i Arabi'ye göre bazı ayetlerin bu şekilde nazil olmuş olması müminleri söz konusu hükümleri uygulamaktan alıkoyacak bir mazeret olamaz. Sadece bunların ibtidaen nazil olan bir hükümle aynı derecede ve aynı mertebede olmadığı bilinmelidir. Hacda bile hanımların yüzlerini örtmeye çalışan erkekler, aşırı kıskançlıkları gereği hicap konusunda istenmeyen bir takım hükümleri dine sokuşturmaya kalkışırlarsa bu Allah'a karşı işlenmiş en büyük edepsizlik olur. İslam'ın ilk asırlarında dahi bazı insanlar yakalandıkları kıskançlık hastalığı gereği şeriatın caiz ve mubah gördüğü birtakım davranışları yasaklama cihetine girmiştir. Mesela hanımların mescide girmeleri; Resulullah'ın vefatından hemen sonra, bazı kimseler; 'eğer Peygamber kadınların kendisinden sonra mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, mescitlere gitmelerini yasaklardı', diyerek bu izne karşı çıkmışlardır. Oysa Allah bu izni verirken kadın kullarının mescitlerde ne yapacaklarını veya neler ihdas edeceklerini bilmiyor muydu? Allah kadınların asla uygun olarak, yüzlerini açmalarına izin verdiği halde, gerek günlük hayatta gerekse ibadet esnasında kapatılması gerektiğini söyleyenler kıskançlık hastalığı gereği Allah'ın mubah gördüğünü haram kılmaya çalışanlar cümlesindendir. Nihayet şu örneği veriyor: Bazı sahabeler peygamberi yemeğe davet ettiler. O da Aişe'yle beraber olması şartıyla kabul eder. Sahabi bu şartı önce kabul etmez sonra kabul etmek zorunda kalır ve Resulullah Aişe'yle yan yana yürüyerek davete gider. (Müslim, Eşribe 139) Bugün makam mevki sahibi bir kadı, bir hatip, vezir veya sultan peygamberi örnek alarak böyle bir davranış sergilerse düşük bir ahlaka nispet edilmez mi? Oysa bu davranış mekarim-i ahlak'tan olmasaydı Peygamber (a) yapar mıydı? Ki o mekarim-i ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. Fütuhat, 1/741-744 (C/42-43)

" Adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartı ile ahkâm-ı vifakiye İslam şeriatında" ikrar olunup, kabul edilebilir. Ama genele uygulanamaz, sürekli olamaz. Bilakis zamanın ve mekânın durumu, toplumun yapısı ve şartların gereksinimi gibi amillerin ihtilafıyla elbette farklı farklı olur. Evvelki şeriatların her birinde ahkâm-ı vifakiye zaruri olarak bulunduğundan, semavi şeriatlarda adalete aykırı hükümler bulunabiliyordu, belki de vardı. Bugün bizim gözümüze adalete aykırı gibi görünen her bir hüküm, zamanına ve halkın durumuna göre belki de en adil ve makbul hüküm olmuştur. Lakin İslam şeriatı toplumun adetlerine, yapılarına göre vifaki hükümleri kabul ederse de adalet ve hakkaniyete aykırı adetleri, hukukları, hükümleri kabul etmez. (C/44)

Hem erkeklerde hem de hatunlarda fazilet ve terbiye bulunursa iki cins arasında şüphe ve şai-belerin bulunması elbette mümkün olmaz. İffetin değeri hem erkek hem de kadın tarafından bilinirse yüz perdesine gerek kalmaz. Eğer hatun iffetin değerini bilmiyorsa yüz perdesinin de hiçbir kıymet-i harbiyesi olmaz. Hatunlar iffetin değerini biliyor, fakat erkekler bilmiyorsa işte hicap bu durumlarda faydalı ve zorunlu olur. Bu durumda da yüz perdesi değil kadın erkek karışımı olan ihtilatı önleyici bir hicap gerekir. Nitekim ilgili ayetlerin bütün ifadeleri kadınlara değil erkeklere hitap etmektedir. Hicap erkeklere nispetle hicaptır. Hem belağat hem de nahiv kaidelerine göre perde/örtü arkasından istemekle emredilenler erkeklerdir. Buradaki emir ve yasakların tümü erkeklere yöneliktir. Hiçbir ayette doğrudan hatunlara bir emir yoktur. Bundan dolayı hicabın sadece hatunlara farz olduğunu söylemek mümkün olur mu? (A/50-52)

Kaldı ki, İslamiyet Ka'be ve mescidlerde, mektep ve medreselerde, bilgi elde edilen fakültelerde, büyük cemiyetlerde ve edep meclislerinde kızların ve hatunların yüzlerini açarak hazır bulunmalarını yasaklamamıştır. Ancak nerede olursa olsun kızların ve hatunların açılıp saçılmalarını menetmiştir. Çünkü açılıp saçılma tehlike ve mefsedetten hali değildir. (A/53)
"Hatunların içtimai saygınlıkları bulunmadıktan sonra, ne yüz perdesinin kıymeti olur, ne de yüzü açmanın zararı. Yüz perdesi, ismet şiarı olmak üzere bizzat hatunların kendi istek ve iradeleriyle kabul edilmiş olsaydı, bugün hicap, devletin istiklal bayrağı kadar mukaddes bir simge olurdu. Bilindiği gibi güç ve kuvvet olmazsa yahut düşmanın gücü ve kuvveti fazla olursa, devletin bayrağı düşman ayakları altında paymal olmaya mahkûm olur. Bir bayrak istiklal simgesi olarak kutsiyetini kaybedince değerini yitireceği gibi, yüz perdesi de ismet şiarı olarak kıymetini kaybedince beş paralık değeri kalmaz." (A/20)

M. Carullah konuyla ilgili şöyle bir hadis verir: "Kendi kızlarını himaye etmek için canını veremeyen bir ümmet, ceza olarak düşman eliyle harap olma akıbetinden kurtulamaz." Ancak Yayına Hazırlayan, verilen bu hadis için dipnotta: 'hadis kaynaklarında böyle bir hadisin varlığı tarafımızdan tespit edilememiştir.’ demektedir. (A/20) Diğer benzer örnekler için bkz. A/96, 100; B/23, 38; C/87-88.
Kur'an'ın öngördüğü hicap hatunların hürmet ve hukuku idi. Ne var ki mezhep kitapları hicap meselesini 'fitne korkusu' gibi hayali gerekçelere bağladılar. Edepli dindar erkekleri fitneden korumak için kadınları hapsettiler ve bu şekilde bütün haklarından ve şereflerinden mahrum ettiler. (A/139) Oysa bilginin aydınlığında fitne olmaz. Olsa olsa fitne, erkeklerin gözlerinde, kalplerinde yahut dillerinde bulunur. İlle de bir tedbir almak gerekiyorsa erkeklerin gözlerine nikap, kalplerine adap, dillerine ceza lazım gelir. (A/53-54)

Bigiyef, Ruze adlı kitabında şöyle demiştir: mağlubiyet ruhuyla terbiye kılına gelmiş kadın ve kızları, 'görürsen üzerlerine saldır!' usulüyle beslene gelmiş erkeklerden korumak için kadın ve kızları ev duvarları arasına ebedi surette kapatmak ve yüzlerine peçe, perde örtmek tedbiri yaratıldı. Kadın ve kızların yani annelerin bütün durumları, ahval-ı ruhiyeleri ve ahval-ı akliyeleri çocuklara intikal edip İslam ehli, her yerde her yönden geriledi ve din inancı zayıfladı. (A/136 ek 6)

Tabiatta hürmetli olan her şey örtülüdür. Hatunları yüzlerini örtmekle sorumlu tutmayan Kur'an, onların hürmet yoluyla örtünmelerini pek çok ayette methetmiştir. 38/23'de kendisine Zebur verilen Hz. Davud'a imtihan sadedinde gelen iki hasmın hikâyesinde hatunlar kuzuya (nace) benzetilmiştir. [Mütercim dipnotta: yazarın sözünü ettiği kıssa ve ilgili Kur'an ayetleri (38/21-26) tetkik edildiğinde kadının koyuna benzetilmediği, söz konusu kıssa ve kıssada geçen nace ile kadın arasında uzaktan yakından bir ilişki olmadığı görülecektir. Yazarı böyle bir ilişki kurmaya sevk eden husus Hz. Ali'nin 'her kim anlatırsa bir peygambere iftira suçundan dolayı 160 sopa vurmak gerekir.' dediği halde, pek çok tefsirimizde yer alan Hz. Davud ile ilgili israilî bir kıssadır, demektedir.]

Hayvanlar arasında azaları örtülü en hürmetli ve en kıymetli ve bereketli hayvan nacedir. Arap şairleri hatunlarını ahulara, mâhilere benzetseler de Kur'an nesilleri az olduğu halde çok bereketli olan ve bütün organları örtülü olan naceye benzetmiştir. Kur'an'da 75 hayvan adı bir vesileyle geçtiği halde hatunlardan mesel olarak nace seçilmiştir. Hikmet peygamberi de edep kitaplarında isnadıyla rivayet edilen bir hadiste 'Allah naceden daha değerli bir hayvan yaratmamıştır.' buyurur. [Dipnotta: yazarın hadis dediği bu söz hiçbir hadis kaynağında bulunamamıştır. Ancak Mevzuat'ta 2/303 ilgili uydurma hadisler vardır, denilmektedir] (A/55)

Müellif, kadının ihramı yüzündedir başlığı altında İbn-i Arabî Hazretlerinin gayet mühim açıklamaları bugün Türkiye'de gerçekleşmiş oldu, söylemekte ve devamla: medeniyetle İslamiyet'i en güzel bir şekilde telif eden, gönüllerinde kök salan, dinlerini dilleriyle birleştiren, imanlı büyük Türkiye gazileri hanımlarını yüz örtüsüne muhtaç olmak gibi bir zayıflıktan kurtarmışlarsa bu Türk hanımlarının bütün İslam milletlerinin hanımefendilerine büyük örnek olarak kurtuluş rehberleri olacaklarını gösterir, demektedir. (A/57-58) Mütercim dipnotta: yazar bu eserini 1916 yılında yazıp 1933'te yayımladığı için sözünü ettiği inkılâplar Cumhuriyet öncesi değişiklikler olabilir, demektedir. Ancak bize pekte öyle gelmiyor. Çünkü yazar Berlin'de bastırdığı bu kitabında hem ülke ismi nitelemesi ile kastını belirtmekte ve hem de sayılır ki bütün düşünce sisteminin referansı İbn-i Arabî felsefesi olması hasebiyle belirtilen tarihte (1933 civarı) yapılan inkılâplara, birazda mekân olarak uzakta olma ve o günün iletişim koşulları nedeniyle yetersiz bilgilenmeden dolayı sıcak bakmış olabilir. Bu nedenle yazar bu ifadelerini sonradan eklemiş olabilir diye düşünüyoruz.

Anaların, bütün varlıklarını eşlerine ve çocuklarına vakfedeceği, hikmet-i ilahiye diliyle ifade edilmiştir. Bu en mühim ve ağır tabii ve içtimai vazifeleri hatunların omuzlarına yükleyip şefkatli ve merhametli ellerine emanet ettikten sonra ilahi adalet iş bölümü kanununa riayet ederek onları diğer bütün vazifelerden muaf tutmuş; hilafet vazifelerini erkeklerin hisselerine bırakmıştır. Böylece erkekleri, insanoğluna bakma vazifelerini ellerine alan hatunlara, tam manada hizmetçi kılmıştır. Binaenaleyh Kur'an halifelik hususunda sadece erkekleri zikretmiştir. 'Seni halife kıldım demek' bütün yeryüzünü emrine verdim, bütün ihtiyaçlarını tabiattan temin ederek ailene sarf et demektir. (A/59) Oysa yazar, başka bir yerde (C/21-22), hilafet vazifesini, tabiatta hilafet ve teşride hilafet olmak üzere iki kısma ayırmış ve bu iki vazifeyi de kadın- erkek beşer cinsinin tamamına teşmil etmiştir.

Şüphesiz ki, tabii ve içtimai vazifelerin az çok farklılıklarına göre gerek hatunların gerekse erkeklerin vücutları, kuvvetleri, akılları ve kalpleri arasında bir farklılık varsa bu hem matlup hem de zorunlu olmak cihetiyle hukukta bir eşitsizliğe yahut hukuk önünde hatunların erkeklerden aşağı olmasına bir sebep kılınamaz. (A/65) Zira Kur'an'a göre bütün hatunlar tıpkı erkekler gibi her halükarda bütün hak ve vazifelere ehildir. (A/66) Esasen ilahi kudret meveddet ve muhabbeti varlığın asıl illeti kılmıştır. Ki varlık da zaten bu illetlerle devamını idame etmektedir. (A/71)

Nitekim Allah (c), aç iken lezzetli bir yemeğin susuz iken soğuk bir içeceğin vereceği lezzetin kat kat fazlasını tenasül ameliyesine bağlamıştır. Böylece insan ister istemez neslin bekasına zorunlu olarak hizmet etmiş olmaktadır. İnsanların isteklerine maslahat ve lezzetlerine uygun olan amellerine dahi sevaplar tayin edilmiştir. Bu manada eşlerin birleşmelerine ve vuslat lezzetlerine sevaplar vaat edilmiştir. Hayatın lezzetinden ve tabiatın güzelliklerinden istifade etmek buna göre meşru kılınmış, hatta sevap addedilmiştir. 'İslam'da ruhbanlık yoktur' sözünün anlamı da bu olsa gerektir. (A/72) Bu manada erkek çalışıp gelecek yorgunluğunu hatununun kucağında giderecek, istirahat bulacaktır. Bu sebeple ayette 30/21 sükûnet sadece erkeklere isnad edilmiştir. İşar (: kendi nefsine tercih etme) fazileti ise hatunlara nispet edilmiştir. Çünkü onlar, bütün hayatlarını eş ve çocuklarına vakfetmişlerdir 53/32. (A/73) Bu arada müellif, Kur'an'ın emrine göre evlenmek farz diye bir cümle kullanmış ve fakat bunu neye dayandırdığını belirtmemiştir. (A/74)

Müellif durum tespiti olarak diyor ki halk arasında nikâh akdinde mübadele şekli ve aldım- verdim tabirleri yaygın ve meşhur ise de İslam'da nikâh akdi mübadele değil bilakis muahede ve misak-ı galizdir. Yani karşılıklı bir güven sözleşmesi ve sorumluluğu ağır bir antlaşmadır. (A/75) Öte yandan fıkıh kitaplarına şöyle bir eleştirisi vardır onun: demişler ki, 'nikâh, erkeği kadının ırzına sahip kılan akittir.' Carullah bunu çok büyük bir basitlik olarak niteliyor. (A/76)

Nikâhta asıl olan eşlerin tekliğidir. Her insanın sadece bir refiki/hayat arkadaşı olur. Her hatunun bir kocası her erkeğin yalnızca bir hatunu olur. Kadın için bir kocanın varlığı tabiat kanunudur. Bunun tersi vahşettir. Erkek için ise bir hatunun varlığı adalet kanunudur. Bunun da aksi ya zulümdür, menedilir yahut da zarurettir, rıza bulunmadıkça, ruhsat olmadıkça caiz olmaz. (A/80)
Nitekim Peygamber (a) 17-18 yaşlarında bakire bir hanımla yani Aişe (a) ile evlendi. Hayatının geri kalan 9-10 yılını hayat dolu büyük edep timsali bu hanımla tamamladı. Bu ikisinin dışındaki bütün evlilikleri zaman zemin ve özel durumlara bağlı olarak siyasi ve içtimai maslahatlar sebebiyle olmuştur. Ayrıca her defasında da her birinin kâmil rızası ve isteğiyle gerçekleşmiştir. [Mütercimin dipnotu: yazara göre Hz. Aişe'nin 9 yaşında evlendiğine dair rivayetler yanlış anlaşılmıştır. Hadislerde geçen bu ifade Aişe'nin doğuştan itibaren yaşı değil evlilik yaşıdır. Yani 6 veya 9 yıl sonra evlendi demek, buluğa erdikten 6 veya 9 yıl sonra evlendi demektir. Nitekim bazı rivayetler, Aişe'nin, Cübeyr b. Mutim ile nişanlı olduğunu ve bu nişanın babası Ebubekir'in İslam'a girmesiyle bozulduğunu belirtmektedirler.] (A/81)

Çok eşlilik Tevrat'ta vardı. İncillerde de yasaklanmamıştı. Hıristiyanlıkta tek eşlilik son asırlarda Yunan ve Roma tesiriyle ortaya çıktı ise de çok eşlilik her vakit, her yerde yaygın olmuştur. İslam'da ise tek eşlilik esas kanun olmuş ancak çok eşlilik zaruret hallerine mahsus bir ruhsat olarak kalmıştır. (A/82) Müellife göre zaruret, hiçbir vakit umumi olmaz. Yani her zaman ve her yönden sınırlı olur. (A/97)

4/3, 127 ayetleri hakkında bu satırları yazarken fıkıh ve tefsir kitaplarımızın bütün beyanları, hadis kitaplarımızın bütün rivayetleri hatırımdaydı. Eğer bu yazdıklarım onlara muhalif görülüyorsa bilinsin ki Kur'an'ın ifadelerine uygunluğu tercih ettiğimdendir. Netice itibariyle Kur'an'da çok eşliliğin cevazı hususunda herhangi bir ibare yoktur. Sadece kimsesiz dul kadınların özel durumları münasebetiyle bir işaret vardır. Kaldı ki bu işaret de mutlak değil takdiridir. Yani çaresiz dul hatunların ihtiyaçlarını teminat altına almak için nihai bir tedbir takdiriyle işaret edilmiştir. (A/85) Binaenaleyh çok eşliliğin cevazı en açık mazeretlere ve gayet nadir istisnai durumlara mahsus bir zarurettir. (A/86)

Yazar birinci kaynak olarak hadisi esas aldığını belirtmesine rağmen burada ayeti daha bir ön planda tuttuğunu belirtmektedir. (D/7-9, 28, 113; krş. C/89).

Ailede 'kavvam/hizmet eden idareci' babadır, itaat edilen yönetici ise anadır. "Erkekler kadınlar üzerinde kavvam/idarecidir" 4/34 ayetinin anlamı budur. Ayette geçen kavvam kelimesinde hâkimlik manası yoktur, hizmet manası galiptir. Eşleri de oğulları da hatunlarına ve analarına hizmet ederler. Validelerine nispetle itaat mutlaktır. Sorumluluk bakımından erkeklerin kadınlara bir derece üstünlüğü vardır. 2/228 ayeti, 4/34 ayeti ile açıklanmıştır. Buna göre ailenin reisi erkektir. Bu tür reisliklerde hâkimlik unsuru gayet azdır. Hadimlik/ hizmet unsuru galiptir. Aile reisi olmak büyük bir vazifedir, hukuku sadece vazifelerine ehliyeti oranındadır. (A/89-90)

Öte yandan hatunlarda sabır ve tahammül gücü daha fazladır. Bu sebeple 4/19'da sadece erkeklere hitap edilmiştir. Zira hatun ağır meşakkatlerin her birine sabır gücüyle katlanır, erkeklerin her haline sabredip onları her türlü hastalık ve hasretten kurtarabilir. Hatunların eşlerini ellerinde tutmak gibi hünerleri vardır. (A/91)

Ayrıca hatunlar için ne kadar sadakat lazımsa erkekler için o derece sadakat gerekir. Nikâhın kutsiyetine sadık kalmak iki taraf için de eşit derecede zorunludur. Belki de iffet öncelikle erkeklere gerekir. Zira erkekler iffetli olurlarsa hatunlar her zaman iffetli olur. Cevherin kıymetini hatunlar daha ziyade bilirler. Erkekler nefislerini muhafaza hususunda daha zayıf olmasalardı, kadınların, yüzlerini bile peçe ile örtmeleri gerekmezdi yahut peçe erkeklerin yüzünde olurdu. (A/91) Nitekim bu olumsuz durumun bir tezahürü olarak 1304 yılında ulema kızlara özel okulların açılmasına cevaz vermemiştir. İşte Carullah bu durumu eleştirmektedir. (A/45-46)

Şerefli bir imtiyaz olmak üzere sadakat bakımından hatunlarla erkekler arasında oldukça büyük bir fark vardır. Erkeklerin hatunlarına olan sadakatleri, sevgi duygularına bağlıdır. Ancak hatunların eşlerine olan sadakatleri ekseriyetle iffet duygularına bağlıdır. (A/92) Nitekim en büyük belalara büyük bir sabırla karşı koyabilen hatun kendisini sadakat mihraplarına kurban edebilir. Erkeklerin hiçbirinde bulunmayacak kadar büyük olan bu eşini kendine tercih hasleti hatunların sabırlarına nispetle basit bir durumdur. (A/93) Bu nedenle ahlaki meselelerde erkeklerin inanç ve düşüncelerinde esaslı ve külliyetli bir inkılâp gerekir. Zira sosyal hayatın ıslahı için yapılması gereken ilk iş erkeklerin terbiyesidir. (A/94) Hatun bütün varlığını ailenin maslahatlarına vakfeder, nesi varsa ailenin mihrabına takdim eder. Nikâh sayesinde hatun hayatın pek çok zahmetinden kurtulur. Hayatın meşakkatleri ekseriyetle sadece erkeklerin omuzlarına yüklenir. (A/95)

Bigiyef’e göre her adamın boşaması, muteber olmaz. Eşlerini boşayacak olan kimselerin boşama adabına, boşanmayı gerektirecek zaruret hallerine ve meşru mazeretlere vakıf olmaları ve bu bilgilerle teçhiz olmaları gerekir. (A/97) Meşhur anlamıyla bütün İslam memleketlerinde nefret edilecek tarzda yaygın olan hülle [kadının kocasına dönebilmesi için geçici olarak başkasıyla evlenmesi] İslam'a göre asla caiz değildir. (A/99) Bazı mezheplerde bulunan mut'a ve çeşitli boşanma siğalarını ve fıkhi mezheplerde meşhur olan bu hülle şekillerini ben eskiden beri reddetmişimdir. (A/100)

4/19-21 bu ayetlere göre zaruret olmadıkça boşamak yasaktır. Nitekim zaruret bulunmadıkça çok eşlilik de yasaktır. Hatun yerine hatun almak meşru ise de hatun üstüne hatun almak caiz değildir. (A/104) Her mümin, imanı ve ilmiyle Kur'-an'ın bu ilkelerine riayet etmek durumundadır. İlim her müminin birinci vazifesidir. Cehalet, mazeret olamaz. Hem nikâhın hem de talakın şartlarına ve ilkelerine riayet edilmezse, bunlara riayet ettirmek hâkimlerin ve mahkemelerin umumi vazifesidir. (A/106)

Şüphesiz hatunların elinde de boşama yetkisi vardır. Nasıl ki nikâh iki tarafın rızası olduktan sonra mutlak surette akdediliyorsa aynı şekilde iki tarafın da ayrılma yetkisi vardır. Ancak erkek kendi ihtiyarıyla şahitler huzurunda ayrılır, hatun ise mahkeme kararıyla ayrılır. Eğer hatun nikâh esnasında boşanma yetkisini şart koşmuşsa, kendi rızasına muhalif her durumda bu yetkisini kullanabilir. (A/106)

Kadınların hukuk yönünden erkeklerle eşit olduklarını söylemiştim. Miras hisselerinin farklı olduğu elbette doğrudur. Ancak bu farklılık hukuk bakımından bir farklılık değil paylaşım farklılığıdır. Hukuk insanların ehliyetine göre olur. Ama paylaşım ihtiyaçlarına göre olur. Farklı vazifelere göre ihtiyaçlar da farklılık arz ederse mirastan alınacak payların da farklı olması zorunlu olur. Miras hisselerindeki farklılık, gerçekliğe uygun bir zorunluluktur. Erkeklerin de hiçbiri paylaşım bakımından bir diğerine eşit değildir. Ancak herkes hukuk bakımından eşittir. (A/109) Şu da var ki erkek çocuk akil baliğ olduktan sonra aile sahibi olur. Kız ise başka bir ailenin mülküne sahip olur. Kızların bütün ihtiyaçları eşleri tarafından temin edildiği için erkek ve kız çocuklarına eşit miras vermek sosyal adalet açısından da uygun olmaz. Aslında sosyal hayatın nizamı ve esasları değişirse, erkeklerin ve kadınların bütün vazifeleri ve bu vazifelerine uygun ihtiyaçları değişikliğe uğrarsa, bu takdirde kadınlara mirastan erkekler kadar yahut erkeklerden daha fazla pay verilebilir. Ancak 4/34 ayetinde ifade edilen aile sistemi esas alınacaksa, yani ailelerin bütün geçimleri ve sıkıntıları erkeklerin omuzlarına yüklenecekse, erkeklerin mirastan alacağı payları, ya ikide bir ya da dörtte bir, kadınların da payları ya dörtte bir ya da sekizde bir olacaktır. Terekeden alacakları hisseler böyledir. Ancak ailenin sahip olduğu müşterek mülkiyetten eşit pay alabilirler. (A/l 10)

Benim feraiz konusundaki birkaç mühim meselede müçtehit imamların görüşlerine muhalefetim vardır, (A/111) diyen müellif, hatunların şahitlikleri konusunda şöyle diyor: hatun sevgi veya nefret gibi duyguların tesirinde iken bir vakıayı anlatmaya kalkışırsa, vakıayı anlatmaktan ziyade kendi vehim ve muhayyilesinin tasavvurlarını tasvir eder; hatunların duygulardan arınmış sözleri olmaz. (A/113)

Hatunların şahitliği erkeklerin şahitliğine denk değilse bunun tek sebebi, halkın hukukunu mümkün olduğu kadar muhafaza etmek ve insan haklarına riayet etmek gayesidir. Bu sadece mahkemelerin ve adaletin bir ihtimamıdır. Hatunların zayıflıkları cihetiyle yahut akıllarının ve ilimlerinin eksikliği sebebiyle değildir, olamaz da. Nitekim hatunların rivayetleri erkeklerin rivayetleri gibi makbul sayılmıştır. (A/l 14)

Bazı sahih hadis mecmualarının şerhleri ve tefsir kitaplarımızın beyanlarına göre, erkekler altı yönden hatunlardan üstün sayılmıştır. Erkek asıldır. Erkek tamdır. Kadının dini eksiktir. Aklı eksiktir. Mirastaki payı eksiktir. Kadının kuvveti eksiktir. Elinizdeki kitabın sayfaları bu altı hususun da yanlış olduğunu bütün hakikatiyle ortaya koymuş, bu maddelere mesnet olarak gösterilen ayet ve hadislerin de ne anlama geldiklerini izah etmiştir. (A/114)

18/46'daki 'baki kalan işler' ifadesini 'baki kalan saliha kızlardır şeklinde anlayan (A/123) yazar, deryalar kadar sütlerini ve kanlarını bütün insanlığın hayatı yolunda sarf eden anaların, cihad faziletlerinden mahrum olduğunu hayal etmek, cihadın en büyük derecelerini anlamamaktır, demektedir. (A/115)

Kadının şahitliği konusunda ümmetin imamlarının içtihatları her ne kadar isabetli ise de benim bu konuda birkaç mülahazam vardır. Şahitlikten her yönden daha mühim olan rivayet hususunda hatunların sözlerine itibar edildikten sonra şahitlik hususunda ehil olmamaları yahut ehliyetlerinin eksik sayılması herhalde biraz garip ve uzak bir yorum olsa gerek. Bana göre hatun şahitlik hususunda erkekler kadar ehildir. Ancak mahkemelere çağırılma külfetinden uzaktır. Ehliyeti tamdır, ancak külfet mecburiyeti yoktur. Şahitlik hasım davaları, kavga, münakaşa gibi netameli durumları içerdiğinden Kur'an onları şahitlikten azad etmiş olabilir. (A/115) Keza Kur'an onları, kalpleri daimi merhametle dolu olması hasebiyle azad kılmıştır. Sonra 2/282 ayeti şehadet değil istişhadla ilgilidir. [Kadının şahitlik yapıp yapmayacağıyla değil şahit olarak mahkemeye çağırılıp çağırılmayacağıyla ilgilidir] (A/l 16)

Ayrıca ayet eda dakikası ile ilgili değil, tahammül saatiyle ilgilidir. Yani bir hadiseye şahit olan kadının şahitliğinin geçerli olup olmamasıyla değil, herhangi bir muamele hakkında kadınlara şahitlik gibi bir görevin yüklenip yüklenemeyeceğiyle ilgilidir. Aksi durumda ayetteki 'çağırıldıkları vakit gelmemezlik etmesinler' ifadesine gerek kalmazdı. Böyle bir cümle bizatihi şahit olunan bir konu ile değil şahitlik yapmak üzere çağırılmakla ilgilidir. Hadiselerin vukuunda hazır bulunanlar ister kadın olsun ister erkek, şahit olmak bakımından farkları yoktur. (A/l 16)

Sonra kelimelerinin gramer bakımından durumları açık değildir. Nitekim hâkim huzurunda şa hitlik yaparken biri diğerini düzeltmez. Zira telkin şeklindeki şahitliğin hiçbir kıymeti kalmaz. (A/l 17)

Kur'an'da Meryem ve annesi, Musa'nın annesi, kız kardeşleri, İbrahim'in eşi, Firavun'un eşi, Azizin eşi, Şuayb'in kızları, Saba Melikesi, Havva, Resulullah'ın (s) iki eşi, Hadid süresindeki mücadelesi anlatılan kadının hikâyeleri anlatılmıştır. Bu on dört tane büyük hanımefendinin isimleri Kur'an sayfalarında ve bütün ümmetin kalplerinde övgü lisanı ile ebedileşmiştir. (C/59)
27/22'de Saba Melikesi'nin acayip hikâyesi, hanımların akılları, hissiyatları, edepleri, hukukları hakkında bereketli bir kaynak, kuvvetli bir şahit olabilir. Hanımın devlet başkanlığı, riyaseti, güzel siyaseti ikrar edilerek zikrolunup, halkından önce hidayete erişmesi de övgü ifadeleriyle beyan edilmiştir. Şari-i Hakim'in, Kur'an'daki ifadelerinde bir hanım hakkında bu kadar büyük bir edep gözetmesi, elbette fakihlere de ibret olabilir, örnek teşkil edebilir. (C/60-61)

İslam şeriatı, medeni, içtimai, siyasi, dini, ahlaki hukukların her birini, her bir hanıma tamamıyla ve kemaliyle ihsan etmiştir. Benim itikadım da, hakikat da budur. Hanımlar, önemli hakların bazılarından İslam fakihlerine göre mahrum iseler ve bugün medeniyet merkezlerinde en önemli hukuk sistemleri dahi hanımların yeterliliklerini kabul etmemişse de, İslam şeriatı, hatunların ehliyetini ve hukuklarını tamamıyla ve kemaliyle ihsan etmiştir. Bu büyük ve de temel hakikati, İslamiyet'in hürmeti, Kur'an'ın yardımı ve Allah'ın (c) da lütfuyla, günlerden bir gün inşallah ispat edebilirim. (C/61)

Ruze isimli kitabında, öğrencilere tavsiyem şudur: Allah İslamiyet'i neshetmemiş ise bir vakitler gelmiş olan Ebu Hanifelerin, Maliklerin, Buhari ve Müslimlerin belki daha büyükleri gelebilir (A/138 ek6), diyen müellifin bu beklentisine inşaallah şeklindeki temennimizi ilave ederek yazıya şöyle bir not ekleyerek son vermek istiyorum:

Musa Carullah'ın 'hatun/kadın'a dair söylediği hususların geneline katılıyoruz. Ne var ki o sadece bu konuda yazmamıştır. Elbette onun söz söylediği daha başka konular da vardır: sünnetin Kur'an'dan önce gelen birinci kaynak olduğu, referansını Muhiddin Arabi gibi kimselerden alan ilahi adalet çerçevesinde kurtuluşun nihai olarak, Kur'an'ın müşrikler olarak nitelediği kimseler de dâhil herkese şamil olacağına dair kanaati, cehennemin süreli olduğu (E/256-269, 277, 285-309, 314-319, 348-358) vb. büyük mevzulardaki ufak görüşlerine katılmak olası değildir (bkz. M. Akman, Kur'an'da Cehalet- Cahil- Cahiliye, Buruc Yay., İst. 2005., 231). Esasen bu konular da bir miktar açılarak değerlendirme yapmak mümkün idi. Bunun gibi Carullah'ın kendisi gibi Mısır'da Abduh ile tanışıp özel öğrencileri arasına katılan ve Bolşeviklerce 1942'de Samarra'da idam edilmiş olan (B/7) hemşerisi Ziyaeddin Kemali'ye reddiye olarak yazmış olduğu görüşlerine de değinilebilirdi. Ancak bunun bu makalenin çerçevesini aşacağı kesin idi. Bu nedenle belirtilen konulan başka çalışmalara terk ettik.

Burada bir hususu daha belirtmekte fayda görüyorum: ihlâslı Türkiye Gazetesi yazarlarından Ayhan Katırcıkara 'Fantezi ve Kulis' köşesinde Bigiyef hakkında yazdığı (8.11.99) övgü dolu yazısında onu "tanımamak bir nakise" diyerek gayet yerinde bir tespitte bulunmuştur. Ancak ondan bir ay (08.10.99) önce aynı gazetenin 'Gönül Bahçesi' adlı köşesinde Mehmet Oruç adlı 'bir bilen’ Bigiyef hakkında mensubu bulunduğu çevrenin geleneğine uyarak, Bigiyef’in beri olduğu her tür itham ve iftirayı yapmıştı. Katırcıkara, artık ne olduysa bir hafta sonra yazdığı yazısında Carullah'a dair önceden yazdığı bütün olumlu değerlendirmelerden vazgeçmiş ve onu, olmadık iftiralarla ihlâslı bir şekilde karalamaya başlamıştı. Mehmet Görmez'in 'kulağı bükülen kalem' olarak nitelediği bu durumun (Musa Carullah, Türkiye Gazetesi ve Kulağı Bükülen Kalemin Onuru, İslamiyat, 3/1, Ank. 2000., 205-212), bu vesileyle, bir ibreti alem olarak ifşa edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.

(A) Musa Carullah Bigiyef, -Kur'an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Nurları Huzurunda-Hatun, Yayına Haz.: Mehmet Görmez, 3. baskı, Kitabiyat Yay., Ank. 2002.
(B) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, Yayına Haz.: Musa Bilgiz, Kitabiyat Yay., Ank. 2001.
(C) İslam şeriatının Esasları -Değişkenler ve Sabiteler-, Yayına Haz.: Hatice Görmez, Kitabiyat Yay., Ank. 2002.
(D) Kur'an-Sünnet İlişkisine Farklı Bir Yaklaşım- Kitabu's-Sünne, Çeviri: Dr. Mehmet Görmez, Ankara Okulu Yay., Ank. 2000.
(E) Rahmet-i İlâhîye Burhanları, sadeleştiren: ÖmerH. Özalp, Pınar Yay., İst. 1996.


Dipnotlar:

(1) Kitâbiyat Yayınları’nın burada değerlendirmeye aldığımız kitaplarında uyguladığı format genelde şöyle olmaktadır: İlk sayfada müellifin hayatı ve kitabın kimlik bilgileri verilmekte; içindekilerden sonra yayına hazırlayanın önsözü verilmektedir. Ancak bu önsözlerin bir miktar uzun tutulduğu görülmektedir. Sözgelimi burada Carullah'ın kitabında geçen görüşlerinin özetlenmiş olması çok gerekli değildir. Zira kitaplar nihayet yüzer sayfalık kitaplardır. Burada sadece kitaba dair teknik bilgi/ kitap ve basım serüveni verilmiş olsa yeterli olurdu. Çünkü okuyucu kitabı okuduğımda bu söylenilenleri (muhtemelen) anlayacaktır. Öte yandan kitaplar genelde yerinde ve gerekli bir indexle tamamlanmıştır. Bu arada Kitabiyat'ın nedenini bilmemek ve merak etmekle beraber, Arapça karakter kullanmayıp bunun yerine transkrip yaparak Arapça kelimeleri vermesi şık görülmemektedir. Ayrıca dipnotlar hem gerekli hem de sayfa altlarında olması itibariyle güzel olmuştur.
(2) A. Okulu Yayınları arasında çıkan kitabın iyi sayılamayacak bir baskısı vardır. Ayrıca çok sayıda dizgi hatası mevcuttur. Ancak mütercimin eklediği dipnotlar yerinde olmuştur.
(3) Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Önce yanlış bir tercihle M.Sabri'nin M.Carullah'a reddiyesi (15-252) verilmiş daha sonra da Carullah'ın, M.Sabri'nin reddiyesine konu olan Rahmet-i İlâhîye Burhanları (253-341) ve İnsanların Akide-i İlahiyelerine Bir Nazar (343-362) adlı kitapları verilmiştir. Mevzubahis konularda genelde Şeyhülislam haklı olmakla beraber, okuyucu, güçlü bir polemikçi olan M.Sabri'nin değerlendirmelerini okuduktan sonra, büründüğü saldırı ruhuyla Bigiyef i okumaya başlamaktadır. Öte yandan pek iyi sayılamayacak bir baskı ve kâğıt kalitesi olan kitapta yer yer dizgi hatalarına rastlanmaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder