11 Ocak 2014 Cumartesi

BİR AYDINLANMACI: MUSA CARULLAH BİGİYEF

“Bir ilmi meselede, bu gün böyle düşünüyorum.  Yarın, yeni bilgiler, yeni veriler elde edersem, başka türlü düşünmeye başlayabilirim. Öbür gün de, bambaşka bilgiler ve görüşler bana gelirse, tam tersini düşünmeye başlayabilirim,” diyor bir bilge.

Ben de Musa Carullah’ı okuyup tanımaya başlayınca sarsıldığımı hissettim. Acaba İslam, günümüzde bu değerleri neden yetiştiremiyor? diye sordum kendi kendime! Yetiştiremezdi! Çünkü; “Bab-ı içtihat” yani, “düşünce kapısı” Abbasiler döneminde kapatılmıştı. Aklın ve bilimin kapısına kilit vurulmuştu. Akıl ve bilimin yerini nakilcilik almıştı. Dini meseleler üzerinde akla ve ilme dayanarak derin düşünme yasaklanmıştı.

Bir ayeti kerime de “Allah yanında mahlukların en kötüsü, kulağı varken Hakk’ı işitmeyen, dili varken Hakk’ı söylemeyen sağır ve dilsizlerdir ki bunlar Hakk’ı düşünüp akıllarına başvurmazlar.” (Enfal,22) diyor.

Yüce Peygamberimizde; “Din ile akıl birdir, aklı olmayanın dini de yoktur,”  diye buyurmuş olmasına rağmen aklımıza kilit vurulmuştu.

İslam da akılcı düşünenler; Hallaç, Farabi, İbn Rüşt, Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Yunus Emre, Nesimi, Şeyh Bedrettin  gibi düşünce insanlarının fikirleri yok edildi. Yerine İmam gazali gibi nakilciliğin egemen olduğu Arap şeriatı, kural ve kültürleriyle İslam’a egemen kılındı.

Türk insanına İslam’ı kendi diliyle, kendi kültürüyle düşünmek ve düşündürmek neredeyse küfür sayıldı. Bu yüzdendir ki önce duraksama, sonra da gerileme ve çöküş başladı. Rönesans’ın en büyük icadı olan matbaa Osmanlı’ya 227 yıl sonra gelmiş olmasının sebebi bu olsa gerek. Zamanın önünde olması gereken din, zamanın gerisinde bırakıldı.

Aklı ve bilimsel düşünmeyi savunan Aleviliğin İslam anlayışı anlaşılmadı, anlaşılamadı.

Musa Carullah, “İslam, asrımızın ihtiyaçlarını karşılayabilecek kadar geniştir. Ancak bunu anlayabilmek için derin düşünmek gerekir,” der.

“Din, ahıret için değil bu dünya içindir. Bu dünyada huzur, güven ve insanca yaşam sağlayabilmelidir,” der.

Şekilci din anlayışı yani bir köşede “tesbih çekmek” insanları bir yere taşımayacağını savunur. İç mananın kavranması gerekirken kendi dar fikirlerine, dar gönüllerine İslam’ı sığdırdığını savunur.

Kur’an, yeniden yorumlanmalıdır. Mezhep imamlarının yorumları bir “miras” olmakla birlikte ellerimize, ayaklarımıza ebedi bağ olmaması gerektiğini söyler. Düşünce özgürlüğünün olması halinde, mezhep düşmanlıklarının ortadan kaldırılacağına inanır. Bunun sağlanması halinde, “ihtilaf yalnız ilmi ihtilaf olarak kalır ve düşüncenin ve ilmin gelişmesine yardımcı olur.” Mezheplerin günahı ihtilafta değil, birinin diğerine düşmanlıklarındadır, der.

Kur’an-ı Kerim’in Ayet-i kerimelerini, sünnetlerini, önceki milletlerin bütün kanunlarını, önceki dinin bütün şeriatını tamamıyla kucaklayıp hayat tecrübesiyle, sosyal tarihin şahadetiyle, aklın yol göstermesiyle ve zamanın şartlarına göre çalışırsak, İslam’ın sosyal şeriatı bütün gücüyle ve kemaliyle medeniyet dünyasına kendini tanıtmış olur,” der.

21. yy.da kadını Kur’an’a dayandırılarak köle yapanlara, onların dayandığı  ayetlerle sahip çıkarak: Kadının eğitimine son derece önem verilmelidir,  tespitinden sonra; İki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine bedel olması meselesine gelince; “Eğer erkeklere oranla  kadınların şahitliğinin noksan kabul edilişinde, akıllarının noksanlığı sebep teşkil ediyorsa, bu anlayışa göre kadınların rivayet ettiği hadislerin de kabul edilmemesi gerekirdi. Kaldı ki şahitlik bireylerin  haklarını korumaya yönelik iken; hadislerde rivayet edilen hükümler bütün ümmetin haklarını kollamaya yöneliktir. Kadınların rivayet ettiği hadisler, erkeklerin ki gibi makbuldür. Kadınların “Kamil ehliyetli” oldukları  alimlerce sabittir. Dinin çok önemli konularında kadın erkek ayrımı yapılmazken muamelet konularında  “nakıs ehliyetli” kabul edilmeleri gariptir,” der.  
            
Kadınların şahitliği geçerlidir. Ancak saygınlığı olan kadının mahkeme kapılarında mahrum olmamalarını, ulu orta yerlere çağrılıp rahatsız edilmemesini ve bu külfetten kurtulup  saygınlığının korunmasını Kur’an istemektedir, der. Çünkü, mahkemelerde, hakim huzurunda, hasım tarafların davalarında ki münakaşaların içinde olmamayı hedeflemektedir. Ve bunun da aklın noksanlığını değil, kalbin merhameti ile ilgilidir.

Evet, “İdrak gözdedir, kandil veya güneş ışığında değildir.” (Hamedani, Mektubat)

Bu aydınlanmanın meşalesi Musa Carullah 1875 yılında Azak kalesinde doğdu. 29 ekim 1949 da da Hakk’a yürüdü. 1948 yılın da Türk Vatandaşı oldu. Ömrü, her veli gibi çileli ve hapislerde geçti. Çok ülke dolandı.
Yirmi bin sayfayı aşan Türkçe Kur’an ve  yorumunu Mısır El Ezher üniversitesine emanet etti. Ne yazık ki o yorumu yok ettiler ve Türk insanını o yorumdan  habersiz bıraktılar.

Ve Carullah der ki; “ Hıristiyan aleminin kutsal kitabı olan İncil, kendi dillerine tercüme ettiler ve yeryüzüne hakim kıldılar ama, İslam aleminin kutsal kitabı Kur’an, böyle bir tercümeye imkan verilmediğinden insanların buluşmasından mahrum bırakıldı.”

Musa Carullah Kur’an-ı anlamak için; insan aklının özgür, kalbinin saf, duyularının salim, iradesinin hür, niyetinin de halis olması gerekir.
Ruhu huzursuz bir kişinin kalbinde ibadetin ulviyeti olmaz,” diyor.
Sevap ümidiyle ibadet eden adamın gönlüne celal-ı Hüda’nın heybeti istila edemez,” der.

Ona göre doğru anlamaya götürecek yegane güvenilir araç hür akıldır.

“Hür akıl ilahi bir hüccettir.”

“Hür akıl her hakikatin mizanıdır.”

“Akıl ilahi bir nurdur. Her akıl bir nebidir.”

“Akıl basirettir. Hakikatten başkasını görmez. Kur’an-ı Kerim asla aklı yermemiştir.”

“Akla düşen her şeyi idrak edip kavramaktır. Zira Allah, insanı mükemmel akıl, müstakil kudret ve mutlak irade hürriyeti ile şereflendirmiştir.”

“Akıl Allah’ın ayetleridir. O’nun ayetleri arasında  çelişki ve zıtlık yoktur. Bu nedenle, akl-ı selim ile Kur’an-ın ilkeleri örtüşür.”

“Peygamber efendimiz örnek alınması gerekirken onu taklit etmektedirler,” der ve taklidide   kesinlikle kabullenmez.

Bu gün İslam alemini saran taklit değil midir? Şalvar giyerek, takke takarak, misvakla diş temizleyerek, İslam olunmaya çalışmak taklit değil de  nedir? Öz gitti sadece taklit kaldı.

Ve: “Kendimizi, hukuku akliyemizden kendimiz mahrum edip, diğerlerin aklı ile tefekkür etmeye, diğerlerin vicdanı ile hareket etmeye alıştık.” Diyerek taklidi bir bela olarak görür. Günümüzde Arap hayranlığı, Arapça hayranlığı taklidin esası değil midir?

Musa Carullah, pek çok ayetle ilgili yorumların da geleneksel yorumların dışına çıkmıştır. İlmi ve irfâni çabaların yetersizliği ve niteliksizliği, eğitim ve öğretim kurumlarının yetersizliğini görmüş ve bundan da çok acı duymuştur.
Asıl savaşın cehalete  karşı açılmasının öncülüğünü yapmıştır.
Kur’an-ı Kerim’de “…Allah’tan ancak alim kulları korkar…” (Fatır,28)  buyurulmuştur. Ve sorar; “Burada alimler ile İstanbul hocaları, Ezher Şeyhleri, Hindistan Mevlevileri,  Rusya müderrisleri kast edilmiş değildir,” der.

“…Kıyamet günün de Allah aranızda hükmedecek ve müminlere karşı kafirlere asla yol vermeyecektir.” (Nisa,141)  ayetinin kafirleri; Saksonya İngilizleri, müminlerde Türkiye Müslümanları, Mısır fellahları kast edilmiş olamaz, der.

“Allah Kur’an-ı Kerim’de; cennetlikleri de cehennemlikleri de açıklamıştır, fakat cennetlikler Anadolu Türkleri, cehennemlikler de Amerikalı İngilizler olduğunu söylememiştir,” der ve tüm alemi kucaklamaya çalışır.. Ve Müslüman olmayanlarında cennete gireceğini savunur.

Allah’ın rahmetinin tüm insanlığı kucakladığını ve sonsuzluğunu  savunur.

Bir hadisle örnek verir: “Resulullah’ın huzuruna hevazin kabilesinden bazı esirler getirilmişti. Bunlar arasında çocuğunu kaybeden bir kadın da vardı. Bu yüzden de o, göğsünde biriken sütü sağarak başka çocuklara veriyordu. daha sonra esirler arasında kendi çocuğunu buldu. Hemen alıp göğsüne basarak onu derin bir şevkâtla emzirmeye başladı. Bunun üzerine Resulullah, çevresindekilere, “Şu anne kendi öz çocuğunu ateşe atar mı?” diye sordu. Etrafındakiler de “Hayır, gücü yettiği müddetçe asla atmaz” dediler. O zaman alemlerin rahmeti Hz. Muhammed; “Yemin ederim ki Allah da kendi kullarına bu annenin çocuğuna olan merhametinden çok daha merhametlidir” diye buyurdular. Bu hadis kaynağına dayanarak, cennet ve cehennemin kimsenin tekelinde olmadığını, ilahi rahmetin herkesi kapsadığını savunur.

İnsan yaşamında imanın çok önemli yeri olduğunu, insanı iyiye ve kötüye sevk edenin iman olduğunu, bu nedenle de imanın düzeltilmesinin altını çizer.

 Devamla; Din ve medeniyet arasındaki çatışmanın nedeninin de yanlış iman olduğunu, bu yüzden İslam’ı “İtikatı hurafeler”den temizlemek gerekmektedir,” der
ve sorar; İman aklın nuruyla zail olan bir zulmet midir? Eğer aklın kullanılması imanı zayıflatıyorsa, o zaman imanda sorun vardır,” der
ve son noktayı koyar;  “İnsan aklı hakikate yaklaştıkça iman zayıflaşır demek, İslam’ı hakikatin düşmanı, hakikati da İslam düşmanı olarak kabul etmek gerekir.”

İmanın bir şartı olarak kabul edilen kadere sözü getirerek şu tespiti yapar: “İmanda ehemmiyeti yok olan kaza ve kaderi, imanın en büyük rükünlerinden hesap ettikten sonra kaza ve kaderi son derece yanlış tefsirlerle İslam ehlinin gönüllerini emelden, ellerini amelden ve ayaklarını hareketten engellediler. İftira ve şaşırtma yoluyla kendi çıkarlarını düşünerek ve “Allah’ın hükümlerine razı olmak” ifadesini ileri sürerek bu yönü istismar ettiler. Süslü ifadelerle bunu tezyin kılıp, imanın şartı olarak gösterdiler.”

Ve der ki; “Din insanın ruhaniyeti (manevi alanı) yönünde ilerlemesinden ibarettir. İnsan hayatında en esaslı ve en etkili ruh, din ruhudur. Bir milletin dini o milletin tabiatıdır. “Her din kendi mensuplarının fikri seviyelerini gösterir.

Az gelişmiş milletlerin dinleri de az gelişmiştir. Milletimizin her alanda gelişmesi için dinsel düşüncenin gelişmesi çok önemlidir. Bu gün ülkemizin en önemli sorununun din alanında olduğunu görmek gerekir. Dinsel geleneğimizi  değiştirip geliştirmeden, diğer alanlarda da başarılı olmamız oldukça zor olacaktır.”

Ve bu yanlış zihniyetler yüzünden, Müslümanların İslam’a leke, İslam’ın şerefine ar olduğunu belirten Musa Carullah der ki; “Geleceğe umut gözü ile bakalım. Aklımızı ve kalbimizi evhamdan ve vesveselerden temiz tutup, ellerimizi ve ayaklarımızı taklit bağlarından kurtaralım.”

İslam aleminin geri kalmışlığına da isyan ederek;

“Biz derin derin uyurken, onlar ağır ağır ilerlediler. Tembelliğimiz zilletimizin kaynağı; çalışmaları ise terakkilerinin merdiveni oldu.”


Yıl 1939 ikinci dünya harbi. Rus ordusu İskandinav ülkelerinden Finlandiya’ya saldırır. Fin ordusunda Müslüman askerlerde vardır. Hava çok soğuktur, domuz eti askerlere dağıtılır, günah olduğu için Müslüman askerler yemezler. Ve bu durumu Musa Carullah’a danışır ve fetva isterler. O fetvayı verir:“Domuz eti sıcak iklimlerde bünyesinde trişin virüsüyle hastalık yaptığı için yasaktı. Ama İslam’ın yasak- mubah kuralı zemine, mekana, zamana, şarta düzenliydi ve bunlar muamelattı, nass (kitabı kaynak) değildi. Askerler vatanlarını korumak ve soğuğa dayanmak için domuz eti yiyebilirler,” diyor.

“Türkçe İbadet” kitabının yazarı  Cemal Kutay sorar; Bilmiyorum, 1997 Türkiye’sinde, bu konu üzerinde fetvaya imza koyabilecek bir din adamı var mıdır?”??? 2014 türkiyesinde varmı???.......türkiyesinde varmı???...

Sayın Kutay! Toprağında rahat uyu. Ülkemizde ne Musa Carullah’lar ne de o fetvaya imza atacak din adamları kalmadı. Alevi din adamları kaldı ama onlara da zulümden başka bir şey gösterilmedi. Hallac’a, Nesimi’ye, Pir Sultan’a, bu aydınlık fikirlerinden dolayı neler yapıldı. Aydınlığı savundukları için canlarından oldular. Tarih, cahilin zulmüne hep tanıklık etmiştir.  Onların yaşamına izin mi verildi ki fikirleri de ciddiye alınıp yaşamımıza geçirebilelim..

Öldürüldükten sonra anlamaya ve sahiplenmeye çalıştık!

Musa Carullah gibi derin düşünenlerin anlaşılmaları ve sahiplenilmesi niyazıyla…

                                                                                                           
 Kaynak:

Kutay Cemal / Türkçe İbadet – Anadilimizde kulluk hakkı / Şhow Kitap / 7.Baskı

Görmez Mehmet, Musa Carullah Bigiyef /Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder