HAYATI VE ESERLERİ
1875 yılının Avrupa Rusya’sının Rostov Nadon şehrinde dünyaya geldi. İlk İslami ilimlerdeki tahsilini bölgedeki önemli şeyhlerden Habibullah Efendi’nin kızı olan annesi Fatıma hanımdan aldı. Tahsil hayatını Kazan’daki Gölboyu Medresesi’nde devam ettiren Carullah burada daha fazla durmadan tahsile İstanbul’da devam etmeye karar verir, burada umduğunu bulamayınca Mısır’a gider. Kahire’de de arzu ettiği manada bir medrese bulamayan Carullah özel dersler alarak ilmi faaliyet sahasını genişletir ve bir müddet sonra Mısır’dan Mekke’ye, oradan da Medine’ye geçerek birtakım çalışmalar yapar. Daha sonra Kahire’ye döner, oradan Şam’a, Hint Yarımadası’na kadar ilim peşinde koşan bu aykırı ilim adamı 11 yıllık bu ilim seyahatini şöyle tanımlar; “Büyük ümitlerle alem-i İslamı gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dini medreselerin herbirini gördüm. Fakat teessüf, akibet kanaatle değil, tamam-ı hayretle vatanıma döndüm.”
Birçok eseri İslam dünyasına kazandıran Carullah daha talebelik yıllarında yazmaya başlar. Tarihu’l Kur’an vel Mesahif kitabı bunlardan birdir. Ayrıca
Rahmeti ilahiye burhanları,
Kavaidi fıkhıye,
Zekat,
El riba ve’l bunuk fi’l İslam,
Islahat esasları,
İslam’ın Elifbası,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Müracaat,
müskirat meselesi,
Büyük mevzularda Ufak fikirler,
Rusya müslümanlarının ittifakının esasları,
Siyonizm,
Kur’anı Kerim’in Nurları Huzurunda Hatun
eserlerinden bazılarıdır. Hayatı dolu dolu ama zorluklarla mücadele içinde geçiren bu büyük ilim adamı ve müfekkir 29 Ekim 1949’da Kahire’de irtihal eder. Allah kendisine rahmet etsin.
Rahmeti ilahiye burhanları,
Kavaidi fıkhıye,
Zekat,
El riba ve’l bunuk fi’l İslam,
Islahat esasları,
İslam’ın Elifbası,
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Müracaat,
müskirat meselesi,
Büyük mevzularda Ufak fikirler,
Rusya müslümanlarının ittifakının esasları,
Siyonizm,
Kur’anı Kerim’in Nurları Huzurunda Hatun
eserlerinden bazılarıdır. Hayatı dolu dolu ama zorluklarla mücadele içinde geçiren bu büyük ilim adamı ve müfekkir 29 Ekim 1949’da Kahire’de irtihal eder. Allah kendisine rahmet etsin.
İslam aleminde ister siyasilerden olsun, ister ehli ilim ve maariflerinden olsun fevkalade örnek büyük insanlar çıkmıştır. Lakin biz bu adamların tarihçe-i hayatlarını okuduğumuz zaman birinciler gözümüze fesat ve sefahatten başka birşey bilmeyen zalim, ikinciler de bütün hayatını ruhbanlıkla geçiren rahip gibi görünür, bunun tesiri ile iki büyük hastalığa yakalanırız.
Birincisi: Dinimiz, diyanetimiz gereği fesat ve zulumden korkan kalbimiz siyasetten ve siyaset ilminden nefret eder. Derken esaret altında mazlum olmayı, istiklal içinde yaşamaya tercih eder, zilleti kalben lezzet sayarız...
İkincisi: Tabiatımız gereği ilim ve maarife rağbet eden akıllarımız selef ulemasına benzemek için ruhbanlığa iltizam eder. Rahiplik köşesinde akıl nuru söner, böyle kimselerin gözü tabiatın güzellikleri karşısında kör olur.
Bu satırlar 74 yıllık mücadele dolu bir hayatı şiar edinen, bazılarınca müslüman Luther diye adlandırılan, yukarıda biyografisini vermeye çalıştığım Carullah BİGİYEF’e aittir. Biyografinin ölçülerini kıran bir insanı anlatmak ve yazmak zor olsa gerek. Unutulmaya yüz tutmuş bir ilim adamını ve fikirlerini yeniden gün yüzüne çıkarmak hem o kişinin manevi hatırasına, hem de ondan sonra gelen nesillere mesaj ve hizmet olması açısından çok önemlidir. Bu şuurla böyle eylemci bir fikir adamını tanımamıza vesile olan A.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Dr. Mehmet Görmez Bey’e teşekkürlerimizi sunuyorum. Musa Carullah’ı bütün yönleri ile tanıtan güzel bir kitap hazırlamış. Kitapta ilmi şahsiyeti ve fikirleri serdedilen Carullah’ın özetle fikirlerini ve günümüzü yansıtan tespitlerini aktarmaya çalışacağım.
FİKİRLERİ
İlim adamlarının toplumdaki kariyerini kaybettiklerini bunun sebebinin de araştırıcı özelliklerinin olmadığına bağlayan ***Carullah kendi içtihatları için de “Ben elimde delil ve burhanları toplanmamış hiçbir meseleyi ortaya atmam. Evvela delillerimi hazırlarım, kalbim mutmain olduktan sonra arzetmek istediğim meseleleri ortaya atarım.” demiştir.
Kur’an’a vâkıf olan Carullah’ın Hadis, Fıkıh, Usul kadar Matematik ve Astronomiyi ve de Arap dili ve edebiyatını çok iyi bildiği söylenir.
Kendisini tenkid edenler bile ilmi kariyerini itiraf ederler.
Son Osmanlı şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi Carullah hakkında şöyle der: “Musa Bilgi Efendi son zamanlarda zuhur eden din’i İslam müceddidlerinden biridir
ancak bu zat şimdiye kadar malum ve mer-i olan Ahkam-ı şeriyeden pekçokları üzerine yürüttüğü fikirlerle açmak istediği tarik-i teceddüd (yenilik yolunda) meslektaşlarının hatırına gelmeyen yenilikleri tervic ve iltizam etmekte olduğuna nazaran nispeten, onların en müfridi addolunabilirse de şurasını itiraf etmek lazım gelir ki; Bu zat ilmi sermayelerini batı eserlerinden iktibas eden bizim müceddidler gibi ulum ul İslamiye biganelikleri nispetinde o mebhuslara dair beyan-ı mütaala hakkına haiz olmayanlardan değildir. Musa Efendi mesaili şeriyyeyi daha yakından daha ihtisaskarene bir sürette mevzubahs edebiliyor. Ve bunun için icap eden birikim ve mukademat ile de techiz-i nefs (kendini yetiştirmiş) olduğu anlaşılıyor.” Musa Carullah hayatı öbür dünya beklentisine dönüştürecek bir din anlayışına karşı çıktığı gibi, böyle bir düşünceye dayanan hukuk sistemine de karşı çıkmıştır.
***Haram kavramı konusunda bu fikrini şöyle açıklar: Fakihlerin örfüne göre şu fiil haramdır demek, o fiili yapan muazzap (azap çeken) olur manasınadır. Fakat benim ıstılahımda şu fiil haramdır demek, o fiilin zararı nefs adeti var demektir.
Zira ahiret azabı hernekadar hak ise de içtimai hayatın hükümlerine esas olamaz.
***Her konuda aykırılığı elden bırakmayan Carullah’a göre: “Kur’an dururken asrın problemlerine çareyi fetva kitaplarında arayanlar, bilerek yahut bilmeyerek İslam’a karşı cinayet işlemiş olurlar.”
Kur’an’a vâkıf olan Carullah’ın Hadis, Fıkıh, Usul kadar Matematik ve Astronomiyi ve de Arap dili ve edebiyatını çok iyi bildiği söylenir.
Kendisini tenkid edenler bile ilmi kariyerini itiraf ederler.
Son Osmanlı şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi Carullah hakkında şöyle der: “Musa Bilgi Efendi son zamanlarda zuhur eden din’i İslam müceddidlerinden biridir
ancak bu zat şimdiye kadar malum ve mer-i olan Ahkam-ı şeriyeden pekçokları üzerine yürüttüğü fikirlerle açmak istediği tarik-i teceddüd (yenilik yolunda) meslektaşlarının hatırına gelmeyen yenilikleri tervic ve iltizam etmekte olduğuna nazaran nispeten, onların en müfridi addolunabilirse de şurasını itiraf etmek lazım gelir ki; Bu zat ilmi sermayelerini batı eserlerinden iktibas eden bizim müceddidler gibi ulum ul İslamiye biganelikleri nispetinde o mebhuslara dair beyan-ı mütaala hakkına haiz olmayanlardan değildir. Musa Efendi mesaili şeriyyeyi daha yakından daha ihtisaskarene bir sürette mevzubahs edebiliyor. Ve bunun için icap eden birikim ve mukademat ile de techiz-i nefs (kendini yetiştirmiş) olduğu anlaşılıyor.” Musa Carullah hayatı öbür dünya beklentisine dönüştürecek bir din anlayışına karşı çıktığı gibi, böyle bir düşünceye dayanan hukuk sistemine de karşı çıkmıştır.
***Haram kavramı konusunda bu fikrini şöyle açıklar: Fakihlerin örfüne göre şu fiil haramdır demek, o fiili yapan muazzap (azap çeken) olur manasınadır. Fakat benim ıstılahımda şu fiil haramdır demek, o fiilin zararı nefs adeti var demektir.
Zira ahiret azabı hernekadar hak ise de içtimai hayatın hükümlerine esas olamaz.
***Her konuda aykırılığı elden bırakmayan Carullah’a göre: “Kur’an dururken asrın problemlerine çareyi fetva kitaplarında arayanlar, bilerek yahut bilmeyerek İslam’a karşı cinayet işlemiş olurlar.”
***Sünneti Hz. Peygamber’in din olarak getirdiği herşeydir diye tarif eden Carullah’a göre, Allah Peygamber arasındaki iletişim Kur’an’dan ibaret değildir.
Kur’an bu iletişimin ebedileşmesi gereken bir özeti, bir parçasıdır.
Pratikte tevarus yolu ile ebedileşen sünnetler Kur’an’dan az değildir. İman esasları ve dinin bütün rakamlarının sünnet ile tespit olduğunu daha sonra Kur’an’ın bunları teyid ettiğini savunan Carullah, Mekke dönemi boyunca kılınan namazların farziyeti, İsra Gecesi’nde olduğu gibi namazın olmazsa olmaz şartı olan abdest ayeti hicretin altıncı yılında nazil olmuştur. Halbuki bu ayetin nazilinden yıllar önce abdest alınıyordu. Hz. Peygamber ve ashabı hiçbir vakit namazı abdestsiz kılmamıştır.
Kur’an bu iletişimin ebedileşmesi gereken bir özeti, bir parçasıdır.
Pratikte tevarus yolu ile ebedileşen sünnetler Kur’an’dan az değildir. İman esasları ve dinin bütün rakamlarının sünnet ile tespit olduğunu daha sonra Kur’an’ın bunları teyid ettiğini savunan Carullah, Mekke dönemi boyunca kılınan namazların farziyeti, İsra Gecesi’nde olduğu gibi namazın olmazsa olmaz şartı olan abdest ayeti hicretin altıncı yılında nazil olmuştur. Halbuki bu ayetin nazilinden yıllar önce abdest alınıyordu. Hz. Peygamber ve ashabı hiçbir vakit namazı abdestsiz kılmamıştır.
***Hadis rivayetleri konusunda eski alimlerinden başka yeni şeyler düşünmeyi üretmeyi savunan Carullah; “Eğer rivayetlerin ve haberlerin değerlendirilmesinde sadece eski alimlerin söyledikleri geçerli olsa idi kulak varken akla ihtiyaç kalmazdı.” diyor Akıl her hakikatin mizanıdır diyen Carullah, rivayet ve haberlein değerlendirilmesine de büyük önemi verir.
Carullah’ın üzerinde durduğu önemli bir konu ise kelam ilmi ve kelamcılardı.
Kelam ilmine şiddetle karşı çıkan Carullah, İslam alemindeki birçok sorunun müsebbibi olarak kelamcıları görür.
Ona göre iman hakikatlerini anlayabilmek kelamcıların kitaplarında serdettikleri mantıki yollarla değil Kur’an’da serdedilen sade delillerle olur.
Kelamcıları iki noktada eleştiren Carullah şöyle der: Birincisi kelamcıların en büyük hatası delileri kendi hevalarına tabi tutmalarıdır. Kelamcılar önce ortaya bir iddia atmış, sonra da bunu ispat etmek için her türlü fedailiği göstererek şeri nasları tahrip pahasına olsa da tevil yoluna başvurmuşlardır. Tevhid ilminden ibaret olan kelam ilminin hevaların çatıştığı bir ilim dalı olması bundandır.
Carullah’ın üzerinde durduğu önemli bir konu ise kelam ilmi ve kelamcılardı.
Kelam ilmine şiddetle karşı çıkan Carullah, İslam alemindeki birçok sorunun müsebbibi olarak kelamcıları görür.
Ona göre iman hakikatlerini anlayabilmek kelamcıların kitaplarında serdettikleri mantıki yollarla değil Kur’an’da serdedilen sade delillerle olur.
Kelamcıları iki noktada eleştiren Carullah şöyle der: Birincisi kelamcıların en büyük hatası delileri kendi hevalarına tabi tutmalarıdır. Kelamcılar önce ortaya bir iddia atmış, sonra da bunu ispat etmek için her türlü fedailiği göstererek şeri nasları tahrip pahasına olsa da tevil yoluna başvurmuşlardır. Tevhid ilminden ibaret olan kelam ilminin hevaların çatıştığı bir ilim dalı olması bundandır.
İkincisi olarak, itikadi meselelerde kesinlik zorunlu iken zanni olan bir çok şeyi inanç esaslarına sokmalarıdır. Kelamcıların bu hatasının beraberinde farklı mezhepler ve gruplar ortaya çıkardığını iddia eden Carullah’a göre halis dinleri harab eden, aslı astarı olmayan hayallerle batıl itikadlerdir.
***Kat-i delille sabit olmayan şeyleri itikadın bir parçası olarak kabul etmek büyük bir cinayettir. Binaenaleyh Hz. İsa’nın nuzulu, Deccal’ın zuhuru, Mehdi’nin gelişi vs. şeyleri akaid kitaplarına dercetmek doğru olmamıştır.
***Kat-i delille sabit olmayan şeyleri itikadın bir parçası olarak kabul etmek büyük bir cinayettir. Binaenaleyh Hz. İsa’nın nuzulu, Deccal’ın zuhuru, Mehdi’nin gelişi vs. şeyleri akaid kitaplarına dercetmek doğru olmamıştır.
***Yine ona göre; “Kur’an varken itikadi konularda hiçbir kitap kaleme alınmasa idi daha iyi olurdu.” Bu aykırılığını dinde reform olarak görenlere ise şöyle der;
“Birçok meselede ehli ilmin mezheplerine cemal olabilecek ciheti iltizam ederdim, hiçbir meseleyi kuru iddia olsun diye yahut reformatörlük hevesi ile yazmadım.”
***Düşünce sisteminde Kur’an’i mantığı hep ön plana çıkaran Carullah, Kur’an mantığının koruyucu değil keşfedici, sevkedici bir mantık olduğunu savunur.
Ona göre Kur’an’ın öne sürdüğü burhan ve deliller Aristo mantığında olduğu gibi salt ispat için değil, beyan ve ispat içindir.
Kur’an mantığının temel kavramlarının beyan ve hidayet olduğunu söyleyen Carullah beyan ve hidayeti şöyle tarif eder; ***Beyan: İnsanın fikrine meçhul olan bir hakikati keşfettirmektir.
“Birçok meselede ehli ilmin mezheplerine cemal olabilecek ciheti iltizam ederdim, hiçbir meseleyi kuru iddia olsun diye yahut reformatörlük hevesi ile yazmadım.”
***Düşünce sisteminde Kur’an’i mantığı hep ön plana çıkaran Carullah, Kur’an mantığının koruyucu değil keşfedici, sevkedici bir mantık olduğunu savunur.
Ona göre Kur’an’ın öne sürdüğü burhan ve deliller Aristo mantığında olduğu gibi salt ispat için değil, beyan ve ispat içindir.
Kur’an mantığının temel kavramlarının beyan ve hidayet olduğunu söyleyen Carullah beyan ve hidayeti şöyle tarif eder; ***Beyan: İnsanın fikrine meçhul olan bir hakikati keşfettirmektir.
Aristo mantığına göre bir delil veyahut burhanın en önemli özelliği hasmın gözünde bir iddiayı ispattır. Fakat Kur’an mantığına göre delilin özelliği bir hakikati kabul ettirmek değil, bilakis hakikatı aramak ve onu bulmaktır. Yani burhanda ve delilde en önemli cihet ispat ciheti değil, malum olmayan yeni bir hakikati keşfetmekte yahut teori olmak sıfatı ile kabul edilegelmiş bir hakikate kesinlik rengini vermektir diyen Carullah’ın Aristo mantığına yönelttiği tenkidi Descartes de yapmıştır.
İbni Teymiye de “Yunan mantığına zeki insanların hiç ihtiyacı yoktur.” diyerek aynı noktaya parmak basmıştır.
***Nitekim Carullah Gazali’ye kadar aktif olan İslam aklının Gazali’den sonra duraklamasını Aristo mantığının kabulune bağlayan İbn’i Teymiyye ile aynı düşünceyi paylaşmıştır. Birçok filozofu metafizik ve ilahiyat konularında hatalara düşmekten alıkoymamıştır.
***Farklılığını her konuda hissettiren Carullah, aklın ve iradenin hür olması gerektiğini savunmuştur.
Kelamcılara çatmasının en önemli sebebi de budur.
Ona göre ehli kelamın en büyük kusuru akıl ve fikir hürrriyetlerine karşı çıkmalarıdır.
***Söylediğim her sözden, yazdığım her satırdan bir tek maksadım olmuştur. “Aklı ve fikri esaretten kurtarmak, irademizi ve ihtiyacımızı zayıflıktan çıkarmak, yani aklımıza hürriyet, irademize kuvvet vermek.” diyen
***Carullah’ın nazarında hür akıl ilahi bir huccettir, mutlaktır hiçbir hududla mahdud değildir. İlerlemenin tek yolu aklın her türlü esaretten kurtulmasına bağlıdır. “Eski milletler tapınak bekçileri elinde, yahudi ve hrıstiyanlar ahbar ve ruhbanların kahrı altında, ehli islam ise birtakım kıssalar, gümrah sofiler, cahil müftülerin tehdidi altında akıl nurundan nasipsiz bırakılmışlardır.” der.
***Nitekim Carullah Gazali’ye kadar aktif olan İslam aklının Gazali’den sonra duraklamasını Aristo mantığının kabulune bağlayan İbn’i Teymiyye ile aynı düşünceyi paylaşmıştır. Birçok filozofu metafizik ve ilahiyat konularında hatalara düşmekten alıkoymamıştır.
***Farklılığını her konuda hissettiren Carullah, aklın ve iradenin hür olması gerektiğini savunmuştur.
Kelamcılara çatmasının en önemli sebebi de budur.
Ona göre ehli kelamın en büyük kusuru akıl ve fikir hürrriyetlerine karşı çıkmalarıdır.
***Söylediğim her sözden, yazdığım her satırdan bir tek maksadım olmuştur. “Aklı ve fikri esaretten kurtarmak, irademizi ve ihtiyacımızı zayıflıktan çıkarmak, yani aklımıza hürriyet, irademize kuvvet vermek.” diyen
***Carullah’ın nazarında hür akıl ilahi bir huccettir, mutlaktır hiçbir hududla mahdud değildir. İlerlemenin tek yolu aklın her türlü esaretten kurtulmasına bağlıdır. “Eski milletler tapınak bekçileri elinde, yahudi ve hrıstiyanlar ahbar ve ruhbanların kahrı altında, ehli islam ise birtakım kıssalar, gümrah sofiler, cahil müftülerin tehdidi altında akıl nurundan nasipsiz bırakılmışlardır.” der.
***Fikir ve düşünce hürriyetinin tanınması halinde müslümanların birbirlerine düşman olarak fırkalara ayrılmayacağını iddia eden Carullah, İslam aleminde yaşanan sorunların din anlayışındaki yanlışlardan kaynaklandığını söyler.
***Medreselerde öğretilen din, iman ve itikadin kalplere nüfuz etmediğini, bunun da beraberinde bugünkü sorunları getirdiğini savunan Carullah, hayatı boyunca farklı bir medrese çalışması hayal etmiştir.
***Medreselerde öğretilen din, iman ve itikadin kalplere nüfuz etmediğini, bunun da beraberinde bugünkü sorunları getirdiğini savunan Carullah, hayatı boyunca farklı bir medrese çalışması hayal etmiştir.
Mezheplere, kelam ve fıkıh kitaplarına saygı duyulması gerektiğini söyleyen Carullah, Mezhep taklidinin vacip olduğunu savunanlara da karşı çıkar
***varolan veya varolacak mezheplerden birini taklid etmek vaciptir demenin o mezheple Kur’an’ı Kerim nesh kılındı demek olacağını iddia eder.
***varolan veya varolacak mezheplerden birini taklid etmek vaciptir demenin o mezheple Kur’an’ı Kerim nesh kılındı demek olacağını iddia eder.
Mezheplerin, Hukuk ekollerinin oluşmasını medeni bir inkılap olarak değerlendirir.
Mezhep imamlarına karşı kullandığı ifadeler her türlü takdirin üstündedir. Ancak onun karşı olduğu husus, gelişen İslam fikir hayatını dondurup bu mezheplere hasretmektir. O bu konuda özet olarak şöyle der: “Ben İslam aleminde zahir olan bütün hak mezheplere mükallitlerin her birinden daha fazla ihtiram ederim. Ancak yakini imanım gereği, İslamiyet’in bütün mezheplerden üstün olduğuna itikad ederim. İslamiyet’i mezheplerin birisine yahut hepsine hasretmek müctehidlere hürmet olmaz zira böyle bir dava İslamiyet’i neshetmek derecesine indirir.
Binaenaleyh, ben fakihlerin mezheplerine, kelemcıların cedellerine, sûfîlerin hayallerine, filozofların kıyaslarına, siyasetçilerin hevalarına, sosyologların teorilerini hiçbir suretle Kur’an-ı Kerim’in ayeti kerimelerine ve Hz. Peygamber’in sünnetlerine takdim edemem.”
Düşünür taklid konusunda da “Felsefe Kabe’lerinde nur olabilecek sûfîlerimiz vardı, ilim haremlerinin mihrabında imam olabilecek alimlerimiz vardı. Bugün medeniyet dünyasında benzeri olmayan Şeriat’ı içtimaiyemizi kısa bir müddet içinde tadvin eden müctehidlerimiz vardı. Selefimizden bize büyük bir miras kaldı, ne varki biz o mirası kaybettik. Hukukumuzun ekseriyetini yabancılara teslim ettik. Sonuçta karanlık gecelerde o ufak yıldızın sönük, cılız ışığı altında, zayıf gözlerimizle Kur’an’ın ayetlerini İslamiyet’in temel ilkelerini ve kanunlarını mütaala ettik. Gönlümüzde Kur’an’ın kudsiyetini, İslamiyet’in izzetini muhafaza edecek kadar kuvvet yoktu. Ancak şaşkınlık ve hayretle beynimizi kaplayan zillet büyüktü. Daha sonra başladık ayetleri de tevil etmeye, ***Kur’an’ın bizim düşüncemizi tabiatın ve varlık aleminin uçsuz bucaksız sahralarına irşad ederken, biz bütün ilimleri ihata ettik iddiası ile Kur’an-ı Kerim’i kendi görüşlerimizin dar-ı dairelerine hapsetme arzusunda yürüdük. Bizi izzet arşına davet eden İslamiyet’i kendimizle beraber zillet çukurlarına indirdik.”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder