1 Ocak 2014 Çarşamba

MUSA CARULLAH’IN İLAHİ RAHMETİN GENİŞLİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ


MUSA CARULLAH’IN İLAHİ RAHMETİN GENİŞLİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Rifat SUYARGULOV

İslâm tarihinde cennet nimetleri ile cehennem azabının ebedî olup olmadığı meselesi hep tartışılmış; günümüzde de devam eden bu tartışmaların sonucunda farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Alimlerin bir kısmı cennet ile cehennemin sonlu olduğunu, diğer kısmı cennetin devamlı, cehennemin ise sonlu olduğunu savunmaktadır. Ehl-i Sünnet alimlerinin büyük çoğunluğu ise cennet nimetlerinin ve cehennem azabının ebedî olduğunu söylemektedir. İnsanların cennette ve cehennemde ne kadar kalacaklarını açıklayan ayet ve hadislerde, genellikle “ebed” ve “huld” kavramları kullanılmaktadır. Bu kavramlar daha çok, süreklilik, devamlılık, sonsuzluk olarak bazen de uzun bir süre olarak yorumlanmaktadır. İkinci delil olarak Allah’ın bağışlayıcı, günahları affedici olduğu gösterilmektedir. Akli delil olarak ise, sonlu dünya hayatında yapılan günahlar sebebiyle sonsuz azap etmenin Allah’a yakışmayacağı gösterilmektedir. XIX. asırda Udil-Ural bölgesinde hızlanan ve XX. asrın ilk çeyreğinde devam eden ceditçilik hareketinin önderlerinden meşhur düşünür Musa Carullah da Allah’ın sınırsız rahmet sahibi olduğuna inanmaktadır. Müslüman olmayan bir muhitte yetişen ve bazen Müslümanların kötü şeyleri yaptıklarını; aynı zamanda Müslüman olmayanların bazen çok güzel amelleri işlediklerini gören Musa Carullah, niçin birilerin ebedi saadete, diğerlerinin de ebedi şekavette olacaklarını düşünmeye başlamaktadır. Ona göre Allah, sınırsız rahmetinin gereğince şirk dahil bütün insanların günahlarını affedecektir. Carullah, herkesin sonuçta cennete gireceğine inanmaktadır. Ona göre Allah, Kendi rahmetiyle karşılıksız insanın bütün günahlarını affedecek veya insanın güzel amelleri sayesinde günahları affedecek, ya da bu dünyada veya cehennemde insanı azaba sokacak ve belli müddet sonra yine cennete girdirecektir. Bu görüşünün delillerini Carullah, Kur'an ve sünnet gibi temel İslam kaynaklarında ve büyük mutasavvıfların sözlerinde bulmaktadır. Meseleye dair fikirlerini o, Rahmet İlahiye Burhanları kitabında okuyucuya sunmaktadır. Bu makalede Musa Carullah’ın cehennemin ebedîliği hakkındaki görüşleri incelenip değerlendirilecektir.
Dini Araştırmalar, Temmuz - Aralık 2017, Cilt : 20, Sayı: 52, ss. 201-222DOI: 10.15745/da.346696Gönderim Tarihi: 18.10.2017 - Kabul Tarihi: 01.12.2017Özİslâm tarihinde olduğu gibi günümüzde de cehennem ile cehennem aza-bının ebedî olup olmadığı meselesi hep tartışılmıştır. Alimlerin bir kısmı ce-hennemin  sonlu  olduğunu  savunurken,  Ehl-i  Sünnet  alimlerinin  büyük  ço-ğunluğu ise cehennem ile cehennem azabının ebedî olduğunu söylemektedir. İnsanların cennette ve cehennemde ne kadar kalacaklarını açıklayan ayet ve hadislerde, süreklilik, sonsuzluk, uzun bir süre olarak yorumlanan “ebed” ve “huld” kavramları  kullanılmaktadır. Ayrıca sonlu dünyada  yapılan  günahlar sebebiyle sonsuz azap etmenin Allah’a yakışmayacağına vurgu yapılmakta-dır. XIX. asırda Udil-Ural bölgesinde başlanan ceditçilik hareketinin önder-lerinden  meşhur  düşünür Musa  Carullah  da  Allah’ın  sınırsız rahmet  sahibi olduğuna inanmaktadır. Ona göre Allah, Kendi rahmetiyle karşılıksız insanın bütün günahlarını affedecek veya insanın güzel amelleri sayesinde günahları affedecek, ya da bu dünyada veya cehennemde insanı azaba sokacak ve belli müddet temizledikten sonra cennete yerleştirecektir. Bu görüşünün delillerini Carullah, Kur'an ve sünnet gibi temel İslam kaynaklarında ve büyük mutasav-vıarın sözlerinde bulmaktadır. Bu makalede Musa Carullah’ın cehennemin ebedîliği hakkındaki görüşleri incelenip değerlendirilecektir.

Anahtar Kelimeler: Musa Carullah Bigiyef, Allah’ın Rahmetinin Geniş-liği, Günahların Affı, Cehennemin Ebediliği, Ahiret Azabının Ebediliği•  



GİRİŞ 
Musa Carullah (1875-1949) Rusya’nın Rostov-na-Donu şehrinin bir kö-yünde dünyaya gelmiştir. İlk ilim tahsilini doğduğu köyünde gördükten sonra Rostov şehrinde liseye girdi, sonra bir sene Kazan’da okuduktan sonra ilim tahsilini tamamlamak üzere Buhara’ya gitmiştir. Buhara eğitimi ile yetinme-yen Carullah, mezun olduktan sonra İstanbul ve Kahire’ye de eğitim almak üzere gitmiştir. Daha  sonra o, Mekke,  Medine, Suriye medreselerinde  ilim tahsil etmeye devam etmiştir. İyi seviyede Arapça, Farsça ve Rusçayı bilen Ca-rullah matematik, felsefe, hukuk, astronomi ve diğer fenleri okumuştur. Müs-lüman ülkelerinde yeterli kadar eğitim aldıktan sonra Carullah  Petersburg’a giderek Petersburg Üniversitesinin Hukuk Fakültesinde ilim tahsiline devam etmiştir. Bu dönemde Carullah çok sayıda yazdığı makale ve kitaplarını dergi-lerde yayınlamış ve aktif bir şekilde siyasete katılmıştır. Bolşevik İhtilalinden bir  müddet  sonra Rusya’yı  terk  etmeye zorunda  kalan  Carullah, uzun  süre Afganistan, Hindistan, Mısır, İran, Japonya, Çin, Almanya gibi muhtelif ülke-lerde kalmış ve sonunda 1949 yılında Kahire’de vefat etmiştir. Müslümanların Luther’i olarak da tanınan Musa Carullah, Abdunnasır Kursavî, Şehabeddin Mercânî, Rıza Fahreddin gibi  Rusya Müslümanlarının ceditçilik hareketinin en parlak isimlerindendir.Konunun Kısa TarihçesiAllah’ın rahmetinin  genişliği meselesi,  âlimlerce tartışılmış  eski mese-lelerden birisidir. Bu tartışmanın başlangıcı İslam’ın ilk asırlarına kadar git-mektedir. Bu meseleyi tartışırken alimler iki gruba ayırılmaktadır. Sayısı daha kalabalık olan gruba göre cennetle birlikte cehennem ebedi ve  karlerin ce-hennemde azapları  da  ebedidir.1 Sayıca çok  daha  az olan  ikinci gruba  göre cennet ve cennet ehlinin nimetleri sonsuzdur, cehennem ise uzun bir zamanın geçmesiyle son bulacaktır ve cehennem ehli de cennete girecektir. Tartışan her iki grubun da delilleri bulunmaktadır. Her iki taraftan da önemli isimler bu-lunmakla birlikte, kârler için azabın ebedi olduğunu savunanların taraftarları çok daha kalabalık olup kanaatimizce delilleri daha kuvvetlidir. Yusuf Şevki Yavuz, cehennem  azabının  ebedi olmadığını  savunanların düşünce tarzlarını şöyle özetlemektedir:•  İnkârcı ve isyankârlar azabı hak etse bile ilahi lütuf ve mağret onların affedilmesini gerektirir. Nitekim azap, Allah’ın  bir  vaîdidir.  Vaîdden dönmek ise bir lütuf ve keremdir.•  Azap, uygulayana fayda sağlamayan, uygulanana ise zarar veren kötü bir ildir ve hâkim olan Allah’ın böyle bir ili işlemesi abestir. •  Allah hem  karlerin iman  etmeyeceklerini haber  vermiş (Bakara, 2/ 6-7), hem de onları iman ve itaat etmekle mükellef tutmuştur. Ayrıca şeytanı yaratmak  suretiyle günah  işlenmesine  elverişli  bir  ortam  ha-zırlamış. Böylece  kullarının inkâr  ve  isyanına  sebep  olmuştur. Buna göre kendi iradesiyle hazırlayıp meydana getirdiği bir neticeden cebir altındaki kullarını sorumlu tutup azap etmesi kötü bir ildir ve böyle bir ili işlemek Allah'a yakışmaz. 
1  Daha geniş bilgi için bkz.: Sübki, 1247: 60.

  İnsanlar aynı kabiliyette yaratılmamışlardır. Akıl ve zekâ seviyesi ileri derecede olanlar kendilerini bir  tehlikenin  bekleyebileceğini düşüne-rek iman  ve itaat etseler  bile bu seviyenin  altında  bulundukları  için kendilerini  azaptan  kurtaracak  itaati gösteremeyen  insanların  büyük çoğunluğu kötü akıbete uğrayacaktır. Halbuki bu duruma düşmelerinin sebebi kendileri değil Allah’ın onları böyle yaratmasıdır. Şu hâlde Al-lah, hikmetine uygun olmadığı için, kullarına azap etmeyecektir (Ya-vuz IV/302-309).Azabın varlığı ve uygulanmasıyla ilgili olarak öne sürülen bu tür itiraz-lara İslam  alimleri  muhtelif cevaplar  vermektedir.  Allah’ın  lütuf, kerem ve mağret sahibi olduğunda şüphe yoksa da, bütün semavi kitaplarda yer alan hâkim telakkiye göre inananla inanmayanın, Allah’a itaat edenle O’na isyan edenin eşit tutulmaması ilahi adalet ve hikmetin gereğidir. Unutmamak gere-kir ki ilk önce ceza, İlahi adaletin yerine getirilmesidir. Kişi, Allah’ın emrine karşı gelerek, O’na isyan etmektedir; bunun  sonucunda,  isyanına denk olan bir ceza uygulanmaktadır. Bu dünyada azap bir terbiye, tehdit, günahların affı için vesile olup ahirette uygulanan ceza ise günahların karşılığıdır.Cennetten daha çok cehennemin ebediliği problemi, fazla öne çıkmama-sına rağmen, İslam bilim aleminde çok tartışılan meselelerden birisidir. Tes-pit edebildiğimiz kadar bu mesele  sahabe  döneminden itibaren tartışılmıştır (Fahreddin 1910: 4; İbn Teymiyye 52, 72.). Cehennem ve cehennem azabı-nın ebedi olmadığını savunan alimler arasında selef metoduna tabi olan İbn Teymiyye ve  onun  güzide öğrencisi  İbn  Kayyim’in olduğu  söylenmektedir. Onlarla birlikte bu  görüş sahibi  olanlar  arasında çağdaş  bilim adamları Sü-leyman Ateş,2 Yusuf  Kardavi,  Mustafa İslamoğlu sayılabilmektedir. Diyanet İslam Ansiklopedisi için “Azap” maddesini hazırlayan Yusuf Şevki Yavuz’ın da cehennemin ebedi olmadığı yolundaki görüşe daha yakın olduğunu söyle-yebilmekteyiz (Yavuz IV/302-309).Cehennemle birlikte cennetin de yok olacağını söyleyen alimlerinin ilkle-rinden Cehm b. Safvan’dır. Cehm’e göre hâdis olan sonsuz olamaz ve bunun için her yaratılmış olan bir zaman sonra  yok  olacaktır (Şehristânî I/87, 88). 
2  Süleyman Ateş bu konuya dair iki makale yazmıştır. Buna bir cevap olarak Talat Koçyiğit, cennete sadece müminlerin gireceğini ortaya koyan bir makale hazırlamıştır. Bkz.: Süley-man Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”/ İslami Araştırmalar Dergisi, cilt III, sayı 1, 1989; Süleyman Ateş, “Cennet Tekelcisi Mi?”/İslami Araştırmalar Dergisi, cilt IV, sayı 1, 1990; Talat Koçyiğit, “Cennet Müminlerin  Tekelindedir”/İslami Araştırmalar  Dergisi, cilt III, sayı 3, 1989.
Cehennem ile birlikte cennetin de yok olacağı anlamına geleceğinden dolayı, bu tarz görüşler, ilhad olarak değerlendirilmiş ve reddiyeye bile değer sayıl-madığından kaynaklarımızda çok fazla yer almamıştır.Cehennemin  ebedi  olmadığını savunanlardan  birisi olan  Mustafa İsla-moğlu, bu  görüşe,  Kur’an’daki  “huld”  ve  “ebed” kavramlarının  ve sahabe-lerin bu konuda söylediklerini tahlil ettikten sonra vardığını belirtmektedir.3 Ancak yazdığı Kur’an’ın çok kısa tefsiri sayılabilen mealinde ilgili ayetlerde geçen söz konusu kavramları ve bu konudaki görüşünü açık bir şekilde belirt-tiğini tespit edemedik.Kur’an’da karlerin cehennemde  kalacaklarını  ifade  eden kelimelerden biri  “huld”  kelimesidir.  Müfredat’ta “huld”  kelimesinin  “'değişikliğe  uğra-madan bir yerde uzun süre kalmak” anlamına, “ebed” kelimesinin ise “uzun süre” anlamına geldiği belirtilmektedir (el-İsfahâni 2002: 59, 291). Lisanü’l-Arab’da  belirtildiğine  göre  “huld”  kelimesi  içerisinden  çıkılmayacak  ve sonsuz kalacak  yer anlamına  gelmektedir (İbn  Manzûr III/164).  Görüldüğü gibi her iki kelime uzun süre anlamında kullanılabilmektedir. Ancak Mustafa Hocaoğlu’nun da belirttiği  gibi aynı zamanda  “ebed” kelimesi daimilik  an-lamında da kullanılmaktadır (Hocaoğlu 2010: 15-1: 3; el-İsfahânî 2002: 59). “Huld” kelimesi de aynı şekilde sonsuzluk anlamında kullanabilir; bunun ör-neklerinden biri, “Cennetü’l-Huld” (Furkan, 25/15) ayetidir. Görüldüğü gibi bu ayette “huld” kelimesi sonsuzluk manasında kullanılmaktadır. Bu durumda cehennem azabının müddetini ifade eden “huld” kelimesi, uzun bir süreyi ifa-de edebilmekle birlikte, sonsuz anlamında da kullanabilmektedir.İbn  Kayyim,  Hadi’l-Ervah eserinde,  cehennem azabının  sonlu olduğu görüşüne  meyletmektedir  (İbn Kayyim  I/354, ayrıca  bkz.:  el-Magribi  13.). Ancak bununla birlikte İbn Kayyim, “Kaside-i Nuniyye” isimli diğer bir ese-rini klasik din anlayışına göre yazmaktadır ve orada sapık gördüğü fırkaların görüşlerini eleştirmektedir. Ebubekir Sil’in tespit ettiğine göre, İbn Kayyim, bu eserinde Cehm b. Safvan’ın görüşlerini eleştirirken cehennemin son bula-cağı görüşüne değinmeden, sadece cennetin bir zaman son bulacağı görüşünü eleştirmektedir (Ebubekir Sil, İbni Teymiyye'nin Fena-i Nar Görüşü, http://muratyazici.blogspot.com.tr/2008/04/ibni-teymiyyenin-fena-i-nar-gr.html). Dolayısıyla İbn Kayyim’in de cehennem azabının bir zaman son bulacağı gö-rüşünde olduğunu söyleyebilmekteyiz.3  Mustafa İslamoğlu’nun cehennemin ebedi olmadığı sözü için bkz.: http://www.mustafais-lamoglu.com/cennet-ve-cehennemin-ebediyeti_d342.html

İbn Teymiyye’nin cehennem azabının sonlu olduğunu savunduğu bilin-mektedir (İbn Teymiyye 67, 71; ayrıca bkz.: Yavuz IV/305). Ama bununla bir-likte bunun hakkında şüpheler bulunmakta ve bunun etrafında ciddi tartışma-lar oluşmaktadır. Abdülkerîm Sâlih el-Humeyd, el-Kavlu'l-Muhtâr li Beyâni Fenâi'n-Nâr adlı eserinde, İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in cehennemin sonlu olmadığı görüşünde olduklarını belirtmiştir. San’ani ise İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in cehennemin sonlu olduklarını iddia ettiklerini bildirmiş ve onlara reddiye olarak Raf’u’l-Estar isimli bir kitap yazmıştır.4Cehennem ve cehennem azabının sonsuz olacağını söyleyen alimler, yu-karıda da dediğimiz gibi, sayı bakımından çok daha kalabalıktır. Cehennemin ebedi olup azabının da ebedi olduğu konuda özellikle duran çağdaş alimler-den biri de  Osmanlı’nın  son Şeyhülislamlarından  Mustafa  Sabri Efendi’dir. O, Musa  Carullah’a reddiye  mahiyetinde  yazığı  Yeni  İslam  Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyyesi adlı  kitabında cehennem ve cehennem azabının ebedi ol-duğunu savunmuştur.Musa  Carullah’ın  İlahi  rahmetin  genişliği  düşüncesini  kısa  bir  şekilde Mehmet Görmez Yüksek Lisans tezinde ve daha kapsamlı olarak İbrahim Ma-raş, Türk Dünyasında Dini Yenileşme kitabında incelemektedir.Carullah,  İlahi  rahmetinin  herkesi  kapsayacağını  ve  sonuçta  herkesin cennete gireceğini savunmaktadır. O, buna dair akli delillerin yanında nakli, burhan diye isimlendirdiği, sekiz delil göstermektedir. O, bunları Rahmet İla-hiye Burhanları kitabında ele almaktadır. Bu burhanlar sırf nakli delillerden ibarettir. Bu anlayışa kendisini sevk eden mantığı ve İlahi rahmetinin geniş-
4  İbn Teymiyye gibi  bir alimin cennetin son  bulacağını söylemesi bu mezhebe  tabi olanlar için bir sıradışıdır. Bunun  için  yukarıda  da  zikrettiğimiz  gibi  bunun  etrafında  yoğun  tar-tışmalar oluşmaktadır. İbn Teymiyye’nin taraftarları ve zamanımızda selef metoduna  tabi olanlar hararetle İbn Teymiyye’nin böyle sözleri söylemediğini ve hatta söyleyemeyeceği-ni savunmaktadırlar. Buna dair ellerindeki  delilleri  pek kuvvetlidir. Bunların başında İbn Teymiyye’nin yazdığı “er-Reddu Ala Men Kala Bi Fenai’l-Cenneti ve’n-Nar’ gelmektedir. “Mecmu’u’l-Fatava”sında da İbn Teymiyye cehennemin sonsuz olduğunu söylemekte veya buna işaret etmektedir (İbn Teymiyye, “Mecmu’u’l-Fatava”, cüz 8, s. 304; cüz 18, s. 307). İbn Teymiyye’nin aslında bu görüşte olmadığını savunanlar arasında “Keşfü’l-Estar Li İb-tali İddiai Fenai’n-Nar” sahibi Ali el-Harbi de bulunmaktadır. Buna karşılık Ebubekir Sil, İbn Teymiyye’nin cehennemin sonlu olacağına dair açıklamalarını naklederek onun bu gö-rüşte olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Ayrıca Sil, Zahid el-Kevseri’nin de cehennem azabının sonsuz  olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve  İbn Kayyim’e nispet ettiğini  belirt-mektedir. Bu görüşü İbn Teymiyye’ye atfedip reddiye yazanlar arasında mezkûr San’ani ve “el-İ’tibar Bi Bekai’l-Cenneti ve’n-Nar” sahibi Takiyyüddin es-Sübki, “el-Kavlü’l-Muhtar li Beyani Fenai’n-Nar” sahibi Abdülkerim Salih el-Hümeyd bulunmaktadır. (http://murat-yazici.blogspot.com.tr/2008/04/ibni-teymiyyenin-fena-i-nar-gr.html)
liğine dair akli delilleri ise, İnsanların Akide-i İlahiyyeye Bir Nazar eserinde ele almaktadır.Musa  Carullah,  İlahi  rahmetin  genişliği  konusunu  işlerken,  Kur’an’a, sonra sünnete  başvurmaktadır. Tespit edebildiğimiz  kadar, Carullah meşhur mutasavvıarın sözlerine atıfta bulunup onlardan ilham aldıklarını söylese de onların sözlerini  delil  olarak göstermemektedir. Carullah,  karşı  tarafın  baş-ka delillerini kabul etmeyeceklerini bildiğinden Kur’an ve hadislerin dışında başka delilleri kullanmamıştır.Konunun TemellendirilmesiGünahkarların  azap  görmeleri  Allah’ın  bir  vaîdidir  (Bakara,  2/284). Âlimler çoğunlukla Allah’ın vaîdinden dönmesinin muhal olduğu görüşü be-nimsemektedir ki, Kur’an’da buna dair açık ayetler bulunmaktadır (Al-i İm-ran, 3/9). Bununla birlikte, âlimlere göre Allah’ın, lütfu ve keremi gereğince va’dinden dönebileceğine dair görüşler bulunmaktadır. Alimlerin büyük ço-ğunluğu, Allah’ın bu dünyada, va’di gereğince, herkes için nimetler vereceği, ahirette ise  sadece müminler için  merhametli  olacağı  kanaatindedirler  (Ya-vuz: IV/304-307). Rıza Fahreddin’e göre de vaîdden dönmek güzel bir iştir ve asla yalan değildir. Ona göre Kur’an’da vaîd ayetlerinin hep “Allah dilediğini yapar” gibi ibareyle birlikte geçmesi, vaîdden dönmenin mümkün olduğunu göstermektedir (Fahreddin 1910: 11, 12).Günahkâr müminler için cehennem azabının ebedi olmadığı, onların bir müddet azap gördükten sonra cennete gireceği konusunda Ehl-i Sünnet alim-lerinin ittifak ettiklerini söylemek mümkündür (Teftazani, Abdurrahim el-Ma-raşi 75,  157). Ancak  Mu’tezile’ye göre, büyük  günah işleyen  müminler  bir müddet cehennemde azap gördükten sonra oradan çıkacaklar, ama cennete de giremeyeceklerdir. Böylece onlar iki yer arasında olan bir yerde kalacaklardır (Şehristânî I/48). Kârler, genel İslam öğretisine göre, cehennemde ebedi olarak kalacak-lardır (Ali el-Kari 249; es-Sabuni 2011: 82, 83). Buna delil olarak birçok ayet gösterilmektedir: “İnkâr  edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir, onlar orada ebedi kalacaklardır” (Bakara, 2/39), “Al-lah, erkek ve kadın münafıklara ve karlere, içinde ebedi kalacakları Cehen-nem ateşini va’detti. O, onlara yeter. Allah onları lanet etmiştir ve onlar orada sürekli azap  göreceklerdir” (Tevbe, 9/68). Nitekim bu ayetlere göre Allah’a iman etmeyenlerin tek yeri ebedi kalacakları cehennemdir.
İbrahim Maraş’ın tespit ettiğine göre Carullah’tan önce bölgede bu ko-nuyu ilk olarak Şehabeddin Mercânî dile getirmektedir. Mercânî, İbn Arabi’yi destekleyerek, “huld” kavramını ebediyet olarak değil, uzun süre olarak tefsir etmektedir. Dolayısıyla,  Mercânî’nin  de cehennemde  kârlerin  sonsuz  ola-rak değil, uzun bir süre kalacakları görüşe meylettiğini söylemek mümkündür (Maraş 2002: 155). Diğer bir ceditçi alim olan Zıya Kemâlî de İlahi rahmetin geniş olduğuna  inanmaktadır.  Ona göre,  bir  insan, tüm elçileri  ve  kitapları inkâr etse  bile,  ancak  bununla  birlikte Allah’ın birliğini  kabul  etse veya  en azından Allah’ın  varlığına  delil  arasa, ebedi  saadete  kavuşacaktır  (Kemâlî 1910: I/105-109).Bölgedeki bilim adamlarından bu konuyu en geniş bir şekilde ele alan ve bu konuda özellikle duran alim Musa Carullah ve ona bir şekilde destek veren Rıza Fahreddin’dir. “Şura” dergisinin muharriri olan Fahreddin,  o  dönemde Rusya Müslümanlarının üst düzeyde temsilcilerinden birisiydi ve daha sonra tayinle değil, seçimle görevi üstlenen Rusya’nın ilk baş müftüsü olmuştur. O, Carullah’ın yazdıklarını incelerken ne tam olarak onun hasımları olan kelam-cılara  uyar,  ne  de  kelime  kelime Carullah’a  uymaktadır. Ayrıca Fahreddin, Carullah’ın sözlerinin, sadece onun tarafından değil, diğer birçok alim tarafın-dan da söylendiğini dile getirir ve bu nedenle bir kenara atamadığını belirtir. Ona göre Carullah’ın mezhebinin aslı ve delilleri Kur’an’da bulunmaktadır ve dolayısıyla yersiz değildir. (Fahreddin 1910: 3, 4). Fahreddin, Carullah’ın safında yer almakla birlikte her iki tarafın da delil-lerini inceleyerek eleştiriye tabi tutmaktadır. O, cehennemle birlikte ehlinin de sonsuz olacağını söyleyenlerin delillerini eleştirerek onları bazen yersiz bul-maktadır. Mesela Fahreddin, cehennem ve ehlinin sonsuz olacağını savunan görüşün icma ile sabit olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır. Fakat onun tespiti-ne göre sahabe veya tabiin bunun hakkında bir söz söylememektedir.5 Bunun aksine sahabe ve tabiinlerin bir kısmı, cehennemin ve ehlinin bir zaman son bulacağını söylemektedirler (Fahreddin 1910: 8, 9)Fahreddin’e göre Allah’ın rahmeti her şeyden üstündür. O, Kur’an’dan, ancak cehennem  devam  ettiği sürece  azap görenlerin  çıkamayacağını anla-maktadır. Ancak ona göre cehennemin ebedi olup olmadığı tartışılabilmekte-dir. Zira ayetler, cehennemin değil, cehennem ehlinin orada ebedi kalacakla-rını bildirmektedir. Bunun için ona göre, bu ayetlere dayanarak cehennemin sonsuz olduğunu söylemek uygun değildir (Fahreddin 1910: 8, 9).
5  Benzer ifadeleri İbn Teymiyye’de görmek mümkündür. Bkz.: İbn Teymiyye: 67, 71.
Carullah’ın itiraf ettiğine göre, o, İlahi rahmetin herkesi kapsayacağı ko-nusunda kirlerini  mutasavvıf  olan Celaleddin  Rumi’nin “Mesnevi”sinden, Kuşeyri’nin “Risale”sinden  ve İbnü’l-Arabi’nin “Futuhat-ı  Mekkiye”sinden almaktadır (Carullah 1911: 16). Carullah, İlahi rahmetin umumiliği görüşünü, aynı zamanda, Ebu Yezid Bistami, Cüneyd Bağdadi, Zunnun Mısri, Sehl bin Abdullah Tusteri gibi büyük tasavvuf ehlinden aldığını da dile getirmektedir (Carullah 1911: 8, 18).Carullah’ın Konuya Yaklaşımı: Naklî ve Aklî Delillendirme  YöntemiCeditçilik hareketinin en parlak temsilcilerinden olan Musa Carullah, aklı, mutlak olarak İlahi bir hüccet olarak kabul etmektedir. Akıl, ona göre, hiçbir şeyle mahdut değildir (Carullah 1912: 42). O, naklin yanında aklın da din ko-nusunda bir hüccet olduğuna inanır. Nitekim, Carullah’ın da kendisini mensup addettiği mezhebin kurucusu Ebu Mansur Mâturîdî, aklı ve nakli, kendisiyle dinin öğrenileceği iki temel olarak kabul etmektedir (Mâturîdî 2015: 40).Carullah, kendisini bu görüşe teşvik ettiğinin mantığını şöyle anlatmak-tadır: İnsanın dünya hayatı çok kısa olup ebediliğin karşılığında hiç sayılabil-mektedir; bu, çok kısa bir hayatı içinde saadeti görmeyen insanın ebedi ola-rak cehennemde kalması,  Rahman ve Rahim olan Allah’a yakışmamaktadır. Carullah’ın dediğine göre, kıyamet günü insanlar bunun uzunluğunu anladık-tan sonra, dünya hayatının kısalığını sadece on güne veya hatta bir güne ben-zetirler (Taha, 20/103, 104).  Nispi olarak neredeyse hiç sayılabilecek dünya hayatında yapılan günahlar sebebiyle sonsuz olarak azap görmek, Carullah’a göre, Gafur olan Allah’ın mağretini yok saymak olmaktadır. Ancak böyle ol-saydı, Allah’ın Gazab sıfatı Rahman sıfatına galip gelecekti ve o zaman Allah kendisini Erhamu’r-Râhimîn diye nitelemezdi ve böylece Allah’ın intikamı ve gazabı mağretine galip gelecekti (Carullah 1911: 12, 24-26). Carullah’a reddiye  yazan Mustafa Sabri  de  sonsuz  azabı  aklı ile idrak edemediğini, ancak bununla birlikte onun ve tüm insanların idrak edemedik-leri, bu şeyin muhal olduğunu göstermediğini söylemektedir. Onun tespitine göre, cehennemde sonsuz azap görmek akla zor gelse de buna dair açık nas-ların bulunduğuna göre, bu hükmü kabul etmek gerekmektedir (Sabri 1988: 16, 19).Carullah’a göre, ahirette ceza vermenin bir faydası yoktur. Bunun aksine o, dünyada cezalandırmanın menfaatlerinin var olduğunu söylemektedir. Bun-ların örneklerinden birisi, toplumu düzelten ve emniyet içinde tutan huduttur. Ahirette  intikam  ise, Rahîm  ve  Hâkim  olan  Allah’a  ve  insanlara bir  fayda
verecek değildir. Ayrıca Carullah, ahiretteki azabın günahlardan temizlenmek için olduğu  iddiasını  da eleştirerek  bunun makul  olmadığını  söylemektedir. Zira ona göre günahlardan temizlenmek için mağret yeterlidir ve başka bir şeye ihtiyaç yoktur (Carullah 1911: 14).Carullah, cezanın  mutlaka gerçekleşeceğini  bildiren ayetlerin  farklı  bir şekilde  anlamanın  mümkün  olduğunu  söylemektedir.  Ona  göre  bu  ayetler mağret veya rahmet ayetleriyle tevil veya teyit edilebilmektedir, ya da vaîd ayetleri haber değil inşa olarak anlaşılabilmektedir, ya da vaîd ayetleri, “Dile-diğini azap eder, dilediğini ise affeder” (Maide, 5/40) ayetiyle, yani Allah’ın meşiyetiyle  mukayyet  kılınabilmektedir, ya  da “Allah’ın  rahmetinden  ümit kesmeyin, muhakkak ki  Allah  bütün günahları  affeder”  (Zümer, 39/53) gibi muhkem ve manası umumi ayetlerle açıkça taarruz ettiğinden, mağret ayet-leri  mezkûr  vaîd ayetlerine  tercih  edilebilmektedir  (Carullah  1911:  33-34). Nitekim ona göre, bir taraftan ahirette azabının gerçekleşeceği kesin değildir ve günahların affolunup herkesin azap görmeden cennete girme ihtimali bu-lunmaktadır; diğer taraftan, ahirette azabın gerçekleşmesi de bu azabın sonsuz olduğunu göstermemektedir.Carullah, Allah’ın rahmetinin  çok geniş olduğunu  ve sonuçta herkesin cennete gireceğini, nakli delillere dayanarak temellendirmeye çalışmaktadır. Burhan olarak isimlendirdiği bu deliller sekizdir.Birinci burhan olarak,  Musa Carullah şu ayeti göstermektedirler: “Rah-metim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize  inananlara  yazacağım” (A’raf, 7/156). Carullah’a göre bu ayeti yorumlarken kelamcılar aşağıdaki hataları yapmaktadır:•  Genel hükme muvafık olan  bir  hükümle umumu tahsis  etmek  mese-lesi. Carullah’ın tespitince, mantık ve usul kitaplarına göre bir hükmü başka bir hükümle tahsis edebilmek için aralarında uyumsuzluk olma-lıdır. Hassın ve  âmmın hükümleri birbirine  muvafık ise,  tahsis yap-mak mümkün değildir. Nitekim, ayette geçen “Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır” ve “Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara yazacağım” cümlelerinin  hükümleri  birbirine  uyumludur  ve  dolayısıyla  burada tahsisten bahsetmek mümkün değildir (Carullah 1911: 46). Carullah’a göre burada başka bir tahsisten bahsedilmektedir. Ona göre ayetin baş kısmı Allah’ın rahmetinin, kârler dahil bütün varlıkları kapsayacağını bildirmekte, ayetin  son  kısmı ise,  İlahi  rahmetin  müminleri mutlaka kapsayacağını ifade etmektedir (Carullah 1911: 47).•  “Mukayyetlere  rahmet  etmek”  ve  “rahmeti  takyit  etmek”  meselesi. Mezkûr ayet, Carullah’a göre, Allah’ın rahmetinin mutlaka müminler
için olacağını ifade etmektedir; bununla birlikte bu ayette rahmet için herhangi  bir  sınırlama  koyulmamaktadır.  Dolayısıyla  muttaki,  zekât veren müminlere Allah vacip olarak rahmet eder. Ayrıca, “Rahmetim ise her şeyi kapsayacaktır” muhkem ayette tahsis söz konusu olmadı-ğına göre, bu ayetten Carullah, Allah’ın, müminlerden başkalarına da rahmet edebileceğini anlamaktadır.Carullah, Allah’ın  rahmetinin bu  dünyada, varlık,  ayet,  akıl,  taat, nü-büvvet,  ihtida  gibi  nimetlerden  ibaret  olduğunu  söyleyerek  bu  nimetlerin, dünyada herkese verildiği gibi ahirette de herkese verileceğine inanmaktadır. Dolayısıyla  “Dilediğim  kimseyi azabıma  uğratırım”  (A’raf,  7/156)  ayetinin gereğince, bazı insanlar, affedilmemiş günahları  sayesinde bir  müddet  azap gördükten sonra, “Rahmetim ise her şeyi kapsayacaktır” (A’raf, 7/156) ayeti-nin gereğince, ebedi olarak İlahi rahmet içinde kalacaklardır. “Onu, sakınan-lara, zekâtı verenlere ve  ayetlerimize  inananlara yazacağım” (A’raf, 7/156) cümlesi ise, ona göre, amel mukabilinde fazl ve ihsan yoluyla Allah’ın hususi rahmetinin sadece müminlere has olacağına delalet etmektedir. O hususi rah-met ise En’am süresinde şöyle tanıtılmaktadır: “Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selam size. Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yaz-dı. Gerçek şu  ki: Sizden kim,  bilmeyerek  bir  kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirge-yendir” (En’am, 6/54).Nitekim yukarıda zikredilen iki ayetten Carullah şu iki tür İlahi rahme-tin olduğunu anlatmaktadır: biri ameller sayesinde müminler için vuku bulan hususi rahmet – Carullah buna ecir de demektedir; diğeri ise, Allah’ın en mer-hametli olması sayesinde dünya ve ahirette istisnasız bütün insanlar için vuku bulan umumi rahmettir. Carullah’a göre umumi rahmete layık olan ve layık olmayan herkes nail olmaktadır, hususi rahmete ise, sadece kendi amelleriyle layık olanlar nail olabilecektir (Carullah 1911: 48, 49). Carullah’a göre Allah, kendisinin sınırsız rahmetini izhar ve devamlı kıl-mak için, onu bütün insanlara sınırsız ve sonsuz olarak sunmaktadır. Bunun-la birlikte insanları yalnız bırakmamak, onları bozuk işlerden men etmek ve doğru  yola  koymak için  hususi  rahmetini  sadece iyi  amel  yapanlara  tahsis etmektedir (Carullah 1911: 49, 50).Allah’ın  rahmeti,  muhakkak  çok  geniş olmakla  birlikte,  kanaatimizce, daha çok müminlere mahsustur. Carullah’ı eleştiren Sabri de bu görüşe sahip-tir. O, “Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir rahmet sahibidir. Bu-nunla beraber O'nun azabı, suçlu toplumdan geri çevrilmez” (En’am, 6/147)
ayetine dayanarak, kârlerin Allah’ın rahmetinden mahrum kalacaklarını söy-lemiştir (Sabri 1988: 51, 52).Carullah’a göre Kur’an’da azap ayetleri çoğunlukla Allah’ın meşiyetine bağlanmıştır. Carullah şu ayetleri dile getirmektedir: a. A’raf suresinde Allah, rahmetinin  her şeyden  daha  kapsamlı olduğu-nu söylemektedir  (Araf,  7/156; Mü’nin,  40/7). Carullah’a  göre, Allah  azap etmeyi  kendi  meşiyetine  bağladıysa,  aynı zamanda  bu azabın  ebediyeti  de O’nun meşiyetine bağlıdır (Carullah 1911: 42). Bu ayette dikkat çeken husus, azabın meşiyete bağlanmasından hemen sonra, Allah’ın rahmetinin daha ge-niş olduğunun zikredilmesidir. Carullah’ın ifadesiyle Allah, bu ayette, azabın “hulud”undan değil, kendi rahmetinin “hulud”undan bahsetmektedir (Carul-lah 1911: 45).b. En’am suresinde Allah aksini dilemedikçe, karlerin yerinin cehennem olduğu bildirilmektedir (En’am, 6/128).c. Hud suresinde (Hud, 11/106, 107) hem istisna yapılmakta hem de ce-hennemde kârlerin kalmaları gök ve yerin var olmasıyla sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte İbrahim suresinde (İbrahim, 14/48) gök ve yerin varlığı son bulacağı belirtilmektedir. Carullah’a göre bu ayetlerde kârlerin cehennemde kalmaları  sınırlandırılmış  ise, bunu  ifade  eden “hulud”un  da  sınırlı bir  şey olarak anlaşılması gerekmektedir (Carullah 1911: 42, 43).Musa Carullah’a göre yukarıda zikredilen ayetler, en azından, cehennem azabının sonsuz olmadığını göstermektedir. Carullah, kendi görüşünü destek-leyen daha iki ayeti dile getirmektedir. Ona  göre bu iki ayet ilzami bir delil mahiyetindedir: “Kim Allah'a ve Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisa, 4/14); “Kim bir mümini  kasten  öldürürse cezası, içinde ebediyen  kalacağı  cehennemdir.  Allah  ona gazap  etmiş, onu  lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır” (Nisa, 4/93) (Carullah 1911: 43, 44).Nitekim Carullah’a göre cehennem azabı ve bu azabın “hulud”u Allah’ın meşiyetiyle kayıtlanmıştır. Kur’an’da, cehennemde kalmak, “huld” kavramıy-la belirtilmekte;  bu  “hulud” ise  ya istisna  yapılmakta, ya  da sonlu  bir şeye bağlanmaktadır. Bunun için, ona  göre,  rlerin cehennemde sonsuz olarak kalmalarını  kesin  bir şekilde  söylemek mümkün  değildir. Ayrıca  Carullah, hiçbir ayette insanın, Allah’ın rahmetinden istisna edilmediğini söylemektedir (Carullah 1911: 50).İkinci  burhan  olarak  Carullah,  “Rahman  Arş’a  istiva  etmiştir”  (Taha, 20/5) ayetini göstermektedir. Arşın mahiyeti bilinmemekle birlikte, onun sonsuzluğu malumdur. Carullah’a göre, Rahman’ın, kendi rahmetiyle, en büyük ve sonu olmayan Arş’ı kapsaması, O’nun rahmetinin her şeyden daha büyük olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla o, sadece dünya ile sınırlı olmayıp ahi-rette de herkes için kapsayıcı ve devamlı olacaktır. Bununla birlikte mezkûr ayette tevile yer yoktur. Carullah, başka alimlerinin aksine, bu ayeti müteşabih değil, muhkem olarak görmektedir (Carullah 1911: 50, 51).Carullah’a göre, Allah Arş’a istiva etmiş ve Rahman Arş’a istiva etmiş cümleleri arasında fark bulunmaktadır. Ona göre bu, açık bir şekilde Allah’ın bütün alemi kendi rahmetiyle kuşattığına bir delilidir (Carullah 1911: 53).Carullah’ın bu iddiasını Mustafa Sabri eleştirmektedir. Ona göre, Carul-lah, hata  yaparak  mastar ile  sıfatı karıştırmaktadır. Mastar, bazen ism-i  fail veya sıfat-ı müşebbehe manasında kullanılabilmektedir, ancak bu ayet bunun bir örneği değildir. Sabri’nin kanaatine göre mezkûr ayette Rahman sözü, sı-fat-ı müşebbehe şeklinde olmakla birlikte, sıfat manasını içermeyen bir isim-dir. Onun tespitine  göre  “De ki, ister Allah diye  çağırın,  ister  Rahman diye çağırın...” (İsra, 17/110) ayetinde Rahman sözü sırf isim olarak kullanılmak-tadır. “Rahman Kur’an’ı öğretmiştir” (Rahman, 55/1, 2) ayetinde de Rahman sözü hiçbir  şeklinde  sıfat  olamaz.  Bu şekilde  Rahman sözünün  kullanılma-sına dair daha birçok ayet bulunmaktadır. İşte  bunun için, Mustafa Sabri’ye göre “Rahman Arş’a istiva etmiş” ile “Allah Arş’a istiva etmiş” arasında fark yoktur (Sabri 1988: 55-57).6 Gerçekten de “Sonra Arş’a istiva etmiş” (A’raf, 7/54; Yunus, 10/3; Ra’d, 13/2) mealindeki ayetlerde zamir, Allah’a gitmekle, Allah ve  Rahman  sözleri  arasında fark yok  olmaktadır. Ancak  kanaatimize göre Allah ve Rahman sözleri arasında fark bulunmaktadır ve bizce bir ayette Allah yerine Rahman sözü zikredilerek, Allah’ın merhametine işaret edilmesi pek doğaldır. Biz, “O gün hak hükümranlık Rahman’ındır” (Furkan, 25/26) ayetine da-yanarak, Carullah’ın da iddia ettiği gibi, Rahman isminin sadece bu dünya ile sınırlı olmadığını söyleyebilmekteyiz. Ancak,  Sabri’nin  de  işaret ettiği gibi, yukarıda zikredilen ayetin devamında “...ve karlere zorlu bir gün olacaktır” denilmektedir; dolayısıyla Allah’ın Rahman olması azabın gerçekleşeceğine mâni değildir (Sabri 1988: 57, 58). Allah’ın rahmetinin umumiyetine üçüncü burhan olarak, Carullah şu aye-ti zikretmektedir: “De ki: “Ey kendi neslerine israf eden kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları affeder. Çünkü 
6  Taberi’de bu ayetin tefsirinde, Allah ve Rahman sözlerinin aynı anlamda kullanıldığını be-lirtmektedir (Taberi, 2000: XVII/580).
O, Gafur ve Rahim’dir” (Zümer, 39/53). Ayrıca Carullah, bu ayette zikredi-len “kullarım” ifadesinin, sadece müminlere yönelik olduğu itirazlarına kar-şı, “Göklerde ve yerlerde bulunan hiç kimse yoktur ki Rahman’ın yanına kul olarak  çıkmasın”  (Meryem, 19/93)  ayeti delil  göstererek, bütün  insanların Allah’ın “Ya ibadi” – “Ey, kullarım” hitabının muhatapları  olduğunu  söyle-mektedir (Carullah 1911: 53). Kur’an’da “abd kelimesi birkaç manada kullanılmaktadır. Râgıp el-İs-fahânî; “abd” kavramının Kur’an’da üç anlamda kullanıldığını belirtmektedir. Bunlardan birisi, yaratılması bakımından abd, yani kuldur (el-İsfahânî 2002: 542); ayette zikredilen kul tabiri kanaatimizce yaratılma bakımından herkesin kul olduğunu ifade etmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki Kur’an’da, “ibadi”, yani “kullarım” hitabı çoğu zaman yalnız iman edenlere yöneliktir.7 Taberi’nin tefsirinde de belirtildiği gibi, yukarıda zikredilen “Ey kendi nes-lerine israf eden kullarım” ayeti, iman edenler hakkında inmektedir (Taberi 2000: XX/224). Nitekim Kur’an’daki “benim kullarım” ifadesini hem sadece müminlere has olarak, hem de bütün insanları şamil olarak anlayabilmekteyiz. Bunun için Carullah’ın yorumu da dikkate alınması gereken bir yorumdur.İkinci olarak, Carullah’a göre Allah, israftan bahsederek, hiç kimseyi is-tisna etmemektedir. O “Bütün günahları affeder” ifadesini, sıyga bakımından istisnayı kabul etmeyen bir müfesser ve neshi kabul etmeyen bir muhkem ola-rak görmektedir. Ona göre bu ayet açık bir şekilde, Allah’ın, kebair ve küfür dahil bütün günahların affedebileceğine bir delildir. Hatta o, bu ayetin, önce-likle küfürden bahsettiğini söylemektedir. Ayrıca Carullah, aslında bu ayetin, karlerin cehenneme gireceklerini beyan eden ve bu konuda en büyük delil olan “Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşanları affetmez. Bunun dışında olanı dilediği kimseler için bağışlar” (Nisa, 4/48) ayeti  ile  çelişmediğini  vurgula-maktadır. Ona göre bu ayet sadece cezanın vaki olacağına delil olmaktadır; bu cezanın sonsuzluğuna delalet  etmemektedir. Zira  bir günah ki,  şirk koşmak büyük bir günahtır (Nisa, 4/48; Lokman, 31/13), ona göre ya karşılıksız affe-dilir, ya da bunun mukabilinde ceza verilir ve sonunda günah silinir. Küfür ve şirk için de bir ceza vardır. Ancak ona göre bu ceza sonsuz değildir. İşte “Allah bütün günahları affeder” ayeti bunu göstermektedir. Bütün günahların affedi-leceğini bildiren va’d ayeti ve şirkin affedilmeyeceğini bildiren vaîd ayeti arasında taarruzu gören kelamcılar ona göre hata yapmaktadırlar.
7  Hicr süresinde kulun, şeytan ardından gitmeyen kimse  olduğu söylenmektedir. TaHa sü-resinde belirtildiğine göre Allah, Hz. Musa’ya şöyle demiştir: “Kullarımla geceleyin yürü de onlara  denizde  kuru  bir yol  aç; artık  ravun  tarafından yetişilmekten  korkmazsın ve boğulmaktan endişe  de etmezsin”. Ancak Ankebût süresinde Allah, “Ey  iman  eden kulla-rım” (Ankebut, 29/56) diye hitap etmektedir. Buradan, iman etmeyen kulların da olduğunu anlamak mümkündür.
 Ancak taarruz olsa bile, Allah’ın keremine, merhametine ve hikmetine daha uygun olan va’d ayetini öne getirmek gerekmektedir (Carullah 1911: 54, 55).Dördüncü burhan olarak Carullah, Buhari’de geçen hadisi zikretmektedir. Bu hadise göre Hz. Peygamber şöyle sormaktadır: “Bir kadın, çocuğunu ateşe atar mı?”. Bunun üzerine sahabeler demişlerdir: “Hayır, Allah’a yemin olsun ki, bu kadın ateşe çocuğunu atmamaya gücü yetiyor bir halde iken, onu ateşe atmaz!”. O  zaman  Hz. Peygamber  şöyle  demektedir: “Allah'a  yemin  olsun ki, Allah Teala’nın mümin  kullarına  olan  merhameti,  bu kadının  çocuğuna olan merhametinden daha büyüktür”  (Buhari,  Sahih, 5999). Carullah’a göre bu hadis Allah’ın rahmetinin çok geniş olduğunu açık bir şekilde göstermek-tedir. Hatta o, bu hadisin, şerh ve izahlara ihtiyacı olmadığını söylemektedir (Carullah, 1911: 57, 58). Kanaatimize göre  bu hadis, Allah’ın rahmetinin  muhakkak her şeyden daha büyük olduğunu göstermektedir. Ancak bununla  birlikte  bu  hadisin  is-tidlali tartışabilir. Allah’ın bazı insanları ateşe atacağı ayetini göz önünde bu-lundurarak, mezkûr  hadisi genel anlamda  ele  almanın daha  isabetli olduğu kanaatindeyiz. Bize göre insanları tevbe  etmeye ve ümit kesmemeye teşvik edici olarak gelen bu  hadis  genel olarak Allah’ın  çok merhametli olduğunu söylemektedir.Beşinci burhan olarak, Carullah şu hadisi zikretmektedir: “Kıyamet günü Allah: “Melekler, nebiler  ve  müminler şefaat etmiştir. Bir  zerre  kadar hayrı olan ateşte  kalmaz. Bakı  olan sadece  merhametlilerin en  merhametlisidir”” (Müslim,  Sahih,  I/167,  No.:  183).  Carullah,  bu  hadiste  merhametlilerin  en merhametlisi cümlesinin anlamı nedir diye bir soruyu sormaktadır. Ona göre meleklerin ve insanların merhameti, Allah’ın merhametine kıyasen, çok kü-çüktür. Halbuki sadece  meleklerin ve insanların  bu şefaatiyle, kalbinde  bir zerre kadar iyilik bulunan insanlar kurtulacaklardır. Müminler, meleklerin ve insanların şefaatiyle kurtulacağına göre, cehennemde sadece karler kalacak-lardır. Dolayısıyla ona göre bu hadiste zikredilen “merhametlilerin en merha-metlisi” cümlesi karleri ilgilendirmektedir (Carullah 1911: 58, 59).Kanaatimize göre yine de bu hadis kesin olarak Carullah’ın anladığı gibi anlaşılmamalıdır. Carullah’ın düşündüğünün aksine “merhametlilerin en mer-hametlisi” cümlesi, Allah’ı övme maksadıyla da gelebilmektedir. Bunun için kesin olarak karleri ilgilendirip onları kastettiğini söylemek doğru değildir. Müslim’i  şerh  eden Nevevi  de  bu  Carullah’ın  dikkat  çektiği  hususlara  yer vermemektedir (Nevevi 1972: III/31, 65).
Altıncı burhan  olarak Carullah, “Neredeyse  yukarılarından  gökler çat-layacak! Melekler de Rablerini  hamd  ile  tesbih ediyorlar ve  yerdekiler için mağret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok affeden, çok merhametlidir” (Şura, 42/5) ayeti göstermektedir. Ayette meleklerin  insanlar  için istiğfarda bulun-duklarından  bahsedilmektedir. Ayetin sıygasından  anlaşıldığı üzere,  burada mümin-kâr  ayırımı  yapılmamakta  ve  dolayısıyla  meleklerin  her  bir insan için istiğfar ettikleri anlaşılmaktadır. Ayetin sonunda geçen “İyi bilin ki Allah çok affeden,  çok  merhametlidir” cümlesi,  Carullah’a göre,  istiğfarın  elbette kabul edileceğini göstermektedir. Ona  göre eğer istiğfar makbul olmasaydı, o zaman  ayet rahmet  ve mağret  sözleriyle değil,  mesela “Allah  dilediğini yapar” sözleriyle tamamlanacaktı (Carullah 1911: 59).Carullah’ın tespitine göre kelamcılar, bu ayeti yanlış bir şekilde anlamış-lardır. Onlar, bu ayetin, sadece müminlere has olduğunu göstermek için, “Arş’ı yüklenen ve  bir de  onun çevresinde bulunanlar  (melekler),  Rablerini  hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler” (Mümin, 40/7) ayetine  başvurmaktadırlar. Carullah’ın tespitince kelamcılar, bu ayette geçen “müminlerin de bağışlanmasını isterler” ifadesiyle, yukarıda geçen ayetin manasını tahsis etmektedirler. Dolayısıyla, onlara göre, melekler her insan için değil, sadece iman edenler için istiğfar etmektedir.Carullah, kelamcıların yaptıkları bu tahsisin geçersiz olduğunu söylemek-tedir. Yukarıda da zikredildiği gibi, tahsisin  gerçekleşmesi  için, iki hükmün birbirine muvafık olmaması gerekmektedir. Burada ise her iki ayetin de hük-mü birbirine muvafıktır. Yani meleklerin müminler için istiğfarda bulunması, aynı zamanda bütün  insanlar için  de  istiğfarda bulunmasına  aykırı  değildir. İşte bunun  için  Carullah, kelamcıların  bu tahsislerini  gaetten  kaynaklanan batıl bir şey olarak görmektedir (Carullah 1911: 60).Carullah’ı eleştiren Sabri’nin tespitine göre ayet umumiyete delil teşkil etmemektedir. Ona göre ayette geçen “men” har, mevsuf veya mevsul ko-numundadır. Bunun için ayet umumi mana taşımamaktadır. Dolayısıyla ayete göre melekler de bütün varlıklar için değil, belli varlıklar için istiğfar etmekte-dirler (Sabri 1988: 50). Gerçekten de fıkıh usulü kurallarına göre “men” har şart veya istifham olduğu halde umumiyeti, mevsul veya mevsuf olduğu halde hususiyeti ifade etmektedir (Molla Hosrev 2011: 147). Mezkûr ayette geçen “men”  harnin  ne anlama  geldiği  konusu  tartışmaya açık  bir  konu  olmak-la birlikte, kanaatimize göre bunun umumiyeti değil, hususiyeti ifade etmesi daha uygun görülmektedir. Her ne kadar Sabri,  Carullah’ın  sözüne  karşı  bu ayette meleklerin  sadece  müminler için  istiğfarda bulunmalarını  söylese de durum tam olarak böyle değildir. Bunu delillendirmek için Sabri, “Müminle-re mağret diliyorlar” (Mümin, 40/7) ayete dayanır. Ancak “Yerdekiler için mağret diliyorlar”  ayetinde,  meleklerin,  bütün varlıklar için  değil, sadece iman  edenler  için mağret  dilemeleri görüşü  destekleyen  başka deliller  de bulunmaktadır. Bu deliller açık bir şekilde yukarıdaki ayeti tahsis veya nesh etmeseler de  en azından  bu tarafın  daha  güçlü  olduğunu göstermektedirler. Nitekim Tevbe suresinde Peygamber ve müminlerin, müşrikler için mağret dilemelerinin mümkün olmadığı belirtilmektedir.8 Bu ayet, kârlerin, en azın-dan Peygamber ve müminlerin istiğfarından mahrum kaldıklarını göstermek-tedir. Peygambere ve müminlere müşrikler için istiğfarın yasak olduğu halde meleklerin böyle bir istiğfarda bulunmaları kanaatimizce pek mümkün görül-memektedir. Mustafa Sabri’nin de dile getirdiği “Kâr olup bu halde ölenler Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti altındadır. Onlar ebedi olarak bu lanet altındadır. Onlardan azap haf edilmez ve onlara mühlet verilmez” (Bakara, 2/161, 162) ayetler, müşriklerin, melekler tarafından lanet edildik-lerini göstermektedir. Dolayısıyla burada  melekler  tarafından bir negatif il sadır olmaktadır. İstiğfar ise bunun tersine bir pozitif ildir. Bunların bir arada bulunması yine mümkün görülmemektedir (Sabri 1988: 77, 78).Her iki tarafın da delillerini dile getirdikten sonra, netice olarak melekle-rin sadece iman edenler için istiğfar ettikleri kanaatine varabilmekteyiz. Me-leklerin ancak Allah’ın emriyle hareket ettiklerini göz önünde bulundurarak onların, müşrikler için istiğfar yapmaları meselesini direkt Allah’a yöneltmek gerekmektedir. Meleklerin, yeryüzündeki bütün insanlar için istiğfar ettikleri sözünü, bu dünyada yapılan istiğfara hamletmek bizce mümkündür.Yedinci burhan, “Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin kul-larındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin” dedi” (Maide, 5/118) ayetidir. Bu ayette Hz. Musa’nın Allah’a söylediği sözler nak-ledilmektedir. Carullah, bu  ayetten, kesin  olarak  bütün  günahların dünyada affedebileceğini anlamaktadır. Yoksa, küfrün veya şirkin affedilemeyeceğini bilen Peygamber, böyle sözler söyleyemezdi ve bunlar Kur’an’da geçmezdi (Carullah 1911: 62, 63). Mustafa Sabri ise, Carullah’ın bu iddiasına karşı çıkarak, Hz. Musa’nın müşrikler hakkında mağret duasını yapamayacağını söylemektedir. Nitekim Kur’an’da, Hz. Peygamber’e müşrikler hakkında dua etmenin yasağı geçmek-tedir (Tevbe, 9/113). Ayrıca Sabri, bu ayetin şart sıygasıyla geldiğine dikkat çekmektedir. Onun belirttiğine göre, şart sıygası, bir şeyin sıdkına veya vukuuna delalet etmemektedir. 
8  “Cehennem ehli belli  olduktan  sonra,  yakınları  da olsalar  ne  Peygamber’e, ne de iman edenlere müşrikler için istiğfar etmek yoktur” (Tevbe, 9/113)
Dolayısıyla, bu ayet de kârlerin affedileceğine delil olamaz. Ayrıca Sabri, birçok ayette Allah’ın bütün günahları affedebile-ceğini dile getirilmesine dikkat çekmektedir. Onun Carullah ile tartışma nok-tası, bu affetmenin gerçekleşeceğidir, yoksa teoride olabileceği değildir (Sabri 1988: 82, 83). Gerçekten de yukarıda da zikrettiğimiz gibi Allah, kendi me-şiyetinde ne olduğunu ve ne yapacağını şu ayette belirtmektedir “Dileseydik, her nefse hidayetini verirdik, fakat benden şu söz hak oldu: “Muhakkak ki Ben cehennemi cinler  ve insanlarla dolduracağım”” (Secde, 32/13). Ancak şunu da belirtmek  gerekir, bu ayet Allah’ın  meşiyetini  ve  dolayısıyla  yapacağını ortaya koymakla birlikte, cehennem azabının ebedi olduğuna veya günahların hiç affedilemeyeceğine delalet etmemektedir.Yanlış tevil ve tahrierden  dolayı kelamcıları  çokça  eleştiren Carullah, Mu’tezile’den Mahmud Zemahşeri’nin şu sözlerini  nakletmektedir:  “Aklen, her günahkarı affetmek hasenattır. Günahkarın günahı çok büyükse, o zaman affetmek daha  üstün  bir  hasenattır”. Carullah’a göre Zemahşeri bu sözlerini kendi mezhebinin hilafına söylemektedir; zira bu sözler şirkin de affedilebile-ceği anlamı gerektirmektedir (Carullah 1911: 63). Ancak Zemahşeri’nin söz-lerinden şirkin de affedilebileceğini anlamak mümkünse de kanaatimize göre bu anlam zorunlu olarak çıkmamaktadır. Bundan ziyade Zemahşeri, “Allah, kendisine şirk koşanları affetmez” ayetinin tefsirinde, şirkin affolunması im-kanından hiç bahsetmemektedir (Zemahşeri 1986: I/ 210). Ayrıca o, “Allah’ın rahmetinden  ümit  kesmeyin,  Allah  bütün  günahları  affedecektir”  (Zümer, 39/53) ayeti tefsir ederken affetmeyi tevbeye bağlamaktadır (Zemahşeri 1986: II/302). Tevbe ise sadece bu dünyada geçerli olan bir ildir.Yukarıda da zikredildiği gibi, Carullah’a göre müşrik ve kâr, eğer tevbe etmemişse, o zaman cehenneme sokulacaktır ve belli müddet orada temizlen-dikten sonra yine cennete kavuşacaktır. Bunun için Carullah, her insanın so-nuçta cennete gireceğini söylemektedir. Yoksa yukarıda da zikredildiği üzere Carullah, Allah’ın, şirk gibi günahı affetmeyeceğini beyan etmektedir.Sekizinci burhan, “Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, ki bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nez-dindedir. Şurası muhakkak ki kârler kurtulamazlar. De ki: “Rabbim, bağışla ve  merhamet  et! Sen  merhametlilerin  en  iyisisin” (Müminün,  23/117, 118) ayetleridir. Burada ilk olarak Carullah’ın  dikkat çektiği nokta, burhanı, yani delili yok iken şirk yapmak ifadesidir. Nitekim böyle bir şirke düşen insanın hesabı Allah’a aittir. Ayrıca ona göre bu ayet, bir kişiyi tekr ederek, cehen-nemlik olduğunu söylemeyi imkânsız kılmaktadır. Zira ayetin belirttiğine göre en büyük günah olan şirke düşenin bile hesabı ancak Allah’a aittir.
Carullah’ın tespitine göre her bir dinin ehli, kendi dininin esaslarına ve kendi akıllarına göre Allah hakkında akideyi bina etmektedirler. Bir deyişle, her dinin kendi kelam ilmi ve bu ilmin delilleri ve delillendirme yöntemleri bu-lunmaktadır. Nitekim, her insanın, kendisine, zamanına, aklına göre bir imanı bulunmaktadır ve bu itikat, belirli insanların aklına göre kurulmaktadır. Mezkûr ayette  geçen ifadeye göre,  delilsiz şirke düşenin  hesabı ancak Allah’a aittir. Carullah, ayetin manasıyla ilgili şu soruyu sormaktadır: “Öyley-se delili elinde olduğu halde şirke düşenin durumu ne olacaktır?”. Yukarıda da dediği gibi, tevhit veya şirk olsun, her kişinin itikadı kendi nazarına, kendi de-liline göredir. Dolayısıyla, ona göre, elinde delili olup şirke düşen, “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar” (Bakara, 2/286) ayetinin gereğince affolunacaktır (Carullah 1911: 68, 69).Carullah’ın ayetin manasıyla ilgili  sorduğu  ikinci sorusu şudur: “Hesa-bın manası nedir? Niçin bu hesap ancak Allah’a tahsis edilmiştir?”. Ona göre eğer bu hesap sadece amel defterinde kayıtlı günahları içerseydi, o zaman bu günahların hesabını kıyamet gününde melekler de alabilirdi. İşte bunun için o, bu hesabın günahlardan ve şirkten üstün bir şey ile ilgili olduğunu söyle-mektedir; zira bunlar, insanlara  ve meleklere de malumdur. Allah’a ait olan hesap, diğerlere bilinmez olup sadece O’nun ilminde olan şeyleri içermelidir. Carullah’a göre, kıyamet günü, burhanı elinde olmayıp şirke düşen biri, nazar ederken, kendi akıl gücünü tam olarak kusursuz kullanmış mı, kullanmamış mı hesap edilecektir. Sonuçta, eğer insan kusursuz kendi akıl gücünü kullan-mış ise affolunabilir. Zira o insan Allah tarafından  verilmiş  aklı tam olarak kusursuz kullanmış ama yine de tevhide gelememiş. Bu durumda tevhidi an-lamak insanın akıl gücünün üstünde olmaktadır (Carullah 1911: 69).Carullah’ın eleştiren Sabri’ye göre mezkûr ayet, aslında Carullah’ın aley-hinde bir delil niteliğindedir. Kanaatimize ve Sabri’ni de görüşüne göre, “He-sabı ancak Allah’a aittir” cümlesi büyük bir tehdittir. Bunu bir teselli cümlesi olarak kabul  etmek,  bu tehdidi  ortadan kaldırmaktadır.  Hemen  sonra gelen “Karler kurtulamaz” cümlesi de önceki cümlenin teselli olmadığını göster-mektedir (Sabri 1988: 92).Carullah, rahmetin umumiliğine dair erken dönem şahıslarının görüşleri-ni bildirerek, Taberi’nin tefsirinde geçen bir rivayeti nakletmektedir. Şa’bi’nin rivayetinde şöyle denilmektedir: “İki yurdun en çabuk bina edilecek ve en ça-buk harap olacak yeri cehennemdir” (Taberi 2000: XV/484). Carullah’a göre bu, çok açık bir söz te’vili kabul edecek bir şey değildir. Carullah, müçtehit olan Şa’bi’nin bu sözlerinin, hepsinin sonuçta kurtuluşa ereceği inancının aslında  Kur’an’a  muhalif olmadığını  gösterdiklerini  söylemektedir. Şa’bi’nin derecesi  malumdur;  onun  görüşlerini  Carullah,  kelamcıların  görüşlerinden daha üstün görmektedir. Ayrıca Carullah, Taberi’den İbn Mesud’un şu riva-yetini  nakletmektedir:  “Mutlaka bir  zaman  gelecek  ki cehennemin  kapıları kilitlenecek ve orada hiç kimse kalmayacaktır”  (Taberi 2000: XV/484). Ca-rullah, İbn Mesud gibi son derece güvenilir ve Kur’an alimi olan bir sahabinin görüşünü çok  önemsemektedir ve onun  bu  sözünü,  daha  bir burhan olarak kabul etmektedir (Carullah 1911: 77).Carullah’ın İbn Mesud’un bu sözlerini kesin bir delil olarak kabul etme-sine rağmen, onu eleştiren Sabri, bu iki sözün sübutunu ve istidlalini meşkuk olarak nitelemektedir. Sabri’ye göre Şa’bi’nin sözü, cehennemle birlikte biraz daha uzun zamanda  cennetin  de yok olacağını  bildirmektedir. Hâlbuki  cen-netin  ebedi  olduğunda şüphe  bulunmamaktadır. Bunun  için Sabri,  bu  sözü meşkuk saymakta ve delil olarak kabul etmemektedir. İbn Mesud’un sözüne gelince, Sabri’ye göre bunlar Kur’an’ın açık ayetlerine muhalif olduğundan delil olarak kabul edilemez. Bununla birlikte bu sözün sübutu da ayet ve ha-disler gibi kati derecesinde değildir. Ancak İbn Mesud gerçekten de bunu söy-lemiş ise, o zaman sözü günahkâr Müslümanların durumuna hamledilmelidir. Sabri’nin belirttiğine göre İbn Mesud’un bu sözünün zayıf olduğunu destekle-yen başka bir delil, onun “Cehennem ehline: “Siz burada, yerde küçük taşlar sayısınca kalacaksınız” denilseydi,… ancak onlar için ebedilik vardır” (Tabe-rani X/179-180, 10384) hadisini rivayet etmesidir. (Sabri 1988: 137-140).

SONUÇ
Görüldüğü gibi Allah’ın rahmetinin herkesi kapsayacağına dair tartışma-lar yeni değildir ve her dönemde olduğu gibi çağımızda da devam etmektedir. Bunu savunanlar veya karşı çıkanlar arasında önemli isimler bulunmaktadır.Carullah, herkesin sonuçta cennete gireceği yolundaki yaklaşımın İslam’a yakışan bir inanç olduğunu söylemektedir. Ona göre böyle bir inanç İslam’a, sadece kendilerinin kurtulacağını  iddia eden diğer dinler arasında bir fazilet katacaktır. Carullah’ın dediğine göre böyle bir inanca dair elinde hiçbir delili olmasaydı bile İslam’a sevgisi sayesiyle onu İslami öğretiye kendi içtihadıyla katacaktı (Carullah 1911: 27).Carullah’ın görüşlerinde bir nevi dinlerin müsavatını, denkliğini görebil-mek mümkündür. Onun yaklaşımı bir yandan dini çoğulculuğa yakındır. Her din ehli  sonuçta cenneti kazanacağı,  her  din  ehlinde  ki müşrikler de  kendi dinleri üzeredir, kendi itikadı ve delilleriyle iman edeceği sözlerinden, farklı dinleri neredeyse İslam’a denk gördüğünü tespit edebilmekteyiz. Hâlbuki, bilindiği gibi, Allah katında tek makbul din İslam olduğu bilinmektedir (Al-i İmran, 3/19, 85). Bununla birlikte Kur’an’da iman ve küfür, mümin ve kâr arasında açık ayrım bulunmaktadır (bkz.: Kalem, 68/35, 36; Haşr, 59/20; Ka-run, 109/1-6; ayrıca bkz.: Sabri 1988: 207-211).Cehennemde kârlerin sonsuz olarak kalmaları tartışmaya açık bir konu olup, kanaatimize göre onların azap gördükten sonra cennete girecekleri ko-nusu de ayrı bir meseledir. Zira Kur’an’da bir taraftan kârlerin cennete gir-meleri çok zor  olduğu belirtilmekte, diğer  taraftan,  “Allah’a şirk  koşanlara Allah cenneti haram kılmıştır” (Maide, 5/72) denilmektedir. Dolayısıyla ce-hennem azabının ebediliği ayrı bir konu olup cennete kârlerin girmeleri ayrı bir konudur. Carullah ise bu konuyu fazla işlememiştir. Halbuki kanaatimize göre buna da ağırlık vermesi gerekirdi.Carullah’ın, kelam alimlerine ve onların arkasında Müslüman alimlerinin çoğuna yönelttiği itirazların  bir kısmı  mübalağadan  ibaret olduğunu  düşün-mekteyiz. Carullah, hasımlarını bazen taassupla suçlamaktadır. Mezhep taas-subu vaki olan bir şeydir. Bu taassupta aşırıya gidenler hasımlarını cehenneme yollarlar. Ancak bu nadir görünen bir olaydır. Tabi olanları sayısına göre en büyük olan ve Ehl-i Sünnet olarak nitelenen fırkanın içinde bulunanlar da ken-di aralarında farklı mezheplere ayırılmaktadır. Ancak bunlar birbirini cehen-neme yollamazlar. Dolayısıyla Carullah’ın suçlaması, çoğu zaman da olduğu gibi sadece kısmen doğru olabilmektedir. Nitekim Carullah, cehennem azabının hiç  olmadığını  söylememektedir. Ona göre Allah, bir kısım müminlere  ve bir kısım  müşriklere azap edecek-tir. Ahiret gününde Allah,  ona  göre, iyi amel  yapan  insanı azap tattırmadan cennete  koyacaktır,  azap  etmeyi  hak  edenlerin  bir  kısmını da  affeder, ama affetmediklerini  cehennem  azabına  sokacaktır  ve  sonunda  herkesi  cennete yerleştirecektir. Carullah’a göre sonuçta müşrik de cennete kavuşacaktır, an-cak onun cennete giden yolu daha uzun olarak cehennem üzerinden olacaktır. Dolayısıyla Carullah azabın  vukuuna  değil, azabın  sonsuz  olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır. 

Kaynaklar/References
Abdullah bin Muhammed el-Hüsni el-Magribi, el-Burhan ve’l-İ’tibar Fi’r-Reddi Ala Men Kâla Bi Fenai’n-Nar.Ateş, Süleyman (1989), Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir, İslami Araştırmalar Dergisi, sayı 1, 3: 7-24.Ateş, Süleyman (1990), Cennet Mü'minlerin Tekelindedir, İslami Araştırmalar Dergisi, sayı 3, 4: 85-94.
Ateş, Süleyman (1990), Cennet Tekelcesi Mi?, İslami Araştırmalar Dergisi, sayı 1, 4: 29-37.Bağdadi, Abdülkahir  bin Tahir (1977),  el-Fark  Beyne’l-Firak ve  Beyanü’l-Fırkati’n-Naciye, Beyrut: Darü’l-Afaki’l-Cedide.Carullah, Musa (1912), Halk Nazarına Bir Niçe Mesele, Kazan: Umid.Carullah, Musa (1911), Rahmet İlahiye Burhanları, Orenburg: Şark Matbaası.el-İsfahânî,  Rağıb  (2002),  Müfredat  Elfazi’l-Kur’an,  thk.:  Safvan  Adnan Davudi,  Dimaşk: Daru’l-Kalem.Görmez, Mehmet (1989), “Musa Carullah Bigi: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.Hocaoğlu, Mustafa (2010), “TDV İslam Ansiklopedisi "Azap" Maddesi Üzerine Bir Degerlen-dirme”. Fırat Üniversitesi İlahıyat Fakültesı Dergısı, 15:1: 335-341.İbn Kayyim el-Cevziyye, Hadi’l-Ervah İle Biladi’l-Efrah, Kahire: Matbaatu’l-Medeni. İbn Manzûr (1955), Lisanü'l-Arab, Beyrut: Daru Sadır.İbn Teymiyye, Takıyüddin Ebu’l-Abbas Ahmed,  er-Reddu Ala Men Kâle Bi  Fenail-Cenneti ve’n-Nar, Riyad: Daru Balnasiye.İbn Teymiyye, Takıyüddin Ebu’l-Abbas Ahmed, (1995), Mecmu’u’l-Fatava, Mecma’u’l-Melik Fehd Li’Tebaati’l-Musha’ş-Şerif, Medine.Kemâlî, Ziyaeddin (1910), Felsefe-i İtikadiye, Ufa: Vostoçnaya Peçat.Maraş, İbrahim (2002), Türk Dünyasında Dini Yenileşme, İstanbul: ÖTÜKEN.Mâturîdî, Ebu Mansûr (2015), Kitabü’t-Tevhid (Açıklamalı Tercüme), çev.: Prof. Dr. Bekir To-paloğlu, 7. Baskı, İstanbul: İSAM Yayınları.Molla Husrev, Muhammad bin Faramurz (2011), Miratü’l-Usûl Şerh Mirkati’l-Vusûl, Beyrut: Darü’s-Sadr.Nevevi, Ebu Zekeriye Muhyiddin (1972), el-Minhac Şerhu Sahihi Müslim bin Haccac, Beyrut: Daru İhyai’t-Turasi’l-Arabi.Rızaeddin bin Fahreddin (1910), Rahmet İlahiye Meselesi, Orenburg: Vakit Gazetesi Matbaa-sı.Sabri, Mustafa (1988), Yeni İslam Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyyesi, Musa Carullah Bigiyef’e Reddiye, İstanbul: Bedir Yayınları.Sabuni, Nureddin,  el-Bidaye Usuli’d-Din (2011), çev.: Bekir Topaloğlu, 9.  Baskı, İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.San’ani,  Muhammad  bin İsmail  el-Emir (1984),  Raf’u’l-Estar  li-İbtali  Edilleti’l-Kailina  Bi Fenai’n-Nar, thk.: Nasıruddin Elbani, Beyrut: el-Mektebetü’l-İslamiye.Sübki, Takiyüddin (1247), el-İ’tibar Bi Bekai’l-Cenneti ve’n-Nar, Dimaşk, Suriye, Terakki.Şehristânî, Ebü’l-Feth Muhammed b. Abdülkerim (2008), el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut: Dârü’l-Ma’rifa.Taberani, Süleyman b. Ahmed, el-Mu’cem el-Kebir, Kahire: Mektebetü İbn Teymiyye.Taberi, Ebu Cafer (2000), Cami’ül-Beyan Fi Te’vili’l-Kur’an, Müessesetür-Risale.Yavuz, Yusuf Şevki  (1991),  Azap,  TDV İslam  Ansiklopedisi (cilt:  4, ss.  302-309),  İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları.Zemahşeri, Mahmud Carullah (1986), Keşşaf An Hakaiki Gavamizi’t-Tenzil, Beyrut: Daru’l-Kitabi’l-Arabi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder