MUSA CARULLAH’IN İLAHİ RAHMETİN GENİŞLİĞİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
Rifat SUYARGULOV
İslâm tarihinde cennet nimetleri ile cehennem azabının ebedî
olup olmadığı meselesi hep tartışılmış; günümüzde de devam eden bu tartışmaların
sonucunda farklı yorumlar ortaya çıkmıştır. Alimlerin bir kısmı cennet ile
cehennemin sonlu olduğunu, diğer kısmı cennetin devamlı, cehennemin ise sonlu
olduğunu savunmaktadır. Ehl-i Sünnet alimlerinin büyük çoğunluğu ise cennet
nimetlerinin ve cehennem azabının ebedî olduğunu söylemektedir. İnsanların
cennette ve cehennemde ne kadar kalacaklarını açıklayan ayet ve hadislerde,
genellikle “ebed” ve “huld” kavramları kullanılmaktadır. Bu kavramlar daha çok,
süreklilik, devamlılık, sonsuzluk olarak bazen de uzun bir süre olarak
yorumlanmaktadır. İkinci delil olarak Allah’ın bağışlayıcı, günahları affedici
olduğu gösterilmektedir. Akli delil olarak ise, sonlu dünya hayatında yapılan
günahlar sebebiyle sonsuz azap etmenin Allah’a yakışmayacağı gösterilmektedir.
XIX. asırda Udil-Ural bölgesinde hızlanan ve XX. asrın ilk çeyreğinde devam
eden ceditçilik hareketinin önderlerinden meşhur düşünür Musa Carullah da
Allah’ın sınırsız rahmet sahibi olduğuna inanmaktadır. Müslüman olmayan bir
muhitte yetişen ve bazen Müslümanların kötü şeyleri yaptıklarını; aynı zamanda
Müslüman olmayanların bazen çok güzel amelleri işlediklerini gören Musa
Carullah, niçin birilerin ebedi saadete, diğerlerinin de ebedi şekavette
olacaklarını düşünmeye başlamaktadır. Ona göre Allah, sınırsız rahmetinin
gereğince şirk dahil bütün insanların günahlarını affedecektir. Carullah,
herkesin sonuçta cennete gireceğine inanmaktadır. Ona göre Allah, Kendi
rahmetiyle karşılıksız insanın bütün günahlarını affedecek veya insanın güzel
amelleri sayesinde günahları affedecek, ya da bu dünyada veya cehennemde insanı
azaba sokacak ve belli müddet sonra yine cennete girdirecektir. Bu görüşünün
delillerini Carullah, Kur'an ve sünnet gibi temel İslam kaynaklarında ve büyük
mutasavvıfların sözlerinde bulmaktadır. Meseleye dair fikirlerini o, Rahmet
İlahiye Burhanları kitabında okuyucuya sunmaktadır. Bu makalede Musa
Carullah’ın cehennemin ebedîliği hakkındaki görüşleri incelenip
değerlendirilecektir.
Dini Araştırmalar, Temmuz - Aralık 2017, Cilt : 20, Sayı:
52, ss. 201-222DOI: 10.15745/da.346696Gönderim Tarihi: 18.10.2017 - Kabul
Tarihi: 01.12.2017Özİslâm tarihinde olduğu gibi günümüzde de cehennem ile
cehennem aza-bının ebedî olup olmadığı meselesi hep tartışılmıştır. Alimlerin
bir kısmı ce-hennemin sonlu olduğunu
savunurken, Ehl-i Sünnet
alimlerinin büyük ço-ğunluğu ise cehennem ile cehennem azabının
ebedî olduğunu söylemektedir. İnsanların cennette ve cehennemde ne kadar
kalacaklarını açıklayan ayet ve hadislerde, süreklilik, sonsuzluk, uzun bir
süre olarak yorumlanan “ebed” ve “huld” kavramları kullanılmaktadır. Ayrıca sonlu dünyada yapılan
günahlar sebebiyle sonsuz azap etmenin Allah’a yakışmayacağına vurgu
yapılmakta-dır. XIX. asırda Udil-Ural bölgesinde başlanan ceditçilik
hareketinin önder-lerinden meşhur düşünür Musa
Carullah da Allah’ın
sınırsız rahmet sahibi olduğuna
inanmaktadır. Ona göre Allah, Kendi rahmetiyle karşılıksız insanın bütün
günahlarını affedecek veya insanın güzel amelleri sayesinde günahları
affedecek, ya da bu dünyada veya cehennemde insanı azaba sokacak ve belli
müddet temizledikten sonra cennete yerleştirecektir. Bu görüşünün delillerini
Carullah, Kur'an ve sünnet gibi temel İslam kaynaklarında ve büyük mutasav-vıarın sözlerinde bulmaktadır. Bu makalede Musa Carullah’ın
cehennemin ebedîliği hakkındaki görüşleri incelenip
değerlendirilecektir.
Anahtar Kelimeler: Musa Carullah Bigiyef, Allah’ın
Rahmetinin Geniş-liği, Günahların Affı, Cehennemin Ebediliği, Ahiret Azabının
Ebediliği•
GİRİŞ
Musa Carullah (1875-1949) Rusya’nın Rostov-na-Donu
şehrinin bir kö-yünde dünyaya gelmiştir. İlk ilim tahsilini doğduğu köyünde
gördükten sonra Rostov şehrinde liseye girdi, sonra bir sene Kazan’da okuduktan
sonra ilim tahsilini tamamlamak üzere Buhara’ya gitmiştir. Buhara eğitimi ile
yetinme-yen Carullah, mezun olduktan sonra İstanbul ve Kahire’ye de eğitim
almak üzere gitmiştir. Daha sonra o,
Mekke, Medine, Suriye medreselerinde ilim tahsil etmeye devam etmiştir. İyi
seviyede Arapça, Farsça ve Rusçayı bilen Ca-rullah matematik, felsefe, hukuk,
astronomi ve diğer fenleri okumuştur. Müs-lüman ülkelerinde yeterli kadar
eğitim aldıktan sonra Carullah
Petersburg’a giderek Petersburg Üniversitesinin Hukuk Fakültesinde ilim
tahsiline devam etmiştir. Bu dönemde Carullah çok sayıda yazdığı makale ve
kitaplarını dergi-lerde yayınlamış ve aktif bir şekilde siyasete katılmıştır.
Bolşevik İhtilalinden bir müddet sonra Rusya’yı terk
etmeye zorunda kalan Carullah, uzun süre Afganistan, Hindistan, Mısır, İran,
Japonya, Çin, Almanya gibi muhtelif ülke-lerde kalmış ve sonunda 1949 yılında
Kahire’de vefat etmiştir. Müslümanların Luther’i olarak da tanınan Musa
Carullah, Abdunnasır Kursavî, Şehabeddin Mercânî, Rıza Fahreddin gibi Rusya Müslümanlarının ceditçilik hareketinin
en parlak isimlerindendir.Konunun Kısa TarihçesiAllah’ın rahmetinin genişliği meselesi, âlimlerce tartışılmış eski mese-lelerden birisidir. Bu tartışmanın
başlangıcı İslam’ın ilk asırlarına kadar git-mektedir. Bu meseleyi tartışırken
alimler iki gruba ayırılmaktadır. Sayısı daha kalabalık olan gruba göre
cennetle birlikte cehennem ebedi ve karlerin ce-hennemde azapları
da ebedidir.1 Sayıca çok daha
az olan ikinci gruba göre cennet ve cennet ehlinin nimetleri
sonsuzdur, cehennem ise uzun bir zamanın geçmesiyle son bulacaktır ve cehennem
ehli de cennete girecektir. Tartışan her iki grubun da delilleri bulunmaktadır.
Her iki taraftan da önemli isimler bu-lunmakla birlikte, kârler
için azabın ebedi olduğunu savunanların taraftarları çok daha kalabalık olup
kanaatimizce delilleri daha kuvvetlidir. Yusuf Şevki Yavuz, cehennem azabının
ebedi olmadığını savunanların
düşünce tarzlarını şöyle özetlemektedir:•
İnkârcı ve isyankârlar azabı hak etse bile ilahi lütuf ve mağret onların affedilmesini gerektirir. Nitekim azap,
Allah’ın bir vaîdidir.
Vaîdden dönmek ise bir lütuf ve keremdir.• Azap, uygulayana fayda sağlamayan, uygulanana
ise zarar veren kötü bir ildir ve hâkim olan Allah’ın
böyle bir ili işlemesi abestir. • Allah hem
karlerin iman
etmeyeceklerini haber vermiş
(Bakara, 2/ 6-7), hem de onları iman ve itaat etmekle mükellef tutmuştur.
Ayrıca şeytanı yaratmak suretiyle
günah işlenmesine elverişli
bir ortam ha-zırlamış. Böylece kullarının inkâr ve
isyanına sebep olmuştur. Buna göre kendi iradesiyle
hazırlayıp meydana getirdiği bir neticeden cebir altındaki kullarını sorumlu
tutup azap etmesi kötü bir ildir ve böyle bir ili işlemek Allah'a yakışmaz.
1 Daha geniş bilgi için bkz.: Sübki, 1247: 60.
İnsanlar aynı kabiliyette yaratılmamışlardır. Akıl ve zekâ seviyesi
ileri derecede olanlar kendilerini bir
tehlikenin bekleyebileceğini
düşüne-rek iman ve itaat etseler bile bu seviyenin altında
bulundukları için kendilerini azaptan
kurtaracak itaati
gösteremeyen insanların büyük çoğunluğu kötü akıbete uğrayacaktır.
Halbuki bu duruma düşmelerinin sebebi kendileri değil Allah’ın onları böyle
yaratmasıdır. Şu hâlde Al-lah, hikmetine uygun olmadığı için, kullarına azap
etmeyecektir (Ya-vuz IV/302-309).Azabın varlığı ve uygulanmasıyla ilgili olarak
öne sürülen bu tür itiraz-lara İslam
alimleri muhtelif cevaplar vermektedir.
Allah’ın lütuf, kerem ve mağret sahibi olduğunda şüphe yoksa da, bütün semavi kitaplarda
yer alan hâkim telakkiye göre inananla inanmayanın, Allah’a itaat edenle O’na
isyan edenin eşit tutulmaması ilahi adalet ve hikmetin gereğidir. Unutmamak
gere-kir ki ilk önce ceza, İlahi adaletin yerine getirilmesidir. Kişi, Allah’ın
emrine karşı gelerek, O’na isyan etmektedir; bunun sonucunda,
isyanına denk olan bir ceza uygulanmaktadır. Bu dünyada azap bir terbiye,
tehdit, günahların affı için vesile olup ahirette uygulanan ceza ise günahların
karşılığıdır.Cennetten daha çok cehennemin ebediliği problemi, fazla öne
çıkmama-sına rağmen, İslam bilim aleminde çok tartışılan meselelerden
birisidir. Tes-pit edebildiğimiz kadar bu mesele sahabe
döneminden itibaren tartışılmıştır (Fahreddin 1910: 4; İbn Teymiyye 52,
72.). Cehennem ve cehennem azabı-nın ebedi olmadığını savunan alimler arasında
selef metoduna tabi olan İbn Teymiyye ve
onun güzide öğrencisi İbn
Kayyim’in olduğu söylenmektedir.
Onlarla birlikte bu görüş sahibi olanlar
arasında çağdaş bilim adamları
Sü-leyman Ateş,2 Yusuf Kardavi, Mustafa İslamoğlu sayılabilmektedir. Diyanet
İslam Ansiklopedisi için “Azap” maddesini hazırlayan Yusuf Şevki Yavuz’ın da
cehennemin ebedi olmadığı yolundaki görüşe daha yakın olduğunu söyle-yebilmekteyiz
(Yavuz IV/302-309).Cehennemle birlikte cennetin de yok olacağını söyleyen
alimlerinin ilkle-rinden Cehm b. Safvan’dır. Cehm’e göre hâdis olan sonsuz
olamaz ve bunun için her yaratılmış olan bir zaman sonra yok
olacaktır (Şehristânî I/87, 88).
2
Süleyman Ateş bu konuya dair iki makale yazmıştır. Buna bir cevap olarak
Talat Koçyiğit, cennete sadece müminlerin gireceğini ortaya koyan bir makale
hazırlamıştır. Bkz.: Süley-man Ateş, “Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir”/
İslami Araştırmalar Dergisi, cilt III, sayı 1, 1989; Süleyman Ateş, “Cennet
Tekelcisi Mi?”/İslami Araştırmalar Dergisi, cilt IV, sayı 1, 1990; Talat
Koçyiğit, “Cennet Müminlerin
Tekelindedir”/İslami Araştırmalar
Dergisi, cilt III, sayı 3, 1989.
Cehennem ile birlikte cennetin de yok olacağı
anlamına geleceğinden dolayı, bu tarz görüşler, ilhad olarak değerlendirilmiş
ve reddiyeye bile değer sayıl-madığından kaynaklarımızda çok fazla yer
almamıştır.Cehennemin ebedi olmadığını savunanlardan birisi olan
Mustafa İsla-moğlu, bu
görüşe, Kur’an’daki “huld”
ve “ebed” kavramlarının ve sahabe-lerin bu konuda söylediklerini
tahlil ettikten sonra vardığını belirtmektedir.3 Ancak yazdığı Kur’an’ın çok
kısa tefsiri sayılabilen mealinde ilgili ayetlerde geçen söz konusu kavramları
ve bu konudaki görüşünü açık bir şekilde belirt-tiğini tespit
edemedik.Kur’an’da karlerin cehennemde kalacaklarını
ifade eden kelimelerden biri “huld”
kelimesidir. Müfredat’ta
“huld” kelimesinin “'değişikliğe
uğra-madan bir yerde uzun süre kalmak” anlamına, “ebed” kelimesinin ise
“uzun süre” anlamına geldiği belirtilmektedir (el-İsfahâni 2002: 59, 291).
Lisanü’l-Arab’da belirtildiğine göre
“huld” kelimesi içerisinden
çıkılmayacak ve sonsuz kalacak yer anlamına
gelmektedir (İbn Manzûr
III/164). Görüldüğü gibi her iki kelime
uzun süre anlamında kullanılabilmektedir. Ancak Mustafa Hocaoğlu’nun da
belirttiği gibi aynı zamanda “ebed” kelimesi daimilik an-lamında da kullanılmaktadır (Hocaoğlu
2010: 15-1: 3; el-İsfahânî 2002: 59). “Huld” kelimesi de aynı şekilde sonsuzluk
anlamında kullanabilir; bunun ör-neklerinden biri, “Cennetü’l-Huld” (Furkan,
25/15) ayetidir. Görüldüğü gibi bu ayette “huld” kelimesi sonsuzluk manasında
kullanılmaktadır. Bu durumda cehennem azabının müddetini ifade eden “huld”
kelimesi, uzun bir süreyi ifa-de edebilmekle birlikte, sonsuz anlamında da
kullanabilmektedir.İbn Kayyim, Hadi’l-Ervah eserinde, cehennem azabının sonlu olduğu görüşüne meyletmektedir (İbn Kayyim
I/354, ayrıca bkz.: el-Magribi
13.). Ancak bununla birlikte İbn Kayyim, “Kaside-i Nuniyye” isimli diğer
bir ese-rini klasik din anlayışına göre yazmaktadır ve orada sapık gördüğü
fırkaların görüşlerini eleştirmektedir. Ebubekir Sil’in
tespit ettiğine göre, İbn Kayyim, bu eserinde Cehm b. Safvan’ın görüşlerini
eleştirirken cehennemin son bula-cağı görüşüne değinmeden, sadece cennetin bir
zaman son bulacağı görüşünü eleştirmektedir (Ebubekir Sil,
İbni Teymiyye'nin Fena-i Nar Görüşü,
http://muratyazici.blogspot.com.tr/2008/04/ibni-teymiyyenin-fena-i-nar-gr.html).
Dolayısıyla İbn Kayyim’in de cehennem azabının bir zaman son bulacağı
gö-rüşünde olduğunu söyleyebilmekteyiz.3
Mustafa İslamoğlu’nun cehennemin ebedi olmadığı sözü için bkz.:
http://www.mustafais-lamoglu.com/cennet-ve-cehennemin-ebediyeti_d342.html
İbn Teymiyye’nin cehennem azabının sonlu
olduğunu savunduğu bilin-mektedir (İbn Teymiyye 67, 71; ayrıca bkz.: Yavuz
IV/305). Ama bununla bir-likte bunun hakkında şüpheler bulunmakta ve bunun
etrafında ciddi tartışma-lar oluşmaktadır. Abdülkerîm Sâlih el-Humeyd,
el-Kavlu'l-Muhtâr li Beyâni Fenâi'n-Nâr adlı eserinde, İbn Teymiyye ve İbn
Kayyim’in cehennemin sonlu olmadığı görüşünde olduklarını belirtmiştir. San’ani
ise İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’in cehennemin sonlu olduklarını iddia
ettiklerini bildirmiş ve onlara reddiye olarak Raf’u’l-Estar isimli bir kitap
yazmıştır.4Cehennem ve cehennem azabının sonsuz olacağını söyleyen alimler,
yu-karıda da dediğimiz gibi, sayı bakımından çok daha kalabalıktır. Cehennemin
ebedi olup azabının da ebedi olduğu konuda özellikle duran çağdaş alimler-den
biri de Osmanlı’nın son Şeyhülislamlarından Mustafa
Sabri Efendi’dir. O, Musa
Carullah’a reddiye mahiyetinde yazığı
Yeni İslam Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyyesi adlı kitabında cehennem ve cehennem azabının ebedi
ol-duğunu savunmuştur.Musa
Carullah’ın İlahi rahmetin
genişliği düşüncesini kısa
bir şekilde Mehmet Görmez Yüksek
Lisans tezinde ve daha kapsamlı olarak İbrahim Ma-raş, Türk Dünyasında Dini
Yenileşme kitabında incelemektedir.Carullah,
İlahi rahmetinin herkesi
kapsayacağını ve sonuçta
herkesin cennete gireceğini savunmaktadır. O, buna dair akli delillerin yanında
nakli, burhan diye isimlendirdiği, sekiz delil göstermektedir. O, bunları
Rahmet İla-hiye Burhanları kitabında ele almaktadır. Bu burhanlar sırf nakli
delillerden ibarettir. Bu anlayışa kendisini sevk eden mantığı ve İlahi
rahmetinin geniş-
4 İbn Teymiyye
gibi bir alimin cennetin son bulacağını söylemesi bu mezhebe tabi olanlar için bir sıradışıdır. Bunun için
yukarıda da zikrettiğimiz
gibi bunun etrafında
yoğun tar-tışmalar oluşmaktadır.
İbn Teymiyye’nin taraftarları ve zamanımızda selef metoduna tabi olanlar hararetle İbn Teymiyye’nin böyle
sözleri söylemediğini ve hatta söyleyemeyeceği-ni savunmaktadırlar. Buna dair
ellerindeki delilleri pek kuvvetlidir. Bunların başında İbn
Teymiyye’nin yazdığı “er-Reddu Ala Men Kala Bi Fenai’l-Cenneti ve’n-Nar’
gelmektedir. “Mecmu’u’l-Fatava”sında da İbn Teymiyye cehennemin sonsuz olduğunu
söylemekte veya buna işaret etmektedir (İbn Teymiyye, “Mecmu’u’l-Fatava”, cüz
8, s. 304; cüz 18, s. 307). İbn Teymiyye’nin aslında bu görüşte olmadığını
savunanlar arasında “Keşfü’l-Estar Li İb-tali İddiai Fenai’n-Nar” sahibi Ali
el-Harbi de bulunmaktadır. Buna karşılık Ebubekir Sil,
İbn Teymiyye’nin cehennemin sonlu olacağına dair açıklamalarını naklederek onun
bu gö-rüşte olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır. Ayrıca Sil,
Zahid el-Kevseri’nin de cehennem azabının sonsuz olmadığı görüşünü İbn Teymiyye ve İbn Kayyim’e nispet ettiğini belirt-mektedir. Bu görüşü İbn Teymiyye’ye
atfedip reddiye yazanlar arasında mezkûr San’ani ve “el-İ’tibar Bi
Bekai’l-Cenneti ve’n-Nar” sahibi Takiyyüddin es-Sübki, “el-Kavlü’l-Muhtar li
Beyani Fenai’n-Nar” sahibi Abdülkerim Salih el-Hümeyd bulunmaktadır.
(http://murat-yazici.blogspot.com.tr/2008/04/ibni-teymiyyenin-fena-i-nar-gr.html)
liğine dair akli delilleri ise, İnsanların Akide-i
İlahiyyeye Bir Nazar eserinde ele almaktadır.Musa Carullah,
İlahi rahmetin genişliği
konusunu işlerken, Kur’an’a, sonra sünnete başvurmaktadır. Tespit edebildiğimiz kadar, Carullah meşhur mutasavvıarın sözlerine atıfta bulunup onlardan ilham aldıklarını söylese
de onların sözlerini delil olarak göstermemektedir. Carullah, karşı
tarafın baş-ka delillerini kabul
etmeyeceklerini bildiğinden Kur’an ve hadislerin dışında başka delilleri
kullanmamıştır.Konunun TemellendirilmesiGünahkarların azap
görmeleri Allah’ın bir
vaîdidir (Bakara, 2/284). Âlimler çoğunlukla Allah’ın vaîdinden
dönmesinin muhal olduğu görüşü be-nimsemektedir ki, Kur’an’da buna dair açık
ayetler bulunmaktadır (Al-i İm-ran, 3/9). Bununla birlikte, âlimlere göre
Allah’ın, lütfu ve keremi gereğince va’dinden dönebileceğine dair görüşler
bulunmaktadır. Alimlerin büyük ço-ğunluğu, Allah’ın bu dünyada, va’di
gereğince, herkes için nimetler vereceği, ahirette ise sadece müminler için merhametli
olacağı kanaatindedirler (Ya-vuz: IV/304-307). Rıza Fahreddin’e göre
de vaîdden dönmek güzel bir iştir ve asla yalan değildir. Ona göre Kur’an’da
vaîd ayetlerinin hep “Allah dilediğini yapar” gibi ibareyle birlikte geçmesi,
vaîdden dönmenin mümkün olduğunu göstermektedir (Fahreddin 1910: 11, 12).Günahkâr
müminler için cehennem azabının ebedi olmadığı, onların bir müddet azap
gördükten sonra cennete gireceği konusunda Ehl-i Sünnet alim-lerinin ittifak
ettiklerini söylemek mümkündür (Teftazani, Abdurrahim el-Ma-raşi 75, 157). Ancak
Mu’tezile’ye göre, büyük günah
işleyen müminler bir müddet cehennemde azap gördükten sonra
oradan çıkacaklar, ama cennete de giremeyeceklerdir. Böylece onlar iki yer
arasında olan bir yerde kalacaklardır (Şehristânî I/48). Kârler,
genel İslam öğretisine göre, cehennemde ebedi olarak kalacak-lardır (Ali
el-Kari 249; es-Sabuni 2011: 82, 83). Buna delil olarak birçok ayet
gösterilmektedir: “İnkâr edenler ve
ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte bunlar cehennemliktir, onlar orada
ebedi kalacaklardır” (Bakara, 2/39), “Al-lah, erkek ve kadın münafıklara ve karlere, içinde ebedi kalacakları Cehen-nem ateşini va’detti.
O, onlara yeter. Allah onları lanet etmiştir ve onlar orada sürekli azap göreceklerdir” (Tevbe, 9/68). Nitekim bu
ayetlere göre Allah’a iman etmeyenlerin tek yeri ebedi kalacakları cehennemdir.
İbrahim Maraş’ın tespit ettiğine göre
Carullah’tan önce bölgede bu ko-nuyu ilk olarak Şehabeddin Mercânî dile
getirmektedir. Mercânî, İbn Arabi’yi destekleyerek, “huld” kavramını ebediyet
olarak değil, uzun süre olarak tefsir etmektedir. Dolayısıyla, Mercânî’nin
de cehennemde kârlerin sonsuz
ola-rak değil, uzun bir süre kalacakları görüşe meylettiğini söylemek
mümkündür (Maraş 2002: 155). Diğer bir ceditçi alim olan Zıya Kemâlî de İlahi
rahmetin geniş olduğuna
inanmaktadır. Ona göre, bir
insan, tüm elçileri ve kitapları inkâr etse bile,
ancak bununla birlikte Allah’ın birliğini kabul
etse veya en azından Allah’ın varlığına
delil arasa, ebedi saadete
kavuşacaktır (Kemâlî 1910:
I/105-109).Bölgedeki bilim adamlarından bu konuyu en geniş bir şekilde ele alan
ve bu konuda özellikle duran alim Musa Carullah ve ona bir şekilde destek veren
Rıza Fahreddin’dir. “Şura” dergisinin muharriri olan Fahreddin, o
dönemde Rusya Müslümanlarının üst düzeyde temsilcilerinden birisiydi ve
daha sonra tayinle değil, seçimle görevi üstlenen Rusya’nın ilk baş müftüsü
olmuştur. O, Carullah’ın yazdıklarını incelerken ne tam olarak onun hasımları
olan kelam-cılara uyar, ne
de kelime kelime Carullah’a uymaktadır. Ayrıca Fahreddin, Carullah’ın
sözlerinin, sadece onun tarafından değil, diğer birçok alim tarafın-dan da
söylendiğini dile getirir ve bu nedenle bir kenara atamadığını belirtir. Ona
göre Carullah’ın mezhebinin aslı ve delilleri Kur’an’da bulunmaktadır ve
dolayısıyla yersiz değildir. (Fahreddin 1910: 3, 4). Fahreddin, Carullah’ın
safında yer almakla birlikte her iki tarafın da delil-lerini inceleyerek
eleştiriye tabi tutmaktadır. O, cehennemle birlikte ehlinin de sonsuz olacağını
söyleyenlerin delillerini eleştirerek onları bazen yersiz bul-maktadır. Mesela
Fahreddin, cehennem ve ehlinin sonsuz olacağını savunan görüşün icma ile sabit
olduğu iddiasına karşı çıkmaktadır. Fakat onun tespiti-ne göre sahabe veya
tabiin bunun hakkında bir söz söylememektedir.5 Bunun aksine sahabe ve
tabiinlerin bir kısmı, cehennemin ve ehlinin bir zaman son bulacağını
söylemektedirler (Fahreddin 1910: 8, 9)Fahreddin’e göre Allah’ın rahmeti her şeyden
üstündür. O, Kur’an’dan, ancak cehennem
devam ettiği sürece azap görenlerin çıkamayacağını anla-maktadır. Ancak ona göre
cehennemin ebedi olup olmadığı tartışılabilmekte-dir. Zira ayetler, cehennemin
değil, cehennem ehlinin orada ebedi kalacakla-rını bildirmektedir. Bunun için
ona göre, bu ayetlere dayanarak cehennemin sonsuz olduğunu söylemek uygun
değildir (Fahreddin 1910: 8, 9).
5 Benzer
ifadeleri İbn Teymiyye’de görmek mümkündür. Bkz.: İbn Teymiyye: 67, 71.
Carullah’ın itiraf ettiğine göre, o, İlahi rahmetin
herkesi kapsayacağı ko-nusunda kirlerini mutasavvıf
olan Celaleddin Rumi’nin
“Mesnevi”sinden, Kuşeyri’nin “Risale”sinden
ve İbnü’l-Arabi’nin “Futuhat-ı
Mekkiye”sinden almaktadır (Carullah 1911: 16). Carullah, İlahi rahmetin
umumiliği görüşünü, aynı zamanda, Ebu Yezid Bistami, Cüneyd Bağdadi, Zunnun
Mısri, Sehl bin Abdullah Tusteri gibi büyük tasavvuf ehlinden aldığını da dile
getirmektedir (Carullah 1911: 8, 18).Carullah’ın Konuya Yaklaşımı: Naklî ve
Aklî Delillendirme YöntemiCeditçilik
hareketinin en parlak temsilcilerinden olan Musa Carullah, aklı, mutlak olarak
İlahi bir hüccet olarak kabul etmektedir. Akıl, ona göre, hiçbir şeyle mahdut
değildir (Carullah 1912: 42). O, naklin yanında aklın da din ko-nusunda bir
hüccet olduğuna inanır. Nitekim, Carullah’ın da kendisini mensup addettiği
mezhebin kurucusu Ebu Mansur Mâturîdî, aklı ve nakli, kendisiyle dinin
öğrenileceği iki temel olarak kabul etmektedir (Mâturîdî 2015: 40).Carullah,
kendisini bu görüşe teşvik ettiğinin mantığını şöyle anlatmak-tadır: İnsanın
dünya hayatı çok kısa olup ebediliğin karşılığında hiç sayılabil-mektedir; bu,
çok kısa bir hayatı içinde saadeti görmeyen insanın ebedi ola-rak cehennemde
kalması, Rahman ve Rahim olan Allah’a
yakışmamaktadır. Carullah’ın dediğine göre, kıyamet günü insanlar bunun
uzunluğunu anladık-tan sonra, dünya hayatının kısalığını sadece on güne veya
hatta bir güne ben-zetirler (Taha, 20/103, 104). Nispi olarak neredeyse hiç sayılabilecek
dünya hayatında yapılan günahlar sebebiyle sonsuz olarak azap görmek,
Carullah’a göre, Gafur olan Allah’ın mağretini yok
saymak olmaktadır. Ancak böyle ol-saydı, Allah’ın Gazab sıfatı Rahman sıfatına
galip gelecekti ve o zaman Allah kendisini Erhamu’r-Râhimîn diye nitelemezdi ve
böylece Allah’ın intikamı ve gazabı mağretine galip
gelecekti (Carullah 1911: 12, 24-26). Carullah’a reddiye yazan Mustafa Sabri de
sonsuz azabı aklı ile idrak edemediğini, ancak bununla
birlikte onun ve tüm insanların idrak edemedik-leri, bu şeyin muhal olduğunu
göstermediğini söylemektedir. Onun tespitine göre, cehennemde sonsuz azap
görmek akla zor gelse de buna dair açık nas-ların bulunduğuna göre, bu hükmü
kabul etmek gerekmektedir (Sabri 1988: 16, 19).Carullah’a göre, ahirette ceza
vermenin bir faydası yoktur. Bunun aksine o, dünyada cezalandırmanın
menfaatlerinin var olduğunu söylemektedir. Bun-ların örneklerinden birisi,
toplumu düzelten ve emniyet içinde tutan huduttur. Ahirette intikam
ise, Rahîm ve Hâkim
olan Allah’a ve
insanlara bir fayda
verecek değildir. Ayrıca Carullah,
ahiretteki azabın günahlardan temizlenmek için olduğu iddiasını
da eleştirerek bunun makul olmadığını
söylemektedir. Zira ona göre günahlardan temizlenmek için mağret yeterlidir ve başka bir şeye ihtiyaç yoktur (Carullah
1911: 14).Carullah, cezanın mutlaka
gerçekleşeceğini bildiren ayetlerin farklı
bir şekilde anlamanın mümkün
olduğunu söylemektedir. Ona
göre bu ayetler mağret veya
rahmet ayetleriyle tevil veya teyit edilebilmektedir, ya da vaîd ayetleri haber
değil inşa olarak anlaşılabilmektedir, ya da vaîd ayetleri, “Dile-diğini azap
eder, dilediğini ise affeder” (Maide, 5/40) ayetiyle, yani Allah’ın
meşiyetiyle mukayyet kılınabilmektedir, ya da “Allah’ın
rahmetinden ümit kesmeyin,
muhakkak ki Allah bütün günahları affeder”
(Zümer, 39/53) gibi muhkem ve manası umumi ayetlerle açıkça taarruz
ettiğinden, mağret ayet-leri mezkûr
vaîd ayetlerine tercih edilebilmektedir (Carullah
1911: 33-34). Nitekim ona göre,
bir taraftan ahirette azabının gerçekleşeceği kesin değildir ve günahların
affolunup herkesin azap görmeden cennete girme ihtimali bu-lunmaktadır; diğer
taraftan, ahirette azabın gerçekleşmesi de bu azabın sonsuz olduğunu göstermemektedir.Carullah,
Allah’ın rahmetinin çok geniş
olduğunu ve sonuçta herkesin cennete
gireceğini, nakli delillere dayanarak temellendirmeye çalışmaktadır. Burhan
olarak isimlendirdiği bu deliller sekizdir.Birinci burhan olarak, Musa Carullah şu ayeti göstermektedirler:
“Rah-metim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara,
zekâtı verenlere ve ayetlerimize
inananlara yazacağım” (A’raf,
7/156). Carullah’a göre bu ayeti yorumlarken kelamcılar aşağıdaki hataları
yapmaktadır:• Genel hükme muvafık
olan bir
hükümle umumu tahsis etmek mese-lesi. Carullah’ın tespitince, mantık ve
usul kitaplarına göre bir hükmü başka bir hükümle tahsis edebilmek için
aralarında uyumsuzluk olma-lıdır. Hassın ve
âmmın hükümleri birbirine muvafık
ise, tahsis yap-mak mümkün değildir.
Nitekim, ayette geçen “Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır” ve “Onu, bana karşı
gelmekten sakınanlara yazacağım” cümlelerinin
hükümleri birbirine uyumludur
ve dolayısıyla burada tahsisten bahsetmek mümkün değildir
(Carullah 1911: 46). Carullah’a göre burada başka bir tahsisten
bahsedilmektedir. Ona göre ayetin baş kısmı Allah’ın rahmetinin, kârler dahil bütün varlıkları kapsayacağını bildirmekte,
ayetin son kısmı ise,
İlahi rahmetin müminleri mutlaka kapsayacağını ifade etmektedir
(Carullah 1911: 47).• “Mukayyetlere rahmet
etmek” ve “rahmeti
takyit etmek” meselesi. Mezkûr ayet, Carullah’a göre,
Allah’ın rahmetinin mutlaka müminler
için olacağını ifade etmektedir; bununla birlikte bu
ayette rahmet için herhangi bir sınırlama
koyulmamaktadır. Dolayısıyla muttaki,
zekât veren müminlere Allah vacip olarak rahmet eder. Ayrıca, “Rahmetim
ise her şeyi kapsayacaktır” muhkem ayette tahsis söz konusu olmadı-ğına göre,
bu ayetten Carullah, Allah’ın, müminlerden başkalarına da rahmet edebileceğini
anlamaktadır.Carullah, Allah’ın
rahmetinin bu dünyada,
varlık, ayet, akıl,
taat, nü-büvvet, ihtida gibi
nimetlerden ibaret olduğunu
söyleyerek bu nimetlerin, dünyada herkese verildiği gibi ahirette
de herkese verileceğine inanmaktadır. Dolayısıyla “Dilediğim
kimseyi azabıma uğratırım” (A’raf,
7/156) ayetinin gereğince, bazı
insanlar, affedilmemiş günahları
sayesinde bir müddet azap gördükten sonra, “Rahmetim ise her şeyi
kapsayacaktır” (A’raf, 7/156) ayeti-nin gereğince, ebedi olarak İlahi rahmet
içinde kalacaklardır. “Onu, sakınan-lara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize
inananlara yazacağım” (A’raf, 7/156) cümlesi ise, ona göre, amel
mukabilinde fazl ve ihsan yoluyla Allah’ın hususi rahmetinin sadece müminlere
has olacağına delalet etmektedir. O hususi rah-met ise En’am süresinde şöyle
tanıtılmaktadır: “Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selam
size. Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yaz-dı. Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek
bir kötülük yapar, sonra ardından
tövbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok
esirge-yendir” (En’am, 6/54).Nitekim yukarıda zikredilen iki ayetten Carullah
şu iki tür İlahi rahme-tin olduğunu anlatmaktadır: biri ameller sayesinde
müminler için vuku bulan hususi rahmet – Carullah buna ecir de demektedir;
diğeri ise, Allah’ın en mer-hametli olması sayesinde dünya ve ahirette
istisnasız bütün insanlar için vuku bulan umumi rahmettir. Carullah’a göre
umumi rahmete layık olan ve layık olmayan herkes nail olmaktadır, hususi
rahmete ise, sadece kendi amelleriyle layık olanlar nail olabilecektir
(Carullah 1911: 48, 49). Carullah’a göre Allah, kendisinin sınırsız rahmetini
izhar ve devamlı kıl-mak için, onu bütün insanlara sınırsız ve sonsuz olarak
sunmaktadır. Bunun-la birlikte insanları yalnız bırakmamak, onları bozuk
işlerden men etmek ve doğru yola koymak için
hususi rahmetini sadece iyi
amel yapanlara tahsis etmektedir (Carullah 1911: 49,
50).Allah’ın rahmeti, muhakkak
çok geniş olmakla birlikte,
kanaatimizce, daha çok müminlere mahsustur. Carullah’ı eleştiren Sabri
de bu görüşe sahip-tir. O, “Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz geniş bir
rahmet sahibidir. Bu-nunla beraber O'nun azabı, suçlu toplumdan geri çevrilmez”
(En’am, 6/147)
ayetine dayanarak, kârlerin
Allah’ın rahmetinden mahrum kalacaklarını söy-lemiştir (Sabri 1988: 51,
52).Carullah’a göre Kur’an’da azap ayetleri çoğunlukla Allah’ın meşiyetine
bağlanmıştır. Carullah şu ayetleri dile getirmektedir: a. A’raf suresinde
Allah, rahmetinin her şeyden daha
kapsamlı olduğu-nu söylemektedir
(Araf, 7/156; Mü’nin, 40/7). Carullah’a göre, Allah
azap etmeyi kendi meşiyetine
bağladıysa, aynı zamanda bu azabın
ebediyeti de O’nun meşiyetine
bağlıdır (Carullah 1911: 42). Bu ayette dikkat çeken husus, azabın meşiyete
bağlanmasından hemen sonra, Allah’ın rahmetinin daha ge-niş olduğunun
zikredilmesidir. Carullah’ın ifadesiyle Allah, bu ayette, azabın “hulud”undan
değil, kendi rahmetinin “hulud”undan bahsetmektedir (Carul-lah 1911: 45).b.
En’am suresinde Allah aksini dilemedikçe, karlerin
yerinin cehennem olduğu bildirilmektedir (En’am, 6/128).c. Hud suresinde (Hud,
11/106, 107) hem istisna yapılmakta hem de ce-hennemde kârlerin
kalmaları gök ve yerin var olmasıyla sınırlandırılmıştır. Bununla birlikte
İbrahim suresinde (İbrahim, 14/48) gök ve yerin varlığı son bulacağı
belirtilmektedir. Carullah’a göre bu ayetlerde kârlerin
cehennemde kalmaları
sınırlandırılmış ise, bunu ifade
eden “hulud”un da sınırlı bir
şey olarak anlaşılması gerekmektedir (Carullah 1911: 42, 43).Musa
Carullah’a göre yukarıda zikredilen ayetler, en azından, cehennem azabının
sonsuz olmadığını göstermektedir. Carullah, kendi görüşünü destek-leyen daha
iki ayeti dile getirmektedir. Ona göre
bu iki ayet ilzami bir delil mahiyetindedir: “Kim Allah'a ve Peygamberine karşı
isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve
onun için alçaltıcı bir azap vardır” (Nisa, 4/14); “Kim bir mümini kasten
öldürürse cezası, içinde ebediyen
kalacağı cehennemdir. Allah
ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap
hazırlamıştır” (Nisa, 4/93) (Carullah 1911: 43, 44).Nitekim Carullah’a göre
cehennem azabı ve bu azabın “hulud”u Allah’ın meşiyetiyle kayıtlanmıştır.
Kur’an’da, cehennemde kalmak, “huld” kavramıy-la belirtilmekte; bu
“hulud” ise ya istisna yapılmakta, ya da sonlu
bir şeye bağlanmaktadır. Bunun için, ona
göre, kârlerin
cehennemde sonsuz olarak kalmalarını
kesin bir şekilde söylemek mümkün değildir. Ayrıca Carullah, hiçbir ayette insanın, Allah’ın
rahmetinden istisna edilmediğini söylemektedir (Carullah 1911: 50).İkinci burhan
olarak Carullah, “Rahman
Arş’a istiva etmiştir”
(Taha, 20/5) ayetini göstermektedir. Arşın mahiyeti bilinmemekle
birlikte, onun sonsuzluğu malumdur. Carullah’a göre, Rahman’ın, kendi
rahmetiyle, en büyük ve sonu olmayan Arş’ı kapsaması, O’nun rahmetinin her
şeyden daha büyük olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla o, sadece dünya ile
sınırlı olmayıp ahi-rette de herkes için kapsayıcı ve devamlı olacaktır.
Bununla birlikte mezkûr ayette tevile yer yoktur. Carullah, başka alimlerinin
aksine, bu ayeti müteşabih değil, muhkem olarak görmektedir (Carullah 1911: 50,
51).Carullah’a göre, Allah Arş’a istiva etmiş ve Rahman Arş’a istiva etmiş
cümleleri arasında fark bulunmaktadır. Ona göre bu, açık bir şekilde Allah’ın
bütün alemi kendi rahmetiyle kuşattığına bir delilidir (Carullah 1911:
53).Carullah’ın bu iddiasını Mustafa Sabri eleştirmektedir. Ona göre,
Carul-lah, hata yaparak mastar ile
sıfatı karıştırmaktadır. Mastar, bazen ism-i fail veya sıfat-ı müşebbehe manasında
kullanılabilmektedir, ancak bu ayet bunun bir örneği değildir. Sabri’nin
kanaatine göre mezkûr ayette Rahman sözü, sı-fat-ı müşebbehe şeklinde olmakla
birlikte, sıfat manasını içermeyen bir isim-dir. Onun tespitine göre
“De ki, ister Allah diye
çağırın, ister Rahman diye çağırın...” (İsra, 17/110)
ayetinde Rahman sözü sırf isim olarak kullanılmak-tadır. “Rahman Kur’an’ı
öğretmiştir” (Rahman, 55/1, 2) ayetinde de Rahman sözü hiçbir şeklinde
sıfat olamaz. Bu şekilde
Rahman sözünün kullanılma-sına
dair daha birçok ayet bulunmaktadır. İşte
bunun için, Mustafa Sabri’ye göre “Rahman Arş’a istiva etmiş” ile “Allah
Arş’a istiva etmiş” arasında fark yoktur (Sabri 1988: 55-57).6 Gerçekten de
“Sonra Arş’a istiva etmiş” (A’raf, 7/54; Yunus, 10/3; Ra’d, 13/2) mealindeki
ayetlerde zamir, Allah’a gitmekle, Allah ve
Rahman sözleri arasında fark yok olmaktadır. Ancak kanaatimize göre Allah ve Rahman sözleri
arasında fark bulunmaktadır ve bizce bir ayette Allah yerine Rahman sözü
zikredilerek, Allah’ın merhametine işaret edilmesi pek doğaldır. Biz, “O gün
hak hükümranlık Rahman’ındır” (Furkan, 25/26) ayetine da-yanarak, Carullah’ın
da iddia ettiği gibi, Rahman isminin sadece bu dünya ile sınırlı olmadığını
söyleyebilmekteyiz. Ancak, Sabri’nin de
işaret ettiği gibi, yukarıda zikredilen ayetin devamında “...ve karlere zorlu bir gün olacaktır” denilmektedir; dolayısıyla
Allah’ın Rahman olması azabın gerçekleşeceğine mâni değildir (Sabri 1988: 57,
58). Allah’ın rahmetinin umumiyetine üçüncü burhan olarak, Carullah şu aye-ti
zikretmektedir: “De ki: “Ey kendi neslerine israf eden
kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları
affeder. Çünkü
6 Taberi’de bu ayetin
tefsirinde, Allah ve Rahman sözlerinin aynı anlamda kullanıldığını
be-lirtmektedir (Taberi, 2000: XVII/580).
O, Gafur ve Rahim’dir” (Zümer, 39/53).
Ayrıca Carullah, bu ayette zikredi-len “kullarım” ifadesinin, sadece müminlere
yönelik olduğu itirazlarına kar-şı, “Göklerde ve yerlerde bulunan hiç kimse
yoktur ki Rahman’ın yanına kul olarak
çıkmasın” (Meryem, 19/93) ayeti delil
göstererek, bütün insanların
Allah’ın “Ya ibadi” – “Ey, kullarım” hitabının muhatapları olduğunu
söyle-mektedir (Carullah 1911: 53). Kur’an’da “abd”
kelimesi birkaç manada kullanılmaktadır. Râgıp el-İs-fahânî; “abd” kavramının
Kur’an’da üç anlamda kullanıldığını belirtmektedir. Bunlardan birisi,
yaratılması bakımından abd, yani kuldur (el-İsfahânî 2002: 542); ayette
zikredilen kul tabiri kanaatimizce yaratılma bakımından herkesin kul olduğunu
ifade etmektedir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki Kur’an’da, “ibadi”, yani
“kullarım” hitabı çoğu zaman yalnız iman edenlere yöneliktir.7 Taberi’nin
tefsirinde de belirtildiği gibi, yukarıda zikredilen “Ey kendi nes-lerine israf eden kullarım” ayeti, iman edenler hakkında
inmektedir (Taberi 2000: XX/224). Nitekim Kur’an’daki “benim kullarım”
ifadesini hem sadece müminlere has olarak, hem de bütün insanları şamil olarak
anlayabilmekteyiz. Bunun için Carullah’ın yorumu da dikkate alınması gereken
bir yorumdur.İkinci olarak, Carullah’a göre Allah, israftan bahsederek, hiç
kimseyi is-tisna etmemektedir. O “Bütün günahları affeder” ifadesini, sıyga
bakımından istisnayı kabul etmeyen bir müfesser ve neshi kabul etmeyen bir
muhkem ola-rak görmektedir. Ona göre bu ayet açık bir şekilde, Allah’ın, kebair
ve küfür dahil bütün günahların affedebileceğine bir delildir. Hatta o, bu
ayetin, önce-likle küfürden bahsettiğini söylemektedir. Ayrıca Carullah, aslında
bu ayetin, karlerin cehenneme gireceklerini beyan eden
ve bu konuda en büyük delil olan “Şüphesiz Allah, kendisine şirk koşanları
affetmez. Bunun dışında olanı dilediği kimseler için bağışlar” (Nisa, 4/48)
ayeti ile çelişmediğini
vurgula-maktadır. Ona göre bu ayet sadece cezanın vaki olacağına delil
olmaktadır; bu cezanın sonsuzluğuna delalet
etmemektedir. Zira bir günah
ki, şirk koşmak büyük bir günahtır
(Nisa, 4/48; Lokman, 31/13), ona göre ya karşılıksız affe-dilir, ya da bunun
mukabilinde ceza verilir ve sonunda günah silinir. Küfür ve şirk için de bir
ceza vardır. Ancak ona göre bu ceza sonsuz değildir. İşte “Allah bütün
günahları affeder” ayeti bunu göstermektedir. Bütün günahların affedi-leceğini
bildiren va’d ayeti ve şirkin affedilmeyeceğini bildiren vaîd ayeti arasında taarruzu gören kelamcılar ona göre hata yapmaktadırlar.
7 Hicr süresinde kulun, şeytan ardından
gitmeyen kimse olduğu söylenmektedir.
TaHa sü-resinde belirtildiğine göre Allah, Hz. Musa’ya şöyle demiştir: “Kullarımla
geceleyin yürü de onlara denizde kuru
bir yol aç; artık ravun tarafından yetişilmekten korkmazsın ve boğulmaktan endişe de etmezsin”. Ancak Ankebût süresinde Allah,
“Ey iman
eden kulla-rım” (Ankebut, 29/56) diye hitap etmektedir. Buradan, iman
etmeyen kulların da olduğunu anlamak mümkündür.
Ancak taarruz olsa bile, Allah’ın keremine, merhametine ve
hikmetine daha uygun olan va’d ayetini öne getirmek gerekmektedir (Carullah
1911: 54, 55).Dördüncü burhan olarak Carullah, Buhari’de geçen hadisi
zikretmektedir. Bu hadise göre Hz. Peygamber şöyle sormaktadır: “Bir kadın,
çocuğunu ateşe atar mı?”. Bunun üzerine sahabeler demişlerdir: “Hayır, Allah’a
yemin olsun ki, bu kadın ateşe çocuğunu atmamaya gücü yetiyor bir halde iken,
onu ateşe atmaz!”. O zaman Hz. Peygamber
şöyle demektedir: “Allah'a yemin
olsun ki, Allah Teala’nın mümin
kullarına olan merhameti,
bu kadının çocuğuna olan
merhametinden daha büyüktür”
(Buhari, Sahih, 5999). Carullah’a
göre bu hadis Allah’ın rahmetinin çok geniş olduğunu açık bir şekilde
göstermek-tedir. Hatta o, bu hadisin, şerh ve izahlara ihtiyacı olmadığını
söylemektedir (Carullah, 1911: 57, 58). Kanaatimize göre bu hadis, Allah’ın rahmetinin muhakkak her şeyden daha büyük olduğunu
göstermektedir. Ancak bununla
birlikte bu hadisin
is-tidlali tartışabilir. Allah’ın bazı insanları ateşe atacağı ayetini
göz önünde bu-lundurarak, mezkûr hadisi
genel anlamda ele almanın daha
isabetli olduğu kanaatindeyiz. Bize göre insanları tevbe etmeye ve ümit kesmemeye teşvik edici olarak
gelen bu hadis genel olarak Allah’ın çok merhametli olduğunu söylemektedir.Beşinci
burhan olarak, Carullah şu hadisi zikretmektedir: “Kıyamet günü Allah:
“Melekler, nebiler ve müminler şefaat etmiştir. Bir zerre
kadar hayrı olan ateşte kalmaz.
Bakı olan sadece merhametlilerin en merhametlisidir”” (Müslim, Sahih,
I/167, No.: 183).
Carullah, bu hadiste
merhametlilerin en merhametlisi
cümlesinin anlamı nedir diye bir soruyu sormaktadır. Ona göre meleklerin ve
insanların merhameti, Allah’ın merhametine kıyasen, çok kü-çüktür. Halbuki
sadece meleklerin ve insanların bu şefaatiyle, kalbinde bir zerre kadar iyilik bulunan insanlar
kurtulacaklardır. Müminler, meleklerin ve insanların şefaatiyle kurtulacağına
göre, cehennemde sadece karler kalacak-lardır.
Dolayısıyla ona göre bu hadiste zikredilen “merhametlilerin en merha-metlisi”
cümlesi karleri ilgilendirmektedir (Carullah 1911: 58,
59).Kanaatimize göre yine de bu hadis kesin olarak Carullah’ın anladığı gibi
anlaşılmamalıdır. Carullah’ın düşündüğünün aksine “merhametlilerin en
mer-hametlisi” cümlesi, Allah’ı övme maksadıyla da gelebilmektedir. Bunun için
kesin olarak karleri ilgilendirip onları kastettiğini
söylemek doğru değildir. Müslim’i
şerh eden Nevevi de
bu Carullah’ın dikkat
çektiği hususlara yer vermemektedir (Nevevi 1972: III/31, 65).
Altıncı burhan olarak Carullah, “Neredeyse yukarılarından gökler çat-layacak! Melekler de
Rablerini hamd ile
tesbih ediyorlar ve yerdekiler
için mağret diliyorlar. İyi bilin ki Allah çok
affeden, çok merhametlidir” (Şura, 42/5) ayeti göstermektedir. Ayette
meleklerin insanlar için istiğfarda bulun-duklarından bahsedilmektedir. Ayetin sıygasından anlaşıldığı üzere, burada mümin-kâr ayırımı
yapılmamakta ve dolayısıyla
meleklerin her bir insan için istiğfar ettikleri
anlaşılmaktadır. Ayetin sonunda geçen “İyi bilin ki Allah çok affeden, çok
merhametlidir” cümlesi,
Carullah’a göre, istiğfarın elbette kabul edileceğini göstermektedir.
Ona göre eğer istiğfar makbul olmasaydı,
o zaman ayet rahmet ve mağret sözleriyle değil, mesela “Allah
dilediğini yapar” sözleriyle tamamlanacaktı (Carullah 1911: 59).Carullah’ın
tespitine göre kelamcılar, bu ayeti yanlış bir şekilde anlamış-lardır. Onlar,
bu ayetin, sadece müminlere has olduğunu göstermek için, “Arş’ı yüklenen
ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler),
Rablerini hamd ile tesbih
ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler” (Mümin,
40/7) ayetine başvurmaktadırlar.
Carullah’ın tespitince kelamcılar, bu ayette geçen “müminlerin de
bağışlanmasını isterler” ifadesiyle, yukarıda geçen ayetin manasını tahsis
etmektedirler. Dolayısıyla, onlara göre, melekler her insan için değil, sadece
iman edenler için istiğfar etmektedir.Carullah, kelamcıların yaptıkları bu
tahsisin geçersiz olduğunu söylemek-tedir. Yukarıda da zikredildiği gibi,
tahsisin gerçekleşmesi için, iki hükmün birbirine muvafık olmaması
gerekmektedir. Burada ise her iki ayetin de hük-mü birbirine muvafıktır. Yani
meleklerin müminler için istiğfarda bulunması, aynı zamanda bütün insanlar için
de istiğfarda bulunmasına aykırı
değildir. İşte bunun için Carullah, kelamcıların bu tahsislerini gaetten kaynaklanan batıl bir şey olarak görmektedir
(Carullah 1911: 60).Carullah’ı eleştiren Sabri’nin tespitine göre ayet
umumiyete delil teşkil etmemektedir. Ona göre ayette geçen “men” har, mevsuf veya mevsul ko-numundadır. Bunun için ayet umumi
mana taşımamaktadır. Dolayısıyla ayete göre melekler de bütün varlıklar için
değil, belli varlıklar için istiğfar etmekte-dirler (Sabri 1988: 50). Gerçekten
de fıkıh usulü kurallarına göre “men” har şart veya
istifham olduğu halde umumiyeti, mevsul veya mevsuf olduğu halde hususiyeti
ifade etmektedir (Molla Hosrev 2011: 147). Mezkûr ayette geçen “men” harnin ne anlama
geldiği konusu tartışmaya açık bir
konu olmak-la birlikte,
kanaatimize göre bunun umumiyeti değil, hususiyeti ifade etmesi daha uygun
görülmektedir. Her ne kadar Sabri,
Carullah’ın sözüne karşı
bu ayette meleklerin sadece müminler için
istiğfarda bulunmalarını söylese
de durum tam olarak böyle değildir. Bunu delillendirmek
için Sabri, “Müminle-re mağret diliyorlar” (Mümin,
40/7) ayete dayanır. Ancak “Yerdekiler için mağret
diliyorlar” ayetinde, meleklerin,
bütün varlıklar için değil,
sadece iman edenler için mağret dilemeleri görüşü destekleyen
başka deliller de bulunmaktadır.
Bu deliller açık bir şekilde yukarıdaki ayeti tahsis veya nesh etmeseler
de en azından bu tarafın
daha güçlü olduğunu göstermektedirler. Nitekim Tevbe
suresinde Peygamber ve müminlerin, müşrikler için mağret
dilemelerinin mümkün olmadığı belirtilmektedir.8 Bu ayet, kârlerin,
en azın-dan Peygamber ve müminlerin istiğfarından mahrum kaldıklarını
göstermek-tedir. Peygambere ve müminlere müşrikler için istiğfarın yasak olduğu
halde meleklerin böyle bir istiğfarda bulunmaları kanaatimizce pek mümkün
görül-memektedir. Mustafa Sabri’nin de dile getirdiği “Kâr
olup bu halde ölenler Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti
altındadır. Onlar ebedi olarak bu lanet altındadır. Onlardan azap haf edilmez ve onlara mühlet verilmez” (Bakara, 2/161, 162)
ayetler, müşriklerin, melekler tarafından lanet edildik-lerini göstermektedir.
Dolayısıyla burada melekler tarafından bir negatif il
sadır olmaktadır. İstiğfar ise bunun tersine bir pozitif ildir.
Bunların bir arada bulunması yine mümkün görülmemektedir (Sabri 1988: 77,
78).Her iki tarafın da delillerini dile getirdikten sonra, netice olarak
melekle-rin sadece iman edenler için istiğfar ettikleri kanaatine
varabilmekteyiz. Me-leklerin ancak Allah’ın emriyle hareket ettiklerini göz
önünde bulundurarak onların, müşrikler için istiğfar yapmaları meselesini
direkt Allah’a yöneltmek gerekmektedir. Meleklerin, yeryüzündeki bütün insanlar
için istiğfar ettikleri sözünü, bu dünyada yapılan istiğfara hamletmek bizce
mümkündür.Yedinci burhan, “Eğer kendilerine azap edersen şüphesiz onlar senin
kul-larındır. Eğer onları bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet sahibisin”
dedi” (Maide, 5/118) ayetidir. Bu ayette Hz. Musa’nın Allah’a söylediği sözler
nak-ledilmektedir. Carullah, bu ayetten,
kesin olarak bütün
günahların dünyada affedebileceğini anlamaktadır. Yoksa, küfrün veya
şirkin affedilemeyeceğini bilen Peygamber, böyle sözler söyleyemezdi ve bunlar
Kur’an’da geçmezdi (Carullah 1911: 62, 63). Mustafa Sabri ise, Carullah’ın bu
iddiasına karşı çıkarak, Hz. Musa’nın müşrikler hakkında mağret
duasını yapamayacağını söylemektedir. Nitekim Kur’an’da, Hz. Peygamber’e
müşrikler hakkında dua etmenin yasağı geçmek-tedir (Tevbe, 9/113). Ayrıca
Sabri, bu ayetin şart sıygasıyla geldiğine dikkat çekmektedir. Onun belirttiğine
göre, şart sıygası, bir şeyin sıdkına veya vukuuna delalet etmemektedir.
8
“Cehennem ehli belli
olduktan sonra, yakınları
da olsalar ne Peygamber’e, ne de iman edenlere müşrikler
için istiğfar etmek yoktur” (Tevbe, 9/113)
Dolayısıyla, bu
ayet de kârlerin affedileceğine delil olamaz. Ayrıca
Sabri, birçok ayette Allah’ın bütün günahları affedebile-ceğini dile
getirilmesine dikkat çekmektedir. Onun Carullah ile tartışma nok-tası, bu
affetmenin gerçekleşeceğidir, yoksa teoride olabileceği değildir (Sabri 1988:
82, 83). Gerçekten de yukarıda da zikrettiğimiz gibi Allah, kendi me-şiyetinde
ne olduğunu ve ne yapacağını şu ayette belirtmektedir “Dileseydik, her nefse
hidayetini verirdik, fakat benden şu söz hak oldu: “Muhakkak ki Ben cehennemi
cinler ve insanlarla dolduracağım””
(Secde, 32/13). Ancak şunu da belirtmek
gerekir, bu ayet Allah’ın
meşiyetini ve dolayısıyla
yapacağını ortaya koymakla birlikte, cehennem azabının ebedi olduğuna
veya günahların hiç affedilemeyeceğine delalet etmemektedir.Yanlış tevil ve
tahrierden
dolayı kelamcıları çokça eleştiren Carullah, Mu’tezile’den Mahmud
Zemahşeri’nin şu sözlerini
nakletmektedir: “Aklen, her
günahkarı affetmek hasenattır. Günahkarın günahı çok büyükse, o zaman affetmek
daha üstün bir
hasenattır”. Carullah’a göre Zemahşeri bu sözlerini kendi mezhebinin
hilafına söylemektedir; zira bu sözler şirkin de affedilebile-ceği anlamı
gerektirmektedir (Carullah 1911: 63). Ancak Zemahşeri’nin söz-lerinden şirkin
de affedilebileceğini anlamak mümkünse de kanaatimize göre bu anlam zorunlu
olarak çıkmamaktadır. Bundan ziyade Zemahşeri, “Allah, kendisine şirk koşanları
affetmez” ayetinin tefsirinde, şirkin affolunması im-kanından hiç
bahsetmemektedir (Zemahşeri 1986: I/ 210). Ayrıca o, “Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyin, Allah bütün
günahları affedecektir” (Zümer, 39/53) ayeti tefsir ederken affetmeyi
tevbeye bağlamaktadır (Zemahşeri 1986: II/302). Tevbe ise sadece bu dünyada
geçerli olan bir ildir.Yukarıda da zikredildiği gibi,
Carullah’a göre müşrik ve kâr, eğer tevbe etmemişse, o
zaman cehenneme sokulacaktır ve belli müddet orada temizlen-dikten sonra yine
cennete kavuşacaktır. Bunun için Carullah, her insanın so-nuçta cennete
gireceğini söylemektedir. Yoksa yukarıda da zikredildiği üzere Carullah,
Allah’ın, şirk gibi günahı affetmeyeceğini beyan etmektedir.Sekizinci burhan,
“Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa, ki bu hususla ilgili hiçbir
delili yoktur, o kimsenin hesabı ancak Rabbinin nez-dindedir. Şurası muhakkak
ki kârler kurtulamazlar. De ki: “Rabbim, bağışla
ve merhamet et! Sen
merhametlilerin en iyisisin” (Müminün, 23/117, 118) ayetleridir. Burada ilk olarak
Carullah’ın dikkat çektiği nokta,
burhanı, yani delili yok iken şirk yapmak ifadesidir. Nitekim böyle bir şirke
düşen insanın hesabı Allah’a aittir. Ayrıca ona göre bu ayet, bir kişiyi tekr ederek, cehen-nemlik olduğunu söylemeyi imkânsız
kılmaktadır. Zira ayetin belirttiğine göre en büyük günah olan şirke düşenin
bile hesabı ancak Allah’a aittir.
Carullah’ın tespitine göre her bir dinin ehli, kendi
dininin esaslarına ve kendi akıllarına göre Allah hakkında akideyi bina
etmektedirler. Bir deyişle, her dinin kendi kelam ilmi ve bu ilmin delilleri ve
delillendirme yöntemleri bu-lunmaktadır. Nitekim, her insanın, kendisine,
zamanına, aklına göre bir imanı bulunmaktadır ve bu itikat, belirli insanların
aklına göre kurulmaktadır. Mezkûr ayette
geçen ifadeye göre, delilsiz
şirke düşenin hesabı ancak Allah’a
aittir. Carullah, ayetin manasıyla ilgili şu soruyu sormaktadır: “Öyley-se
delili elinde olduğu halde şirke düşenin durumu ne olacaktır?”. Yukarıda da
dediği gibi, tevhit veya şirk olsun, her kişinin itikadı kendi nazarına, kendi
de-liline göredir. Dolayısıyla, ona göre, elinde delili olup şirke düşen,
“Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar” (Bakara, 2/286)
ayetinin gereğince affolunacaktır (Carullah 1911: 68, 69).Carullah’ın ayetin
manasıyla ilgili sorduğu ikinci sorusu şudur: “Hesa-bın manası nedir?
Niçin bu hesap ancak Allah’a tahsis edilmiştir?”. Ona göre eğer bu hesap sadece
amel defterinde kayıtlı günahları içerseydi, o zaman bu günahların hesabını
kıyamet gününde melekler de alabilirdi. İşte bunun için o, bu hesabın
günahlardan ve şirkten üstün bir şey ile ilgili olduğunu söyle-mektedir; zira
bunlar, insanlara ve meleklere de
malumdur. Allah’a ait olan hesap, diğerlere bilinmez olup sadece O’nun ilminde
olan şeyleri içermelidir. Carullah’a göre, kıyamet günü, burhanı elinde olmayıp
şirke düşen biri, nazar ederken, kendi akıl gücünü tam olarak kusursuz
kullanmış mı, kullanmamış mı hesap edilecektir. Sonuçta, eğer insan kusursuz
kendi akıl gücünü kullan-mış ise affolunabilir. Zira o insan Allah
tarafından verilmiş aklı tam olarak kusursuz kullanmış ama yine
de tevhide gelememiş. Bu durumda tevhidi an-lamak insanın akıl gücünün üstünde
olmaktadır (Carullah 1911: 69).Carullah’ın eleştiren Sabri’ye göre mezkûr ayet,
aslında Carullah’ın aley-hinde bir delil niteliğindedir. Kanaatimize ve
Sabri’ni de görüşüne göre, “He-sabı ancak Allah’a aittir” cümlesi büyük bir
tehdittir. Bunu bir teselli cümlesi olarak kabul etmek,
bu tehdidi ortadan kaldırmaktadır. Hemen
sonra gelen “Karler kurtulamaz” cümlesi de
önceki cümlenin teselli olmadığını göster-mektedir (Sabri 1988: 92).Carullah,
rahmetin umumiliğine dair erken dönem şahıslarının görüşleri-ni bildirerek,
Taberi’nin tefsirinde geçen bir rivayeti nakletmektedir. Şa’bi’nin rivayetinde
şöyle denilmektedir: “İki yurdun en çabuk bina edilecek ve en ça-buk harap olacak
yeri cehennemdir” (Taberi 2000: XV/484). Carullah’a göre bu, çok açık bir söz
te’vili kabul edecek bir şey değildir. Carullah, müçtehit olan Şa’bi’nin bu
sözlerinin, hepsinin sonuçta kurtuluşa ereceği inancının aslında
Kur’an’a muhalif olmadığını gösterdiklerini söylemektedir. Şa’bi’nin derecesi malumdur;
onun görüşlerini Carullah,
kelamcıların görüşlerinden daha
üstün görmektedir. Ayrıca Carullah, Taberi’den İbn Mesud’un şu riva-yetini nakletmektedir: “Mutlaka bir
zaman gelecek ki cehennemin
kapıları kilitlenecek ve orada hiç kimse kalmayacaktır” (Taberi 2000: XV/484). Ca-rullah, İbn Mesud
gibi son derece güvenilir ve Kur’an alimi olan bir sahabinin görüşünü çok önemsemektedir ve onun bu
sözünü, daha bir burhan olarak kabul etmektedir (Carullah
1911: 77).Carullah’ın İbn Mesud’un bu sözlerini kesin bir delil olarak kabul
etme-sine rağmen, onu eleştiren Sabri, bu iki sözün sübutunu ve istidlalini
meşkuk olarak nitelemektedir. Sabri’ye göre Şa’bi’nin sözü, cehennemle birlikte
biraz daha uzun zamanda cennetin de yok olacağını bildirmektedir. Hâlbuki cen-netin
ebedi olduğunda şüphe bulunmamaktadır. Bunun için Sabri,
bu sözü meşkuk saymakta ve delil
olarak kabul etmemektedir. İbn Mesud’un sözüne gelince, Sabri’ye göre bunlar
Kur’an’ın açık ayetlerine muhalif olduğundan delil olarak kabul edilemez.
Bununla birlikte bu sözün sübutu da ayet ve ha-disler gibi kati derecesinde
değildir. Ancak İbn Mesud gerçekten de bunu söy-lemiş ise, o zaman sözü
günahkâr Müslümanların durumuna hamledilmelidir. Sabri’nin belirttiğine göre
İbn Mesud’un bu sözünün zayıf olduğunu destekle-yen başka bir delil, onun
“Cehennem ehline: “Siz burada, yerde küçük taşlar sayısınca kalacaksınız”
denilseydi,… ancak onlar için ebedilik vardır” (Tabe-rani X/179-180, 10384)
hadisini rivayet etmesidir. (Sabri 1988: 137-140).
SONUÇ
Görüldüğü gibi Allah’ın
rahmetinin herkesi kapsayacağına dair tartışma-lar yeni değildir ve her dönemde
olduğu gibi çağımızda da devam etmektedir. Bunu savunanlar veya karşı çıkanlar
arasında önemli isimler bulunmaktadır.Carullah, herkesin sonuçta cennete
gireceği yolundaki yaklaşımın İslam’a yakışan bir inanç olduğunu söylemektedir.
Ona göre böyle bir inanç İslam’a, sadece kendilerinin kurtulacağını iddia eden diğer dinler arasında bir fazilet
katacaktır. Carullah’ın dediğine göre böyle bir inanca dair elinde hiçbir
delili olmasaydı bile İslam’a sevgisi sayesiyle onu İslami öğretiye kendi
içtihadıyla katacaktı (Carullah 1911: 27).Carullah’ın görüşlerinde bir nevi
dinlerin müsavatını, denkliğini görebil-mek mümkündür. Onun yaklaşımı bir
yandan dini çoğulculuğa yakındır. Her din ehli
sonuçta cenneti kazanacağı,
her din ehlinde
ki müşrikler de kendi dinleri
üzeredir, kendi itikadı ve delilleriyle iman edeceği sözlerinden, farklı dinleri neredeyse İslam’a denk gördüğünü tespit
edebilmekteyiz. Hâlbuki, bilindiği gibi, Allah katında tek makbul din İslam
olduğu bilinmektedir (Al-i İmran, 3/19, 85). Bununla birlikte Kur’an’da iman ve
küfür, mümin ve kâr arasında açık ayrım bulunmaktadır
(bkz.: Kalem, 68/35, 36; Haşr, 59/20; Ka-run, 109/1-6;
ayrıca bkz.: Sabri 1988: 207-211).Cehennemde kârlerin
sonsuz olarak kalmaları tartışmaya açık bir konu olup, kanaatimize göre onların
azap gördükten sonra cennete girecekleri ko-nusu de ayrı bir meseledir. Zira
Kur’an’da bir taraftan kârlerin cennete gir-meleri çok
zor olduğu belirtilmekte, diğer taraftan,
“Allah’a şirk koşanlara Allah
cenneti haram kılmıştır” (Maide, 5/72) denilmektedir. Dolayısıyla ce-hennem
azabının ebediliği ayrı bir konu olup cennete kârlerin
girmeleri ayrı bir konudur. Carullah ise bu konuyu fazla işlememiştir. Halbuki
kanaatimize göre buna da ağırlık vermesi gerekirdi.Carullah’ın, kelam
alimlerine ve onların arkasında Müslüman alimlerinin çoğuna yönelttiği
itirazların bir kısmı mübalağadan
ibaret olduğunu düşün-mekteyiz.
Carullah, hasımlarını bazen taassupla suçlamaktadır. Mezhep taas-subu vaki olan
bir şeydir. Bu taassupta aşırıya gidenler hasımlarını cehenneme yollarlar.
Ancak bu nadir görünen bir olaydır. Tabi olanları sayısına göre en büyük olan
ve Ehl-i Sünnet olarak nitelenen fırkanın içinde bulunanlar da ken-di
aralarında farklı mezheplere ayırılmaktadır. Ancak bunlar birbirini cehen-neme
yollamazlar. Dolayısıyla Carullah’ın suçlaması, çoğu zaman da olduğu gibi
sadece kısmen doğru olabilmektedir. Nitekim Carullah, cehennem azabının
hiç olmadığını söylememektedir. Ona göre Allah, bir kısım
müminlere ve bir kısım müşriklere azap edecek-tir. Ahiret gününde
Allah, ona göre, iyi amel yapan
insanı azap tattırmadan cennete
koyacaktır, azap etmeyi
hak edenlerin bir
kısmını da affeder, ama
affetmediklerini cehennem azabına
sokacaktır ve sonunda
herkesi cennete yerleştirecektir.
Carullah’a göre sonuçta müşrik de cennete kavuşacaktır, an-cak onun cennete
giden yolu daha uzun olarak cehennem üzerinden olacaktır. Dolayısıyla Carullah
azabın vukuuna değil, azabın
sonsuz olduğu iddiasına karşı
çıkmaktadır.
Kaynaklar/References
Abdullah bin Muhammed el-Hüsni el-Magribi,
el-Burhan ve’l-İ’tibar Fi’r-Reddi Ala Men Kâla Bi Fenai’n-Nar.Ateş, Süleyman
(1989), Cennet Kimsenin Tekelinde Değildir, İslami Araştırmalar Dergisi, sayı
1, 3: 7-24.Ateş, Süleyman (1990), Cennet Mü'minlerin Tekelindedir, İslami
Araştırmalar Dergisi, sayı 3, 4: 85-94.
Ateş, Süleyman (1990), Cennet Tekelcesi Mi?,
İslami Araştırmalar Dergisi, sayı 1, 4: 29-37.Bağdadi, Abdülkahir bin Tahir (1977), el-Fark
Beyne’l-Firak ve Beyanü’l-Fırkati’n-Naciye,
Beyrut: Darü’l-Afaki’l-Cedide.Carullah, Musa (1912), Halk Nazarına Bir Niçe
Mesele, Kazan: Umid.Carullah, Musa (1911), Rahmet İlahiye Burhanları, Orenburg:
Şark Matbaası.el-İsfahânî, Rağıb (2002),
Müfredat Elfazi’l-Kur’an, thk.:
Safvan Adnan Davudi, Dimaşk: Daru’l-Kalem.Görmez, Mehmet (1989),
“Musa Carullah Bigi: Hayatı, Fikirleri ve Eserleri”, Yüksek Lisans Tezi,
Ankara.Hocaoğlu, Mustafa (2010), “TDV İslam Ansiklopedisi "Azap"
Maddesi Üzerine Bir Degerlen-dirme”. Fırat Üniversitesi İlahıyat Fakültesı
Dergısı, 15:1: 335-341.İbn Kayyim el-Cevziyye, Hadi’l-Ervah İle Biladi’l-Efrah,
Kahire: Matbaatu’l-Medeni. İbn Manzûr (1955), Lisanü'l-Arab, Beyrut: Daru Sadır.İbn
Teymiyye, Takıyüddin Ebu’l-Abbas Ahmed,
er-Reddu Ala Men Kâle Bi Fenai’l-Cenneti ve’n-Nar, Riyad: Daru Balnasiye.İbn Teymiyye,
Takıyüddin Ebu’l-Abbas Ahmed, (1995), Mecmu’u’l-Fatava, Mecma’u’l-Melik Fehd
Li’Tebaati’l-Musha’ş-Şerif, Medine.Kemâlî, Ziyaeddin
(1910), Felsefe-i İtikadiye, Ufa: Vostoçnaya Peçat.Maraş, İbrahim (2002), Türk
Dünyasında Dini Yenileşme, İstanbul: ÖTÜKEN.Mâturîdî, Ebu Mansûr (2015),
Kitabü’t-Tevhid (Açıklamalı Tercüme), çev.: Prof. Dr. Bekir To-paloğlu, 7.
Baskı, İstanbul: İSAM Yayınları.Molla Husrev, Muhammad bin Faramurz (2011),
Miratü’l-Usûl Şerh Mirkati’l-Vusûl, Beyrut: Darü’s-Sadr.Nevevi, Ebu Zekeriye
Muhyiddin (1972), el-Minhac Şerhu Sahihi Müslim bin Haccac, Beyrut: Daru
İhyai’t-Turasi’l-Arabi.Rızaeddin bin Fahreddin (1910), Rahmet İlahiye Meselesi,
Orenburg: Vakit Gazetesi Matbaa-sı.Sabri, Mustafa (1988), Yeni İslam
Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyyesi, Musa Carullah Bigiyef’e Reddiye, İstanbul:
Bedir Yayınları.Sabuni, Nureddin,
el-Bidaye Usuli’d-Din (2011), çev.: Bekir
Topaloğlu, 9. Baskı, İstanbul: Marmara
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.San’ani, Muhammad
bin İsmail el-Emir (1984), Raf’u’l-Estar
li-İbtali Edilleti’l-Kailina Bi Fenai’n-Nar, thk.: Nasıruddin Elbani,
Beyrut: el-Mektebetü’l-İslamiye.Sübki, Takiyüddin (1247), el-İ’tibar Bi
Bekai’l-Cenneti ve’n-Nar, Dimaşk, Suriye, Terakki.Şehristânî, Ebü’l-Feth
Muhammed b. Abdülkerim (2008), el-Milel ve’n-Nihal, Beyrut:
Dârü’l-Ma’rifa.Taberani, Süleyman b. Ahmed, el-Mu’cem el-Kebir, Kahire:
Mektebetü İbn Teymiyye.Taberi, Ebu Cafer (2000), Cami’ül-Beyan Fi
Te’vili’l-Kur’an, Müessesetü’r-Risale.Yavuz, Yusuf
Şevki (1991), Azap,
TDV İslam Ansiklopedisi (cilt: 4, ss.
302-309), İstanbul: Türkiye
Diyanet Vakfı Yayınları.Zemahşeri, Mahmud Carullah (1986), Keşşaf An Hakaiki
Gavamizi’t-Tenzil, Beyrut: Daru’l-Kitabi’l-Arabi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder