11 Ocak 2014 Cumartesi

İSLAMIN KADINLA İMTİHANI

Kadın…öyle terimleşmiş bir kelime ki sanki artık kadın denince bir insandan bahsedilmiyor da farklı bir yaratılış mertebesinden bahsediliyor…Kimi övüyor göklere çıkarıyor,meleklerle yarıştırıyor kimi ise ruhunun olduğundan şüphe duyuyor.Her tutumun ifradı ve terfidi yanlış olduğu gibi bu konu hususunda da her iki uç tutum yanlıştır oysa.
Dünya varolduğundan beri,hemen hemen istisnasız tüm tarih dönemlerinde bazen koruma amaçlı, bazen anlaşılmayan art niyetlerle kontrol altına almak amaçlı,bazen din adına,bazen de kendi elleriyle kurdukları toplum ve bu toplumun gelenek görenek ve kuralları adına kadın arka planda bırakılmış;tabi burada bırakılmış fiilinin failini sorarsak kadın olmayanlar yani erkekler sonucuna götürür düz mantık bizi,ancak ben bu sonuçtan çok emin değilim açıkçası bu benim için bir “faili meçhul olgu” ,hatta bir ara bunu Yaratıcının iradesi olarak görmedim de değil zira bu kadar kesintisiz ve istikrarlı bir geride kalış hiçbir güçle sağlanamazdı.Hele ki tüm toplum bireylerinin mutlaka bir kadın tarafından büyütüldüğünü düşününce..yoksa kadın mı kendi eliyle kendini bu konumda tutmak,gölgede kalmak istemiştir…Ve yahut bu bir arz talep meselesi miydi? Kadınlar erkeklerde hep güçlü,eğilmez,cesur,akıllı,hükümran olmaları gibi manevi meziyetler arayarak onların bu yönde gelişmelerine sebep olurken, erkekler kadınlarda hep maddi güzellikler arayıp kadınları kendi dış görünüşlerinden başka bir şey düşünemez duruma gelmelerine ve böylece toplumda belirleyici unsur olma yeteneklerini kaybetmelerine mi sebep olmuştur; yani kalıplaşmış ifadesi ile her başarılı erkeğin arkasında başarısız bir kadın mı vardır? Musa Carullah Bigiyev yüzyılın başında yazdığı Hatun adlı eserinde bunu şöyle ifade etmiş:“Eğer kadın vücudunu tezyin ediyor ,zinet ve süse fazla meylediyorsa bu erkeklerin kusurdur.Medeniyet dünyasının modalarına bu derece mübtela olmaları erkeklerin günahıdır….Erkekler dış güzelliğe bu kadar önem vermeyip,manevi cemalden ve ebedi kemalden haz alsalardı,hatunların edeplerini ve ictimai faziletlerini takdir etselerdi kadınlar süs ve güzellikte değil,ictimai faziletler hususunda birbiriyle yarışacaklardı”.Elbette bu hususta kadının fıtratı ve güzelliğe ,bununla takdir edilmeye meyli gözardı edilemez.Erkekleri tek suçlu ilan etmek de hakkaniyete uymaz.
Evet,tarih boyunca kadının ictimai vazifeler ve dolayısıyla haklar bakımından arka planda kalmasına bu ve bunun gibi birçok sebeb bulunabilir.Sanırım benim açıklamam da şöyle olurdu:Toplumlar aileye o kadar önem verdi ki kadını hep ailenin huzuru ve bekası için gayret ve fedakarlığa yöneltti,kadında da evladına ve aile efradına öyle fıtri bir bağlılık vardı ki şahsi menfaat ve haklarını gözü görmedi.Aklının ve meziyetlerinin buna yetmediği açıklamasını yapanlara genetik,biyoloji ve tıp araştırmaları hatta bu noktada meziyetlerini sergileyen kadınların bizzat kendileri gereken cevabı zaten verdiler .Ancak şimdi toplumu başka bir tehlike bekliyor:bekçisiz kalan yuvalardaki yavru kuşların biçareliği ve artık yuva yapmayan dişi kuşlar:Aileyi kim ayakta tutacak? Kadına gereken değerin verilmemesi sonucu böyle bir bedel ödüyor şimdi erkekler ,kadın en ufak bir sıkıntıda yuvayı terk edebiliyor artık
Konu merkezinden kaydı biraz.Benim bugün sizinle paylaşmak istediğim aslında kadının imtihanı değildi,başlıkta belirttiğim üzere İslam’ın kadınla imtihanı idi.Gerçekten de kim ne zaman İslam’a bir eleştiri getirecekse bu hep İslam’ın kadınla ilgili hükümleriyle ilgili oluyor.Müslümanlar kadının şahidliği,miras hukuku,teaddüd-ü zevcat,boşanmadaki edilgenliği,tesettürü konularında devamlı eleştiriliyor.Sanki tüm toplumlar ve dinler kadına değer vermiş İslam da gelmiş bu gidişatı durdurup kadını ait olduğu derekeye indirmiş gibi.
Bunun bir örneği de Almanya’da görüldü. Almanya`nın Frankfurt kentinde eşi tarafından tehdit edildiği için acil boşanma talebinde bulunun Fas asıllı kadının isteği hakime Datz Winter tarafından “Kuran`ın Nisa Suresi`nin 34. ayetine göre kadının üzerinde erkek hakimiyeti vardır. Bu yüzden acilen boşanmanıza gerek yok,böyle durumlar sizin kültürünüzde normaldir gerekçesiyle reddedildi.İslamı böyle tanıyanlara mı yoksa böyle tanıtanlara mı kesilmeli bunun faturası veya şöyle soralım suç İslam’ın mı,Müslümanların mı yoksa İslamı bilmek ve tanımak istemeyen objektif yaklaşamayacak kadar dine öfke duyanların mı?Haberi duyan bu öfkeli kesim “gördünüz mü şeriat şeriat diyordunuz alın size şeriat” edasıyla hakime hanımın kararını yerinde bulurken aklı başındaki hukukçular tepkilerini gösterdi.Tabi olan yine İslam’ın algılanışına daha doğrusu algılanamayışına ve yanlış algılanışına oldu.
Oysa bu nasların yanlış anlaşılmalarını ve uygulamalarını düzeltecek açıklamalar ve yorumlar da da yapıldı İslam dünyasında,mesela Musa Carullah “bazı konularda Kur`an`ın tedricilik prensibinin nüzûl süreci ile sınırlı olmadığını söylemiştir. Ona göre Kur`anı Kerim, kadın konusunda getirdiği hükümlerin önünü açık bırakmıştır. Başka bir ifade ile, Kur`an Müslümanlara kadın hakkında çizdiği çerçeve ile yetinmeyip, zaman içinde daha ileri adımlar atmalarını em retmiştir. Ne var ki, Müslümanlar tarih içinde Kur`anı Kerim`in bizzat çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış ve Kur`an öncesi düşünceler İs lam toplumlarında hayatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında devam ettirmiştir. Kadim din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve geleneklerin dine baskın çıkması, dinin ve dinî metinlerin yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanması yanında, Müslümanların ahlaki zaafları da bu tür düşüncelerin yaşa masına ve kökleşmesine zemin teşkil etmiştir.” Böyle cesur ve gür bir sadanın çıkıp İslam kadına zulmü ve şiddeti öngörmüyor,şahidlikte ve mirasta yarım bırakılışı imani bir genel geçer kural ve şart değil,boşanma hakkı var demesi mevcut ayetler üzerinde ictihad yapması gerekiyor ama biz Kur’an ı okumayıp kılıfına sarıp duvara asan saygıda kusur etmemek için ona dokunamayan bir ümmetiz.Acaba böyle saygı mı göstermiş oluyoruz.Muhafazakarlık adı altında dinin yanlış anlaşılmasına sebebiyet vermiyor muyuz bir düşünmeli.Birazcık fikir yürütmek isteyenlere senin imanın eksik diyerek nükleer silahla saldırmak dini dokunulmaz yaptı ama işlevsiz de kıldı.

BUTİ VE CARULLAH

Muhammed Said Ramazan el Buti ile Musa Carullah birbirlerine zıt iki portre ve ekolü temsil ederler. Musa Carullah, savruk ve liberal meşrep bir İslamcıdır. Bununla birlikte hakperest bir yönü vardır. Bu onu arayıştan arayışa itmiştir. 20’inci yüzyılın muzdariplerinden birisidir. Bir yerde de karar kılmamıştır. Belki de en kararlı olduğu nokta Şia’yı ve Şia ulemasını tanıdıktan sonra Şia aleyhtarlığında karar kılmasıdır. Bu hususta tecrübelerini kaleme almış ve bunları El Veşia kitabında toplamıştır. ‘El-Veşia fi nakdi akaidü’ş-şia’ kitabı dalında bir şaheser olmuştur. Şia’yı içeriden ve derinden kavramıştır. Muhibbiddin Hatip, 30 yıl Şii ulema ile ahbaplıktan sonra onlarla yollarını ayırmıştır. Reşid Rıza başta el İrfan dergisi gibi Şia dergi ve mevkuteleriyle yazışmalarından ve yıllarca kader ortaklığı yaptıktan ve 26 yıllık Şii alimleriyle ahbaplıktan sonra Muhibbiddin Hatip ile aynı noktaya gelmiştir. Mustafa Sibai için de aynısı söylenebilir. Yusuf Karadavi de Ayetullah Teshiri gibilerle aynı çatıyı paylaştıktan sonra 2008 yılında yollarını ve taraflarını ayırmıştır. Buti ise teorikte Ehl-i sünnet çizgisinin müdafii olmakla birlikte Siyasi teşeyyü üzerinden onlara yakınlaşmış ve Suriye rejiminin Tahran’daki inanç eksenli kuzenleriyle ilişkilerini görmezlikten gelmiştir. Bununla birlikte, Buti, Fethülislam Medresesi gibi, mezheplerin yakınlaşması projesine karşıdır. Mezhepler arası yakınlaşma projesinin faydasız olduğunu ve Şiilerin takiyyeden vazgeçmedikçe sağlıklı ilişki ve köprü kurulamayacağını söyler. Onun ötesinde Şiilerin (İran) İslam aleminde parayla Şiileştirme faaliyetlerine sürdürdüklerine değinir (Avruba: Minettakniyyeti ile’n ruhaniye, Darul’l Fikr el Muasır, S. 48, 1999). Daha sonra teorideki bu tavrını pratikte sürdüremeyecektir. Fethi Yeken’in durumuna düşecektir. Özellikle de oğul Beşşar döneminde. Burada dikkat çekici husus şudur: Musa Carullah Bigiyev, Bolşevizmin patlak vermesinden ve kopmasından sonra komünist odaklardan umudunu kesmemiş ve 15-20 yıl onlarla uzlaşmaya çalışmış ve onların intibaha gelmelerini ve reşit olmalarını beklemiştir. Olmayınca onlardan umudun kesmiş ve yollara düşmüş ve geride kalan bazı akrabalarını komünizme kurban vermiştir. Buti de belki hem kendisini hem de torununu bu yasak ilişkiye kurban vermiştir. Lenin’in ifadesiyle komünizm siyasi bir çocukluktur. Baasçılık da komünizmin Arap dünyasında çocuğu ve iz düşümüdür. İdeolojik bir miyopluk ve siyasi çocukluktur.
¥
Musa Caralluh saflığına yenilerek liberal zeminden komünistlere kredi açmıştır. Parantezi kapattığında büyük bedeller ödemiş ve acılar yaşamıştır. Onunki bir fikri sergüzeşt ve macera olmuştur.  Buti de, Musa Caralluh Bigiyev’in izinden giderek Baas ve Baasçılara kredi açmıştır. Şaşırtıcı olan nokta şurasıdır: Nasıl oluyor da liberal bir İslamcı ile muhafazakar bir alim aynı noktada buluşabiliyorlar? Buti son ana kadar rejimin mevzilerini ve cephelerini savunuyor. Kimileri seferberlik konusunda Başmüftü Ahmed Bedreddin Hassun ile ters düştüğünü söylüyor. Keşke bu doğru olsa! İki zıt istikametten gelen iki alimin orta noktada buluşmasını kör noktalarına hamletmek gerekir. Muhammed Hayr Ferec gibi kimi ulema Buti’nin tutumunun içtihadi olduğu kanaatindedir. Gerçekten de kısmi bir maslahat düşüncesi dışında Baas veya komünist rejimlere icazet verilebilir mi? Siyasi meselelerde içtihadi pozisyon üzerinden birçok yanlış aklanmakta ve dolayısıyla Nuseyri yazarlarından Ahmet Ali Recep’in ifade ettiği gibi bu durum tebrir (mazeret ve bahane üretme) mesleğini ortaya çıkarmaktadır. Buti ve Carullah’ın benzer taraflarından birisi Buti’nin Şam ve Carullah’ın Anadolu vurgusudur. Bu vurgu doğru olmakla birlikte bu vurgunun üzerinden aykırı rejimlerin aklanması kabul edilemez. Elbette doğru değildir.
¥
 Buti’nin tekmili birden baba ve oğul Esat’larla yakın ilişkilerine mukabil Musa Carullah Stalin ve Lenin ile görüşmüş ve onlarla müdavele-i efkarda bulunmuştur. Sovyet liderleriyle anlaşma ümidinde olmuştur (Ahmet Kanlıdere Kadim ile Cedit arasında Musa Carullah, Dergah yayınları, s:96). Seyyid Bey hilafetin kaldırılmasının gerekçelerini teorikleştirmeye çalışmıştır. Hilafetin tarih içinde ideal formundan koptuğunu ileri sürerek hilafetten arınmaya savunmuştur. Musa Carullah da keza hilafetin kaldırılmasını ya siyasi baskılar altında ya da hür kanaatiyle alkışlamıştır. Bunlar içtihada hamledilecek meseleler midir?
 Bigiyef’in hayatı hep yolculukta geçmiş ve hep arayış içinde olmuştu. Buti ise hep aynı yerde olmuş ve hiç durak değiştirmemişti. Lakin her ikisi de statik noktalarda buluştular. Musa Carullah’ın ceditçiliği ile Buti’nin kadimciliğinin buluştuğu mizansız veya düzensiz veya statik noktalar var. Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin ifadesiyle Bigiyef hem Bolşevik hem de Ankara mezhebine göz kırpmıştır. Bolşevizmden umudunu kesse de Ankara’dan umudunu kesmemiştir. Bigiyef’in boşlukta yüzen ceditciliği ile Buti’nin sabit ve değişmez kadimciliği ilginç bir noktada kesişmiştir. Bigiyef yenilik adına en azından ilk yıllarda Sovyetler Birliğine sahip çıkarken Ankara mezhebinden kaçarak Şam’a yerleşen Buti ailesi ise Muhammed Said Ramazan el Buti’nin şahsında son demlerinde Ankara mezhebiyle kardeş olan Şam rejimiyle bütünleşecektir. Çıkılan idealler ile varılan gerçekler arasında böyle tezatlar veya farklar ortaya çıkmaktadır. Carullah ‘perennial philosophy’ adı verilen dini çoğulculuk veya ezeli hikmet doktrinine inanan ve bu uğurda Rahmet-i İlahiye Burhanlarını yazan kişidir. Şeyhülislam Mustafa Sabri ise ona karşı Yeni İslam Müçtehitlerinin Kıymet-i İlmiyesi adıyla reddiye yazmıştır.  Ceditçiliğin bir nişanesi olarak Musa Carullah içtihat kapısının açık olduğuna inanıyordu. Buti ise kadimci ekol gibi bu konuda ihtiyatlı idi.

MUSA CARULLAH BİGİYEV


1875-1949 1875-1949

Dedesi Abdulkerim Efendi Devlikamoğulları soyundandır. Babası Yarullah hocası Şeyh Habibullah Efendi'nin kızı Fatıma Hanım ileevlendi. Yarullah Moskova ve Rostov şehirleri arasında döşenen demiryollarında müteahhidlik yaptı. Rostav'a yerleşti. Orenburg MüftüsüSelimgiray, hacca giderken Rostov'a uğradığında O'na misafir olmuş ve O'nu aynı zamanda Rostov Şehrine Ahunt olarak tayin etti. 1870 de doğan çocuğuna Muhammed Zahir, 1875 de doğana da Musa Carullah adını verir. Musa, Avrupa Rusya'sında, Don ırmağı kıyısında, Azak kalesinin biraz kuzeyinde ( Rostov-Na-Don) şehrinde dünyaya geldi. Babası 1881 de vefat etti
Annesi küçük Musa'ya eski usulle yazılmış kitaplardan ders vererek gerekli ilk bilgileri verdikten sonra, 11 yaşındayken O'nu Rostov'dakiReal Devlet Lisesi'ne yazılır. 13 yaşında iken buradan alarak Kazan'daki Gölboyu Medresesine, ağabeyi Zahir'in yanına gönderir. Ancak Medrese hayatına uyum sağlayamaz. Tekrar Rostov'a dönerek yarım kalan lise tahsilini tamamlar.
Daha sonra Buhara'ya gitti. Arapça, Farsça ve İslami ilk bilgileri elde etti. Buhara'da tecdid taraftarı olan Damolla İkram Efendi ileDamolla İvaz Efendi'den Fıkıh ve Felsefe dersleri aldı. Matematik ve Astronomi bilgini Damolla Şerif Efendi'den de bu iki ilmi tahsil etti. Öklid, Pisagor ve Arşimet'in Riyazıyatını, Platon ve Aristoteles'in Felsefelerini okudu. Descartes ve Bacon'u mutaala etti. Matematik sahasında yazılan bazı Rusça kitapları hocası Mir Şerif için Türkçe'ye tercüme etti. Matematiğe olan ilgisi gittikçe artmaya başlar.
Muhiti, Musa Efendi'ye Mektep ve Medrese beğendiremedi. 1896 da Rusya'ya dönerek Fen Fakultesi'ne girmek istedi. Latince bilmediği için kabul edilmedi. İlerde Metodoloji olarak Matematikle Sosyal Bilimleri birleştirme önerisini atacaktır.
Rostov'a döndükten annesini ika ederek İstanbul'a geldi. Mühendislik Mektebi'ne kaydolduysa da Mülkiyeyi Şahane ve HarbiyeMektebleri'nde Rus dili ve ve İlm-i Servet Muallimliği yapan hemşehrisi Musa Akyiğitzade onu bu fikrinden vazgeçirerek başlattığı İslami İlimleri tamamlamasını tavsiye eder. Aradığını bulamadığından Mısır'a gider.
Aradığını Kahire'de de bulamaz. Medreselere itimadı kalmadığı için, müstakil çalışmaya karar verir, ayrı ayrı üstadlardan ders alır.Abduh'un derslerine katıldı. Şeyh Bahit Efendi den ders aldı. Diğer atarftan Daru'l-Kutubi'l-Mısriyye'de mevcut Mushaflar ve Qur'an Tarihi üzerinde araştırmalara başlar.
Hicaz'a geçti. Mekke'de çeşitli ders halkalarına katıldı. Şeyh Salih'ten en-Nesai'nin Sünen'ini okudu. Medine'de Muvatta'yı tetkik etti.
İki yıl sonra Hindistan'a geçti. Diyobent Medresesi'nde altı ay kaldı.
Tekrar Kahire'ye döndü. Buradaki Qur'an Tarihi ve İlimleri çalışmalarını daha sonra yazıya döktü. "Tarihu'l-Qur'an ve'l-Mesahif". Mısır'da 3 yıl kaldı.
Beyrut'a geçti. Eli dar olduğu için buradan Şam'a yaya gittiği söylenir. 11 yıllık bu sehayatlerinde istediğini bulamamış olarak memleketine döndü.(1904).
Bu tür ilim yolculuğundan dönenlerin yaptığı gibi hocalığa başlamadı. Kahire'de tanıştığı Kazan'ın Çistay kasabasında imam ve müderris olan Şeyh Zahir'in oğlu İbrahim Şevket Kemal'in bacısı Esma Aliye Hanım'la evlendi( 1905). 6 kız 2 oğlu dünya'ya geldi.
Hanımını annesinin yanına bırakarak Petersburg'a gitti. Rus Hukuk Fakultesi'ne kaydoldu. Kazan'da misafir olan Fas'lı Ahmed eş-Şankıti( 1872-1913) ile tanıştı. O'nunla beraber Cahiliyye şairlerinden Tarafe ibnu Abd'ın (ö.564) meşhur Divan'ı üzerinde çalıştı.
Rus-Japon Harbi'nin Rusya'nın yenilgiyle sonuçlanması üzerine başlayan ayaklanmalar, II.Nikolay'ın Meşrutiyete dönmesine yol açtı. 1905 ihtilali Müslümanların hürriyetlerini genişletti.
Carullah bu hürriyeti Gazete çıkararak kullandı. el-Asru'l-Cedid ve Vakit gazetelerinde makaleler yazdı. Kadı Abdurreşid İbrahim ile işbirliği yaparak Ülfet gazetesini çıkardı. Türkçe Tilmiz gazetesinde yazdı.
Siyasi, içtimai etkinliklerde bulundu. Yapılan 5 büyük Kurultay'da hazır bulundu. 16-21 Ağustos 1906 da Nijni Novogorod'daki Müslüman Kurultayı'nda baş katiplik yaptı. Toplantı zabıtlarını Kitap haline getirerek yayınladı. O'nun Islahat Esasları eseri bu hususta sağlam bilgiler verir. Bu 3. Kurultay'da "Müslüman İttifak" adlı bir Siyasi Parti'nin kurulmasına karar verildi. 15 kişilik komite içinde o da yer aldı.
1907 de hürriyetler geri alındı. Ülfet Gazetesi kapatıldı. Abdurreşid İbrahim Japonya'ya kaçtı. Carullah Kazan'a gelerek ŞarkKütüphanesi sahibi Ahmed İshaki Efendi ile tanıştı. Burada 1917 devrimine kadar 20 ye yakın eser yayınladı.
Ebu'l-Ala el-Maarri'nin (368-444) el-Luzumiyyat adlı manzum eserinden seçerek çıkardığı fikir hürriyeti telkin eden beyitlerin tercümesi.
--Şatıbi'nin (ö.790) el-Muvafakat adlı eserini dipnotlarla izah ederek bastı.
-Başmüftü Rızaeddin Fahreddin Efendi' nin isteği üzerine Rusya Müslümanları için Mecelle-i Ahkamı Şeriyye'nin hazırlanması görevini aldı. Kavaidi Fıkhıyye eseri bu Mecelle'nin bir ön hazırlık çalışmasıdır.
1910 da ıslah edilmiş Medreselerden, Huseyniye Medresesi'nde Arapça ve Dinler Tarihi derslerini bermek üzere Orenburg'a davet edildi. Müderrislik hayatı uzun sürmedi. İbnu Arabi'nin (1164-1240) Rahmeti İlahiyye'nin umumiyyeti; yani müşrikler dahil hiçkimsenin cehennemde ebedi olarak kalmayacağı görüşünü anlatmasıyla başlar. Rızaeddin ibnu Fahreddin Efendi'nin çıkardığı Şura dergisinde bunları yayınlayınca Medrese Hoca ve İradeleriyle arası açıldı. Orenburg Cemiyeti Hayriyye salonunda bunları anlatınca halktan da tepkiler aldı. Medrese Müdürü ve hocaları, aleyhinde büyük kampanyalar başlattılar. Dersler yarıda bırakıldı fazla kargaşaya yol açmamak için istifa edip Oranburg'dan ayrıldı. Aleyhinde yazılar devam etti. Kendisi konuyu "Rahmeti İlahiyye Burhanları" kitabında neşretti.
1910 da Lutfullah İshaki ile birlikte Finlandiya' ya gitti. Uzun Günlerde Ruze'yi bu seyahati Kuzey kutbunda Akşam, Yatsı ve Sabah namazı ile oruç meşakkatlerinde isabetli bir içtihada varmak için, batmayan güneşi görmek üzere gerçekleştirdiğini söyler.
1913 de Petersburg'ta Emanet Matbaasını kurdu. Ayaz İshaki ile birlikte İL gazetesini çıkardı.
1914 Haziran'ında toplanan Rusya Müslümanları 4. Kurultayı'na katıldı. Rusya'nın her tarafından gelen Türk delegelerden oluşan Kongre'ye Sadri Maksudi, Rızaeddin Fahreddin , Ali Merdan'da katıldı.
Rus İlmi Heyet Cemiyeti üyesi olduğunu söyler Alimcan el-İdrisi. Ay ve Güneş tutulmaları esnasında, yakından takip etmek için seyahatlar düzenler. 1. Dünya Savaşı'ndan sonra gerçekleşen güneş tutulmasını daha uygun bir mahalden tedkik etmek için, bu hususa dair eski ve yeni birçok eseri yanına alarak "Brest Litovski" şehrine seyahat eder. Olağanüstü hal sebebiyle Rus zabıtası, halinden şüphelenerek O'nu tutuklar. 4 ay sonra bırakılır. Gözlem yapamamıştır.
Mayıs 1917 de 5. Kongre'ye katılır. Burada sunduğu tebliğler büyük gürültülere yol açtı. "İslam'da Kadın Hakları". Bu Kongre'nin Divan Başkanlığı'na seçilen 12 kişiden biridir. Ayrıca 10 kişiden oluşan Milli Şura'ya seçildiği gibi, Müftülüğe aday olarak gösterilen 5 kişi arasında da vardır. Bunların arasından Alimcan el-Barudi oy çokluğu ile Müftü oldu.
Önceleri 1917 ihtilalinin hürriyet getireceğini düşünür. 1915 de satışa çıkaramadığı Islahat Esasları Kitabını piyasaya sürer. Kitab'a yeni bir önsöz yazarak "Esaret bitti ta ebed dönmez" der. Şartlar değişir yüzlerce aydın ülkeden kaçar. O içerde mücadele kararı alır.
1918 de Petersburg'da el-Minber adında bir dergi çıkardı. İç harbin alevlendiği günlerde ve daha sonra hep bu kentte kalıp ara sıra Moskova'ya gidip geldi. Hindistan alimlerinden Mevlana Bereketullah'ı evinde 6 ay misafir etti. İngilizler'in sürgününe uğrayıp Moskova'ya gelen Hind Müslümanlarından Mevlana Ubeydullah, Ebu Said el-Arabi, Mevlana Abdurrab, M.Abdulcabbar, Raca Pürtab la görüştü.
16-20 Eylul 1920 de Ufa şehrinde toplanan ve binlerce kadın ve erkeğin katıldığı Kongre'ye katıldı. Burada Ziyaeddin Kemali ve KırımMüftüsü İbrahim Efendi'nin konuşmalarından sonra Rusya Müslümanları'nın Halife'ye bağlılıklarını resmen ilan edildi.
1922 de Mısır'da basılan TBMM'ne Müracat adlı eserini yazdı. Meclis'e Müslümanlar lehine yön vermeye çalıştı. 1921 de Türkistan'a gelen TBMM üyesi Suysallı İsmail Subhi Bey'e bu eseri vererek Mustafa Kemal'e takdim etmesini istedi. Mustafa Kemal ilgi göstermedi.
236 maddelik Anayasa niteliği taşıyan İslamiyetin Elifbası'nı kaleme aldı. İlk 68 maddesi Rusya Müslümanlarının hallerine ve ihtiyaçlarına dair, 168 maddesi ise bütün Müslümanları ve İslam ülkelerini ilgilendirmektedir. Hilafet, insan Hakları, Savaş Hukuku, Sözleşmeler, Kadın Hakları başlıkları vardı. Eseri basmadan önce Ufa'da toplanan Ulama Nedvesi'nde iki gün 2,3 Fasıla ile okumuş ve takdir toplamıştı. Bu eserindeki maddeler Ufa Kurultayı'ndan sonra da birçok toplantıda okumuş, nüshaları çoğaltılarak Türkistan, Kaşgar, Afganistan ve Türkiye Matbalarına gönderilmiştir.
Eserin adı ilhamını bir takım Komunist Partisi liderleri ile birlikte idam edilen Buharin'in Abzuka Kommunizma ( Komunizm' in Elifbası) adlı eserinden alır. Bu eserini Rusya'da bastıramadı.
1923 de 236 maddenin önüne uzunca bir mukaddime koyarak, bastırılması ricasıyla Finlandiya'ya yerleşen Kazan Türkleri'nin İmamı Veli Ahmed Hakim Efendi'ye gönderir. Eser, müellifin isteği üzerine Dini Edebi İçtimai Siyasi Meseleler Tedbirler Hakkında İslam Milletlerineadı altında Berlin'de basıldı. Berlin'de Sovyet Muhalifi siyasi mülteci Ayaz ishaki eseri tashih edip bazı notlar ilave etmişti. Carullah bu sebeble Petrograd'dan Moskova'ya götürülerek bir çok Müslümanla zindana atıldı. Eserin geliri I. Dünya Savaşı Müslüman şehidlerinin yetimlerine bağışlanmış, Eser Çanakkale kahramanlarına adanmıştı.
Tutuklanmak istenir. Şehrin pazarına hakim olan Petersburg Türkleri O'na desdek verir. Rus ve Türkistan Türklerinin istiklali, islam'ın tecdidi için mücadelesini sürdürür.
Lenin'in huzurunda aralarında uzun bir konuşma geçer. Lenin'in ölümünden sonra (ö.1924) takibat tekrar başlar.
Finlandiya'daki Müslümanlar TC Hariciye Vekili İsmet İnönü'ye telgraf çekerek Sovyet Hükümeti katında temaslarda bulunmasını isterler. Telgraf istanbul'da Vakit, Cumhuriyet, Ankara'da Hakimiyeti Milliye ve Yeni Gün gazetelerinede çekilir.
Zindandan tahliyeden sonra 3 yıl Moskova'da gözaltında tutulur. Bu sıralarda Pravda Gazetesi'ne verdiği bir beyanatın yankıları İstanbul'a kadar ulaşır. Hilafet'in ilgasını alkışlamaktadır. Komunizm'i övmektedir. Bu baskı altında bir beyanattır.
Ekim Kasım 1925 de Kırım'a gelerek halk ve hocalarla sohbet eder. Akmescid de çıkan Asri Müslümanlık Dergisi'nde Makaleler yayınladı.Müskirat Meselesi burada hazırlandı.
1926 da Ufa Diniyye Teşkilatı, Mekke'de gerçekleşecek olan Dünya Müslümanları Kongresi'ne davet edilir. 7 kişilik bir heyetle gider. Kaşgarlı Müslümanlar'ın delegesidir. Bu Kongre'den sonra el-Mu'temerru'l- Mekki ve Küllü ma Cera fihi ve Küllü Mesailihi rRsalesini neşreder. Dönüşte heyetten ayrılarak İstanbul'a, oradan da Ankara'ya uğrar. Hariciye Bakanı Tevfik Rüşti ile görüşür. 4-5 saat TBMM Meclis müzakerelerini dinler. İkdam muhabiriyle yaptığı mülakatta Kahire'de yapılacak Hilafet Kongresi'ne katılacağını söyler.
Kahire'ye gider. 1927 de Hac için Ruslardan izin alır. Tekrar İstanbul'a uğrar, Müskirat Kitabını burada bastırır. el-Veşia adlı eserinde buradan Kudus'e geçerek II.Hilafet Kongresi'ne katıldığını söyler.
1930 Kasım'ında "Kerimelerini, oğullarını, rahmetli hürmetli analarını menfaatların şiddetli, zilletli azapları içinde bırakarak tek başına firar eder. Türkistan'ın Rusya hududuna yakın şehri Simhane'ye gizlice geçer. Oradan bir tüccarın deve kervanına katılarak Kaşgar'a varır. Amacı bu şehrin medreselerinde görev alarak buraya tamamen yerleşmektir. Çin hükümeti izin vermez. 4 ay süren bir at yolculuğu ile Küçük Pamir yaylaşını aşarak Afganistan'a gider.
Moskova İmamı Abdullah Süleymani ve pek çok Müslüman O'nun kaçmasına yardım ettiği suçlamasıyla tutuklanır. Geri dönmesi için ailesine baskı yapılır.
Afgan Şah'ı Nadir O'nu yi karşılar. Burada 40 gün kaldıktan sonra Şah'ın yardımıyla edindiği bir Pasaportla Hindistan'a, Bombay'a geçer. Eski dostlarının yanında misafir olur.
1931 de Mısır'a geçer. TBMM ne Müraaat adlı eserini bastırır. 1932 de Finlandiya'ya gelirken Türkiye'ye uğrar. Ankara'da I.Türk Tarih Kongresi müzakerelerini takip eder. Afet İnan, Yusuf Hikmet Bayur'un tebliğini dinlediğini Hatun adlı eserinde yazmaktadır. Elmalı Hamdi Yazır ile görüşür.
Finlandiya'da bir ay kaldıktan sonra Berlin'e geçer. 1933 de Berlin'de Avrupa'daki İslam Münevverlerini biraraya getirerek yeni bir hareket başlatmak için Matbaa tesis eder. Bastığı Hatun'un iç kapağında ve başka yerlerde verdiği ilanda şöyle der: "Medeniyet dünyasının büyük merkezinde ilmi ve dini bir merkez. Büyük Inkılab tufanlarıyla fikirleri ve kalemleri boş kalıp, lisanları susmuş içtihad ehli arzu ederlerse mühim ve faydalı eserleri neşrederiz."
Kur'an'ı kerim'in Nurları Huzurunda Hatun, Kur'an'ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Muciz İfadelerine Göre Ye'cuc Meselesi, Tarihin Unutulmuş Safifeleri...
Verdiği bir ilanla 20 kadar eserini bastıracağını vadeder. Bir süre sonra maddi imkanının bu işe elvermiyeceğini ve bu işi yürütemeyeceğini anlar.
1934 de tekrar Finlandiya'ya geçerek İran ve Irak'a yapacağı seyahat için İran Konsolosluğu'na baş vurur. İstanbul yoluyla önce İran'a gider. İran'da bir gözlemci olarak halka karışır onlarla sohbetlerde bulunur. Okullarını ziyaret eder. Medrese talebeleri ve Mollalarla görüşür. Daha sonra Şia, Hadis ve Fıkıh kitapları üzerinde çok ciddi araştırmalar yapar. Bu arada İran'ı ziyarete gelen Muhsin Emin Hüseyni el-Amili (1867-1952) ile görüşür ve kendisine araştırmaları sonunda hazırladığı Şia fıkhı ve akaidi ile ilgili 20 kadar soru yöneltir. İran'ın Meşhed, Tebriz ve Tahran kentlerinde gezip birçok Şia Müçtehidi ile görüştükten sonra Bağdad'a geçer. 26 gün Necef'te kalır.
Bağdad'dan bir dostuna yazdığı mektupta şöyle der: "İmamı Azam'ın gayet mamur kabri ile odamın arası 5-6 metreden fazla değildir. Ben Hanefi'yim. Ebu Hanife Ravzası'nda kalbim biraz ikamet etmek istedi. Odamda 2 haftadan ziyade itikaf gibi bir halde kalıp gayet mühim kitaplar okudum. Biri 15 ciltlik ve herbiri 450 sahife olan Tarihi Bağdad, diğeri 30 ciltlik el-Mebsut. Hepsini dikkatle okudum, faydalandım."
Geceleri Bağdad alimleriyle ilmi sohbetler tertibler. Daha önce İran'da alimlere sorduğu soruları onlara yöneltir. Sorular elden ele dolaşarak yazılı cevaplar verilmeye başlar. Bunlardan en önemlisi Abdulhuseyin Şerefuddin el-Amili'nin kaleme aldığı el-cibetü Musa Carullah adlı 150 sayfalık eseridir. [1]
İran Irak gezisi bir yıldan fazla sürer. Köklü düşünce değişikliği geçirir. Müderrislik teklifini kabul etmez. Vize almadığı için Şam kapılarından tekrar Bağdad'a dönüp Filistin yolu ile hareket etmek için İngiliz konsolosluğuna müracat eder. Konsolosluğun kefalet olarak istediği 60 altını veremediği için vizeyi alamaz. Nusaybin istasyonu'na kadar gelerek 2. kez Suriye'ye geçmek ister ancak yine geri çevrilir. Sonunda Musullu münevverlerin hazırladığı bir planla Türkiye'ye geçer ancak hudutta yakalanarak Cizre karakolunda nezarete atılır. 4 gün sonra Mardin'e getirilerek sorguya tabi tutulur. Mardin Valisi şöhretinden haberdar olduğu için iyi muamelede bulunur. Mardin'den Adana'ya oradan da İstanbul'a geçer.
1935 sonlarında yarım kalan bazı çalışmalarını tamamlamak için Kahire'ye hareket eder. İran-Irak araştırmalarının ürünü olan el-Veşia Fi Nakdi Akaidi'ş-Şia adlı eserini bastırır. İran Irak Mısır'da eseri tartışılır.
İslam'da Mikat ve Takvim ile ilgili eserini yayınlar: Nizamu't-Takvim fi'l-İslam, Nizamu'n-Nesi inde'l-Arab ve Eyyamu Hayati'n-Nebi.
Kahire'de dostlar edinir: Ahmed Emin, Mustafa el-Meragi, Ali Abdurrazık, Mansur Fehmi, Abdulvahhab Azzam.
1937 de Hindistan'a gider. Bombay'da bir süre kaldıktan sonra Benares'e geçer. Burada Sanskritce öğrenerek Muhabaratha ile DörVeda'yı asıllarından tetkik eder. Bir mektubunda şöyle yazar: "Ben Benares'te Hindu Brahmanları'nın en büyük alimleri huzurunda mübtedi bir talebe sıfatıyla Hind'in en eski Vedalarını Hind Peygamberleri'nin semavi kitaplarını, Hind Filozoflarının Felsefelerini, Hikmetlerini tamamıyla değilse de biraz öğrenmeye çalışıyorum."
1938 de Japonya'ya kaçan arkadaşı Kadı Abdurreşid İbrahim'den davet alır. Japonya'da O'nunla İslam'ı yayma çalışmalrına iştirak eder. Çin, Cava ve Sumatra'ya düzenlenen bir tebliğ heyetine katılır. 1939 da II.Dünya savaşı patlak verir.
Hindistan'a geçer. Kabil'e yerleşmek ister. Peşaver'de İngilizlerce yakalanır. 2 seneye yakın zor şartlar altında hapis yatar. Phobal hükümdarı Muhammed Hamidullah'ın müdahalesi ile kurtulursada 1945 e kadar burada gözhapsinde tutulur. İlmi çalışmalarını sürdürür, teliflerine devam eder. Arapça 8 eser yazar. Elde ettiği parayı kendisi muhtaç olduğu halde Bombay'daki muhacir çocukları için yapılan Medrese'ye bağışlar.
Mart 1946 da Delhi'ye, oradan tekrar Bombay'a geçer. Sıhhati bozulmuştur. 2 ay hastanede yatar, Ameliyat olur.
1947 de Kahire Maarif Vekili Evkaf Nazırı Ali Abdurrazık Paşa'ya çektiği telgrafta sıhhatinin çok bozulduğunu, Kahire'ye gelmesi için kendisine yardım etmesini ister ve Kahire'ye gider.
Hanımı ile Berlin'den yaptığı telefon konuşması dışında irtibatı yoktur. Kahire'de Yusuf Uralgiray'a: "Oğlum görüyorsun ki ben artık yaşlandım, hem de içimde dinmeyen sürekli bir sızı var. hanımımı ve çocuklarımı terkettim. Elbette zavallılara çok çektirmişlerdir. Çok yaşlıım, buna rağmen Komunistler beni öldüreceklerse varsın öldürsünler fakat ben kararlıyım Rusya'ya döneceğim" diyerek Pasaportunu verip kendisi için Rus vizesi almasını ister.
İstanbul'a uğradı. Uçak mühendisi olan oğlu Ahmed'in II.Dünya Savaşı'nda Almanlara sığındığını öğrenir. Yusuf Uralgiray, Ahmed'in adresini temin ederek mektuplaşmalarını sağlar. Parasızlık nedeni ile oğlu ölümünden önce gelip babası ile görüşemez.
1947 yaz sonlarında Aksu adlı Türk vapuru ile Mısır'dan İstanbul'a hareket eder. Yolda vapurun güvertesinde düşerek kolunu ve bacağını kırdığı için Galata Rıhtımı'ndan Sedyeye konarak Guraba hastanesine götürülür.
Hastane'den çıktıktan sonra Ankara'ya uğrdı. Burada 10 gün kalıp Kazanlı hemşehrilerini ziyaret ettikten sonra İstanbul'a döner. Kışı İstanbul'da geçirdi. Sıhhati bozuldu. Rusya'ta gitme fikrinden vazgeçip Kahire'ye döndü.
Ali Abdurrazık Paşa vasıtasıyla Kalavun Hastanesi'ne yatırıldı. Kendisine 6 Cüneyh aylık bağlandı. Mesane ve katarakt ameliyatı geçirdi. Kalp yetmezliği görüldü. Kadı Abdurreşid İbrahim'in kızı Fevziye Hanım ve Alimcan İdrisi kendisi ile ilgilenir. Surumunu Hidiv Tevfik'in kızı Hatice Hanım'a aktarırlar. Daha önce Mehmet Akif Ersoy'u da himaye eden bu Hanı annesinin Mısru'l-Kadim'de yaptırdığı kimsesizler huzurevinde doktorlu ve hizmetkarlı bir oda tahsis ettirir. 28 Ekim'de orada vefat eder.
29 Ekim tarihli el-Ahram'ın haberine göre cenaze namazı Seyyide Nefise Camii'nde kılındı. Afifi'deki Hidviyye Ailesi'nin Kraliyet mezarlığına defnedildi.


[1] 1935 de Necef'de, 1936 da Sayda'da basılır. 1966 da 2. baskısı yapılır.

İLAHİ ADALET RAHMETİ İLAHİYE TANITIM

Musa Carullahın cehennem azabının ebedi olmadığı, putperest, ehl-i kitap, mecusi, budist tüm insanların gerçekte Allaha ibadet ettiği gibi görüşlerini topladığı Rahmet-i İlâhiye Bürhanları isimli kitabı ve bu kitaba en kapsamlı cevabı ve ciddi tenkidi yazan son şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendinin Yeni İslâm Müctehidlerinin Kıymeti İlmiyesi adlı eserini bu kitapta bir arada bulacaksınız.
Asr-ı saadetten uzaklaştıkça, yabancı kültürlerin etkisiyle İslam aleminde Kur'an'dan sapmalar başgöstermiş ve birçok bozuk görüşler, inançlar ve fırkalar türemiştir. Bunların desteklenmesi amacıyla da hadisler uydurulmuş; Kur'an ayetleri, keyfi tevillerle tahrif edilmiştir. Bu bozuk görüşlerden biri de 'cehennem azabının ebedi olmadığı fikridir. Buna bağlı olarak da cehennemde bir çeşit cennet hayatı yaşanacağı, azabdan zevk alınacağı, ebedi azabda hikmet olamayacağı, ilahi rahmetin mü'min-kafir herkesi kapsadığı, her türlü inancın hak ve doğru olduğu ve nihayet putperest, ehl-i kitap, mecusi, budist...tüm insanların gerçekte Allah'a ibadet ettiği' gibi görüşler ileri sürülmüştür.

İSLAM TECDİD GELENEĞ1 VE MUSA CARULLAH BİGİYEV

Dr. Mehmet GÖRMEZ

İSLAM TECDİD GELENEĞ1 VE MUSA CARULLAH BİGİYEV

İslam tecdid geleneği derken, genel bir temayül olarak 19. asırla başlatılan ve kimilerinin İslam çağdaşçılığı veya islam modem izmi, bazılarının da İslami yenilikçilik, dini intibah ve teceddilt veya reformizm olarak adlandırdıklan düşünce hareketlerini kastediyor değilim.
Hatta Musa Carullah' ın yetiştiği çevrede neşvü nema bulan ve daha çok bir yenilikçi maarif hareketi olarak ortaya ç ıkan usul-i cedid veya cedidcilik olarak şöhret bulan hareketi de kast etmiyorum .1
Zira Musa Carullah'ın da sık sık dolaylıda olsa ifade ettiği gibi, başlangıçtan itibaren bünyesinde  ictihad gibi bir müessesenin varl ığınıbulunduran, hatta ictihadı hayatın en büyük farizası olarak gören bir düşünce geleneğinde, tarihin her anında ortaya çıkan problemlere, islamın evrensel mesajınıesas alarak yeni çözümler getirmek anlamında tecdid hareketini 19.yüzyıldan başlatmak doğru olmasa gerektir. Kaldı  ki, Carullah'a göre ictihad, naslardan hüküm çıkartmak, yani istinbat değil, islamın, her asırda hayat ile olan irtibatını kurmaktır.2

Yanlış olmakla birlikte Islam tecdid geleneğini 19. yüzyılda başlatanlann, böyle  bir hareketi Mısır'da Cemaleddin Efgani, Muhammed Abduh ve Reşit Rıza; Hind alt kıtasında Seyyid Ahmet Han, Muhammet Ikbal ve Fazlurrahman gibi isimlerle sınırlı tutmaları-eğer kasıtlı  değilse- ya dönemin sosyo-politik şartlarıya da bu sahalarda araştırma yapanların, idil-Ural bölgesinde yetişen Abdunnask Kursavl, Şihabuddin Mercani ve Musa Carullah Bigiyev gibi şahsiyetlerden habersiz olmaları ile izah edilebilir.

Gerek hayatında ve gerekse vefatından sonra Musa Carullah' ı gerek övmek ve gerekse yermek için değerlendirenlerin kendilerince atfettikleri olumlu veya olumsuz anlamda bir reform hareketi içinde göstermeye çalıştıkları doğrudur. Ancak mühim olan yaşadığı asırda tartışılan her meselede eser vermiş bir şahsiyeti başkalarının nasıl tanımladığı değil, onun kendisini nerede gördüğü ve eserlerinde ne dediğidir.

Henüz 1911 yılında Türkiye'de Haşim Nahid Türkiye için Nectit ve rtild yolları adlıeserinde şöyle demişti: "Hnstiyanlar içinde hakikatperest bir müceddit çıktı, İncili tercüme etti ve anladıklan dakikadan itibaren ağır zincirlerin hal


1 Cedidcilik hareketi ve Musa Carullah' ın bu hareket içindeki yeri konusunda henüz yeni tamamlanan 
ve İbrahim Maras tarafından hazırlanan " İdil-Ural Tiirkleıinde Cedidcilik (yenilikçilik) Hareketi 
(1850-1917)" adlıdoktora tezine mtiracat edilebilir. 
2 Bk. M. G&Wlab, Likamiyat Kazan, 1907, s. 28, 62. 


kalan çözülmeye, Allah' ın vekili gibi gözüken papazlar küçülüp İncil'in ilahı yükselmeye başladı. Nihayet fikrin ve vicdan ın esaretini kırmaya muvaffak oldular. İslamiyet'in Luther'i de şimdi Asya'da zuhur etti. Bu müceddit, bu müceddid-i din Kazan'll Musa Bigiyev'dir."3

Bundan iki yıl sonra, 1913 yılında Rusya'da yaşayıp Rus basınında Alisev imzası ile makaleler neşreden İngiliz yazarı Williams, büyük Rus fikir dergilerinden birinde Musa Carullah hakkında "Müslüman Luther'i" ba şlıklı bir makale kaleme alır.
Makalede Musa Carullah' ın islarra bir reform hareketi başlattığını, bu hareketin bütün islam dünyasına yayılacağını iddia etmişve onun bir müslüman Luther'i olacağı fikrini ileri sürmüştür.4

Musa Carullah hakkında bu ve buna benzer pek çok değerlendirme yapıldığı
doğrudur. Ayrıca bu değerlendirmeler Musa Carullah'ın hasımlarıtarafından da
hep aleyhine kullan ılmıştır.

Oysa Musa Carullah'ın "efkar-ıislamiyede bir inkılab hareketi meydana getirmek" gibi bir gayesi olsa da5 "reform", " ıslahat-ıdiniye" ve "islamiyeti medeniyete tatbik" sözleri onun en çok hoşlanmadığı ifadelerdir.

"Büyük Memularda Ufak Fikirler" adlıeserinde şöyle demiştir: "Bir çok meselede
ehl-i ilmin reylerine, mezheplerine hatta bazen icmalanna muhalefet etti ğim doğrudur.
Ancak ben her meselede islamın öğretilerine cemal olabilecek ciheti iltizam ederdim.
Hiçbir meseleyi kuru iddia olsun diye yahut reformatörlük hevesiyle yazmad ım."6

Edebiyet-ıArabiye'de ise şöyle demiştir: "Kütüb-i Fıkhıyye talimlerini zamanın
cereyanlarına tevfik etmek hevesleri bende yoktui. Hayat ın zaruretleri karşısında
islamın hükümlerini terk etme acizli ği de bende yoktur."7

Bir başka eserinde şöyle der: "Benim nazarımda islamiyet ıslahat-ıdiniyelerin
hiçbirine muhtaç de ğildir. İctimai, dini ve siyasi hastal ıklar islamiyette de ğil bizim
özümüzdedir. 0 öldürücü hastalıklardan arınmak için çarelerini aramak elbette lazımdır.
Hrıstiyanlık dünyasında reforrnasyon devri vardı. Lakin islam tarihini Hrıstiyanlık
tarihine taklid ettirmek doğru değildir."8

Bir diğer eserinde de şunlarısöylemiştir: "Bizde nam ucuzdur. Liberal laflardan
dem vurup bir iki kitap yazsa reformatör olur. Lakin ben şu güne kadar 25'den
fazla yazdım ise de bundan sonra belki daha fazla yazsam da ucuz pahaya verilecek
reformatörlük lakaplannıislamiyet şerefine bir kenara bırakırım. Benim nıhumun
izzetinde ref ormatörlük lakaplan ziynet olamaz. Nebiy-i Kerim Hz. Muhammed
(sav)'in fuytizat-ınebeviyesinden feyiz alıp durucu insan Luther'in
kemaline meskenet elleri Lızatamaz."8

3 Haşim N'Ahid, Türkiye için Necat ve hit& Yollan, Istanbul, 1911, s. 213 
4 bk. Togan, Zeki Velidi, Tasvir Gazetesi, 24 Eylül, 1947. 
5 Bk. M. arullah, Uzun Günlerde Raze, Kazan, 1911, s. 12 
6 M. Carullah, Büyük Mevzuarda Ufak Fikirler, Peterspurg, 1914, s. 92
7 M. arullah, Edebiyat-lArabiye, ile ulüm-i islamiye, Kazan, ty. s. 17.
8 Büyük Mevalarda Ufak Fikirler,5. 
9 M. Carullah, Mülahaza, Kazan, 1909, s. 53. 



Musa CArullah' ın Kur'an, sünnet, icma ve kıyas gibi islamın en temel kaynaklarıhakkında
yeni gibi görülen pek çok fikir serdetti ği, yaşadığı dönemde gerek
müslümanların ve gerekse insanlığın yaşadığı pek çok probleme geleneksel din anlayışımızın
hiçbir çözüm getiremeyeceğini ve dolayısıyla pek çok yeni öneri de bulunduğu
doğrudur. Ancak bütün bunlarıyaparken Musa Carullah' ın pek çok konuda
diğer yenilikçilerden farklıbir çizgide yer ald ığınısöyleyebilirim.

Ben burada Musa Carullah' ı19. asırda islam tecdid hareketinin önciileri olarak
bilinen diğer şahsiyetlerle mukayese edecek de ğilim. Bunun bir tebliğin sınırlarını
aşacağı muhakkaktır. Ancak bir ön fikir vermesi bakımından bazımillahazalarımı
ifade etmekle yetineceğim:

1. Musa Carullah' ın çağdaşı olan pek çok tecdid hareketi ve bu hareketlerin
önctilerinde "tecdid", bilhassa ritiellere ait bir takım bidatlerle mücadeleye
indirgenirken, Musa Cârullah'a göre tecdid (kald ıki kendisi bu kavramıpek
kullanmaz) sosyal hayatıKur'an ayetleri, Nebilerin öğretileri, ictima ayetleri,
tabiat ayetleri ve akl-ıselirn ışığında yeniden tanzim etmektir.°
2. Çağdaşı pek çok tecdid hareketinde tevhide yapılan aşırıvurgu ile insanın
teşri veya yasamaya dair her türlü faaliyeti bir nevi şirk olarak değerlendirilirken,
Musa Carullah insanın sadece ictihad yetkisinden de ğil,
teşri yetkisinden de söz etmiştir.
Musa Carullah'a göre insan ın yeryüzünde hilafeti iki kısma ayrılır:

a. Tabiatta hilafet
b. Teşri'de hilafet
Allah: "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" derken bu her iki vazifeyi de
kast etmiştir. Tabiat dünyasında tasarruf vazifelerine halife lulınmış insan teşri vazifelerinde
de elbette halife kılınmıştır. Hilafet şerefi sadece tabiatımamur etmekte
değil, heyet-i ictimaiye külliyelerinde ders okuyup imtihan olmu şinsanoğluna şeref
olarak verilmişbir imtiyaz, bir miikafât ve bir şArilik ve hukukşinaslık diplomasıdır. n
İnsan kendi hayatıiçin yiyecek, giyecek ve mesken ihtiyaçlarınınasıl arayıp buluyorsa,
medeni hayatıiçin zorunlu olan tedbirleri ve kanunlar ıarayıp bulacaktır.
Birincisini tabiat hazinelerinden, ikincisini de Kur'an ayetlerinden, Nebilerin ve hekimlerin
öğretilerinden ve ictima ayetlerinden çıkarıp tatbik edecektir.12

Musa Carullah'a göre nübilvvetin sona erişi insan aklının rüşdüne ermesi, velayet,
ehliyet ve ihtiyar yetkisini kazanmasıdemektir. insanlık asırlarca Allah' ın
gönderdiği peygamber vasıtasıyla terbiye edildi. En son muallim olmak üzere
Nebiy-i İslam Hz.Muhammed'in gönderilmesi artık aklın, vasilerin himayesinden ve
velilerin terbiyesinden"Azad kalabilece ği anlamına geliyordu. Kitab ve hikmetin bu

10 Bk. M. arullah, Şeriat Esaslan, Kazan, 1915, s. 12. 
11 Şeriat Esaslan 5-7 
12 a.y. 



son en büyük muallimi kebir Nebiyy-i islam Hâterni.il-Enbiya Muhammed
Emin'in beliğlisanıyla hem de Medine'nin ilk yıllarında "Muhammed sizden hiçbir
adamın babası değildir. Fakat o, Allah'ın Raseli.i ve peygamberlerin sonuncusudur..."
13 Denilmişolmasıilahi bir mtijdedir. Bu ilahi miijdeye göre akıl, liyakat
ve ehliyetine kavuşmuşvasiler himayesinde hukuksuzluktan, veliler terbiyesinde
şakirdlikten necat bulmuştur.

Zira aramak ve bulmak insan ın akıl irade ve ihtiyarınıterbiye eder. Her şey hazırlanmış
olsa idi insanlar tembel olurdu. Herşey beyan kılınmış olsaydıaklın klymet-
i harbiyesi kalmaz, insanın ihtiyannda faaliyet bulunmazd ı.

3. Hanbeli İbn Teymiye ile Kaliki Ebu ishak eş-Şatibi arasında yapılacak bir
mukayese, Musa Carullah' ın başlatmak istediği tecdid ile diğer bazı tecdid hareketleri
arasında yapılmış bir mukayese sayılacaktır. Zira Usul'den çok funi ile ilgili
meseleler üzerinde duran ibn Teymiye, neo selefi olarak bilinen yenilikçilere ne
kadar ilham kaynağı olmuşsa, fıluh usulünde yenilik yapan, Kur'an ve sünneti yorumlarken
laf zın delaletinden çok ş'Ariin maksadını ve toplumun maslahatını esas
alan Ebu ishak eş-Şâtibi Musa Carullaffa o derece kaynaklık etmiştir.
4. Herhangi bir dünya görüşü anlam ve tutarlılığmı nihai atıf çerçevesi olarak
adlandırabileceğimiz bir paradigmada bulur. Bu açıdan bakıldığında, eleştirilebilecek
pek çok yönü olmakla birlikte, Musa Carullah' ın hiçbir meselede bu
paradigmayı yok saydığı iddia edilemez. Ancak, o kendi dar düşünceleri islamın
nihai atıf çerçevesi olarak görenlerle de hep mücadele etmiştir. Kelamcılan topyekOn
karşısına almasıda bundandır. Ona göre bu paradigma üç esas üzerine bina
edilmiştir:
a. Halis tevhid inancı
b. Ahiret inancı
c. Hayat-ıinsaniyede hidayet yollan
Bu sonuncusu Allah' ın bizzat insanlara verdiği haklar, vazifeler ve ahlak ilkelerinden
ibarettir. Bunlar evrenseldir ve hiçbir zaman değiştirilemez.14

5. Yenilikçi hareketlerde en önemli sorun islamın değişkenleri ile sabitelerini
tespit etme knterleridir. Musa Cartıllah bunlarıbelirlerken dış etkenlerden çok islamın
iç dinamiklerini esas almıştır. 0 Şatibi'den aldığı.ilhamla bunu Usul'ud-Din
ve usul-i filch çerçevesinde yapmaya çalışmıştır.
Musa Carullah'a göre; insanlık medeniyet derecelerine tabiatm hareminde ve
nıbubiyetin hadanesinde asırlarca eğitilerek ulaşmıştır; hayatın kanunlanna ve maişetin
hukuklannı hayat mekteplerinde uluhiyyet muallimleri huzunındı okuduğu
derslerden öğrenmiştir. Bu sebeple şedatler asırlann, zamanların ve milletlerin değişmesi
ile değişmiştir. Binaenaleyh tekamül sünnet-i ilahiye'sine tabi olmak üzere

13 33. Alızab, 40. 
14 Şeriat Esasları, 24-32. 


islam şeriatı kendisinden önceki bütün şeriatlerin kemale ermişbir nilshasıolmuş,
medeniyet tarihi boyunca zaman ın elinde ıslah edilerek gelen bütün şeriatlerden
sonra şeriat-ıilahiye olmak sıfatıyla nazil olan islamiyet, evvelki bütün şeriat ve kanunların
saf cevherlerini ve güzel esaslannıcem ederek insanlık dünyasına evrensel
bir rahmet olmuştur.15

Ancak ona göre Kur'an-ıKerim'in nasslan ve Şari-i Hakim'in masum lisan ıile
beyan edilen hilkümler iki k ısma ayrılır:

a. Ahkam-ıIbtidaiyye
b. Ahkarn-ıVifakiyye
Ahkam-ıibtidaiyye, herhangi bir şeye tabi olmayıp insanların insanlık cihetiyle
zaruretlerine, hacetlerine, kemallerine, hukuklanna, vazifelerine ve edeplerine ait
hükümlerdir. Bu hükümler, fed konularda değişebilse de esas bakımından değişim
kabul etmezler. Yani ebedi ve evrensel hilkürnlerdir. Ahkarn-ı Vifakiyye ise asrın
derecesine, vaktin ehernmiyetine, Inekan ın haline Ommetin tabiat-ıedebiyesine,
ahvalin iktizasına ve halin hususiyetine göre vaz' kılınmış 1-ıükümlerdir. Bu tür hilkümler
adalet, doğruluk ve hakkaniyet esaslarına uyduğu sürece kabul ve tatbik
edilir. Ancak ebedi ve evrensel olmazlar, zaman ın ve mekanın haline, halkın tabiatına
ve ahvalin iktizasına göre değişirler.16

Musa Carullah'a göre Kur'an-ıKerim insanın hayatına dair öğretilerini ve sosyal
hayatın esaslarınıiki şekilde beyan etmiştir.

a. Tandid ve tayin tariki
b. Tandidsiz beyan tariki
Yani Kur'an'da bazıhilkümler, sebepleri, şartları ve rilkünleri ile birlikte bir
takım kayıtlara bağlanarak ifade edilirken, bazıhilkümler herhangi bir sınırlamaya
tabi olmadan, herhangi bir kayıtla takyid edilmeden ifade edilmi şlerdir. Mesela taabbudi
olan esaslarla Şeair-i islamiye olarak adlandırılan birtakım uygulamalar birinci
tarikle ifade edilmiştir; yani On bunların rükünlerini, şartlarını, sebeplerini ve
edeplerini bütün yönleriyle izah etmi ştir.

Diğer taraftan yeryüzünde adaleti ayakta tutmak, toplumsal hayat ın nizamını
tesis etmek, insanlar arasında barış ve huzuru temin etmek, aile nizam ınımuhafaza
etmek ve ahlaklıbir toplum oluşturmak için gönderilen hilkümler ikinci
tarzda, yani tandidsiz beyan tarikiyle ifade edilmişlerdir.

İşte Carullah'a göre Kur'an-ıKerim'de tandid ve tayin tarikiyle ifade edilen hilkümler
sabittir, hiçbir zaman değişmezler. Salt ibadet ile ilgili olan hükümlerin
neden değişmeyeceği malumdur. Şeair-i islamiye olarak adland ırılan bir takım uygulamaların
değişmezliğini ise islamiyetin kendi mensuplar ının lisanlarınıtevhid
şian ile tezyin etmek, yüzlerini ayn ıkıbleye çevirerek, birlik oluşturmak, her yerde

15 Şeriat Fçaslan, s. 2. 
16 Şeriat Esasları 16-23. 


ve her asırda müslümanlara tek bir ruh, tek bir kimlik ve haviyet kazand ırmak istemesine
bağlamıştır.

Ancak ona göre ikinci şekilde, yani tandidsiz beyan tarikiyle ifade edilen hakümlerin
uygulanmasıinsanlara bırakılmıştır. Şari-i Hakim, bu konularda akl-ıselimin
deraletini, tab-i selirnin zevkini ve basiretin rehberli ğini kabul etmiştir. Kaldı
ki, milletlerin tabiatları, zamanların ihtiyaçlarıve mekanların özellikleri her bakımdan
farklılık arzeder. Binaen aleyh, her millet kendi asrına, tabiatına iklim ve
coğrafyasına göre intizam kanunlarını, adalet usullerini ve idare esaslarınıkendi
aklı, iradesi, ihtiyarıve tecrübesi ile tespit eder 17

17 Şeriat Esasları, s. 6-10.




İLAHİ RAHMET VE ULUHİYET TANITIM

İlahi Rahmet ve Uluhiyet, Musa Carullah'ın çok tartışma meydana getiren, yayınladığında kendisini şiddetli saldırılara maruz bırakan bir eseri. Kitapta yer alan görüşlere bugün de katılmayanlar olacaktır. Ancak Musa Carullah'ın samimi, muvahhid bir Müslüman olduğuna, onun geçmişte yetiştirdiği ve bugün de yetişmeye devam eden talebelerinin İslami duruşları ve yaşayışları şehadet etmektedir. Musa Carullah, tefsir, hadis, fıkıh, usul ilimlerinin yanısıra siyasi ve sosyal meselelere dair, yüzden fazla kitap ve bir çok makale yazdı.