11 Ocak 2014 Cumartesi

ÇAĞDAŞ MESELELER MUSA CARULLAHIN GÖZÜYLE

‘CEDİTÇİ’ BİR AYDIN GÖZÜYLE ÇAĞDAŞ MESELELER:
MUSA CÂRULLAH BİGİYEF ÖRNEĞİ

Giriş


Özellikle 19. y.y.’ın sonlarından itibaren Müslüman aydınlar İslam dünyasındaki
çöküşün, geri kalmışlığın sebebini, Batıyı üstük kılan ve Müslümanları
çağın medeniyet yarışından alıkoyan sebepleri, tekrar ayağa kalkmanın, yeniden
güçlü hale gelmenin yollarını araştırmışlar ve bu çerçevede bazı çözüm
önerileri geliştirmişlerdir (Cârullah 1910: 39, 65). Sonuçta birçok Müslüman
aydın, İslâm dünyasının çöküşünün asıl sebebinin Kur’an’dan uzaklaşmak olduğuna
inanmış, dolayısıyla da Kur’an’ın tek kurtarıcı olduğu sonucuna varmıştır.
Onlara göre Kur’an eğer gereği gibi algılanır, onun rehberliğinden gereği gibi
faydalanılırsa sorunlarımızın birçoğu kendiliğinden halledilmiş olacaktır (Baljon
1994: 149).

Diğer yandan bu tür anlayışlar adeta bir refleks halinde savunmacı bir yaklaşımı
da beraberinde getirmiştir. Buna göre geri kalmışlığın sebebi İslâm değil,
onu uygulamayan, anlamayan Müslümanlardır. Çünkü İslâm sadece bir din değil
aynı zamanda hukukî, politik, ekonomik ve sosyal bir sistemdir. Bu sebeple
İslâm’ın örneğin, bilime ilerleme alanı bırakmadığı doğru değildir. Çünkü Kur’an
yalnızca tabiatı araştırmayı teşvikle kalmamış, insanoğlunun yüzyıllar sonra ancak
ulaşabildiği bilimsel sonuçları da daha o günden tasdik etmiştir.

Yukarıdaki yaklaşım tarzı ile birçok İslâmî mesele gözden geçirilmiş; modern
bilimin verileri ile bazı ayetler açıklanmaya çalışılmış; sosyal hayatla ilgili


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 313


hususlar da modern durum göz önüne alınarak değerlendirilmiştir. Bu meyanda
özellikle taklide savaş açılmış, İslâm’ın akla ve hür düşünceye ne kadar önem
verdiği üzerinde durularak mucize ve kader konusu gibi meseleler bu bakış açısıyla
yeniden ele alınmıştır. Dinî hürriyet, insan hakları, kadınların statüsü, tesettür,
çok kadınla evlilik ve miras gibi konular modern dünyanın beklentisine
uygun olarak yorumlanmaya gayret edilmiştir (Sıddıkî 1990: 215, 216, 220,
223; Baljon 1994: 113, 124).

1. Musa Cârullah ve Modern Durum 
Musa Cârullah, yaşadığı dönemde, Müslümanlarla ilgili sorunlarla yüz yüze
kalmış ve sorunlara cevap bulmaya gayret etmiş aydınlardan biridir. O, esaret
altında yaşayan, bağımsızlık mücadelesi veren; coğrafi açıdan farklı kültürlerle
(Rusya’nın hâkim olduğu bir bölgede) yaşamak durumunda kalan; siyasi, ekonomik,
kültürel pek çok alanda modern dünyaya göre geri kalmış olan bir toplumun
düşünen bir üyesidir. Tabii olarak içinde yaşadığı bu toplumun sorunlarıyla
hemhal olmuştur. Örneğin o, yaşadığı bölge yıllarca siyasî, askerî ve kültürel olarak
Rus istilasına maruz kalmış bir bölge olduğundan bağımsızlık ile ilgili sorunlara
çözüm aramış ve Kazan Türklerinin geleceği ile ilgili çalışmaların birçoğunda
etkin olarak yer almıştır (Taymas 1966: 211-213; Cârullah 1997: V).

Cârullah, kölelik, kadınların mirastaki payları, şahitlik, aile reisliği, tesettür,
aklın önemi, bilimsel gelişme gibi çağdaş meselelerle ilgilenmiş, bu meselelerle
ilgili Kur’anî değerlendirmeler yapmıştır. Çünkü modern dünyada bu gibi meseleler
gündemdedir. Cârullah da söz konusu konularda İslam’ın çağa uygun
cevaplarının olduğunu savunmuş ve bunun için naklî ve aklî deliller getirmeye
gayret etmiştir. Yine o, bilimin atılım yaptığı bir dünyada, İslam’daki aklın önemi
üzerinde ısrarla durmuş ve ‘hür akıl her hakikatin mizanıdır’ demiş, Kur’an’ın
fikir hürriyetine büyük önem verdiğini, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin
Kur’an’a nispetle okyanustan bir katre olduğunu (Cârullah 1999: 4), İslam’ın ilk
asırlarındaki ilmi çalışmaların buna delil olduğunu söylemiştir. Ona göre Müslümanların
tevekkülü yanlış anlamaları, kaza ve kaderi yanlış yorumlamaları, fikir
hürriyetine ve eğitime önem vermemeleri gibi sebeplerle bugün, İslâm milleti
miskinlik, fakirlik, esirlik ve kölelik yollarına düşmüştür (Cârullah 1975: 230).
O halde Müslümanların kâinat kitabına ve Kur’an’a iyi bakmaları ve ikisini de
ihmal etmemeleri gerekmektedir. Çünkü netice itibari ile onun anlayışında modern
durum ile Kur’an hükümleri arasında herhangi bir çatışma ve uyumsuzluk
yoktur (Cârullah 2000: 119-120).

2. Musa Cârullah’ın Kur’an Anlayışı 
“Kur’an’ı Anlamak”, en geniş manasıyla gerekli ön bilgileri edindikten sonra
Kur’an metninin ne dediğini ve ne demek istediğini anlama faaliyetidir. Yani
Kur’an’ın yorumlanması faaliyetidir. Her yorum aslında bir değer biçme olduğuna
göre Kur’an’ın ne olduğu, neleri ihtiva ettiği, nasıl bir iradenin ürünü olduğu
ve neyi hedeflediği gibi hususlar, yorumcunun Kur’an’a bakışını belirleyerek
Kur’an anlayışını oluşturmaktadır. Başka bir deyişle önce Kur’an anlayışımız
oluşmakta ve buna uygun olarak da yorumlarımız şekillenmektedir.

Musa Cârullah’ın düşünce dünyasında Kur’an’ın yeri ne idi? Âlem-i
İslâm’da bir inkılap yapmayı hedefleyen Cârullah, acaba bu hedefi gerçekleştirebilmek
için Kur’an’a nasıl müracaat etmişti? Yaşadığı dönemin zorlu şartlarında,
problemlerin çözümünde, Müslümanları yeniden uyandırmada Kur’an
ne şekilde etkili olabilirdi?” gibi sorular, kendisini Müslümanların sorunlarını
çözmeye, onları içinde bulundukları kötü durumdan kurtarmaya adamış biri
olan Cârullah’ın Kur’an’ı nasıl anladığına dair bilgiler verecektir.

2.1. Kur’an’ın özellikleri: 
Her Müslüman gibi Cârullah da, Kur’an’ı birinci asıl olarak kabul etmekte
ve onu diğer kaynaklardan üstün tutmaktadır. Kur’an’ı, şeriatın aslı, ümmetin
dayanağı, hikmetin kaynağı, aklın ışığı ve fikirlerin nuru olarak kabul eden
Cârullah’a göre Kur’an’ın özellikleri şunlardır:

1-Kur’an’ın bütün ayetleri kesindir.

2-Kur’an’ın bütün ayetleri aklî hükümlere uygundur.

3-Bütün ayetler ümmetlerin maslahatına uygundur.

4-Bütün ayetler geneldir. Herhangi bir sınırlandırmaya maruz kalmamıştır.

5- Kur’an’ın bütün ayetleri herkesin kabul edebileceği şekilde aklîdir.

6-Her ümmetin anlayabileceği kadar kolaydır.

7-Tamamı muhkem, sabit ve sağlamdır, hiçbiri zail olmaz.

8- Kur’an ayetlerinden hiçbiri mensuh değildir. Her birinin hükmü, güneş

semada kaldıkça bakidir.

9- Her ayet, amel etmeyi zorunlu kılacak hüküm içerir.

10- Teorik kon ularda aklî deliller, sosyal konularda içtimai deliller, ahlaki ve

hukukî meselelerde ta’lîm ve teklif kaideleri bütün ümmet için bağlayıcı hüküm
ifade eden kati delillerdir.

11- Kur’an’ın bütün ayetleri açıktır. Herhangi bir kapalılık ve karışıklık söz
konusu değildir.

12- Allah kendi kitabım her türlü batıl şeyden tenzih etmiştir. Herhangi bir
ayetin, Allah’ın fiili ve hikmeti ile çeliştiğini söylemek imkânsızdır. Kur’an ifadeleri
her türlü galat, gaflet ve unutmadan münezzehtir (Cârullah 2000: 103).


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 315

2.2. Kur’an’ın ‘Kelamullah’ Oluşu:
Kanaatimizce Cârullah’ın yorumlarının merkezinde Kur’an’ın kelamullah
oluşu yer almaktadır. Zira o, bu özelliğinden hareketle Kur’an’ın, mu’ciz bir kelam
olduğunu, her şart ve zamanda uygulanabilir bir kitap olduğunu düşünmektedir.


Buna göre Mushaf-ı şerifteki her şey Kur’an’dır. Kur’an’ın tamamı Allah’ın
kelamıdır ve Hz. Muhammed (s.a.v) onu, Alîm ve Hakîm olan Allah katından
almıştır. Kur’an, Allah’ın ilmi ezelisinde, Levh-i Mahfuz’da, Cebrail’in kalbinde
ve dilinde, Hz. peygamberin kalbinde ve dilinde, ilim ehlinin hafızasında, sahife,
levha ve Mushaflarda Allah’ın kelamıdır. Kur’an, ‘kelam’ olarak Allah’ın zâti
sıfatlarındandır ve mahluk değildir; gaybi ve ezelidir. Hem manası hem de lafzı
Allah’tandır. Dolayısıyla Kur’an, sıradan cümlelerden ibaret değildir. Bu yüzden
de onun her bir harfi, cümlesi her yönden bütün özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir
(Cârullah 1997: 63. 142. Mad.). Cârullah’ın bu yaklaşım tarzı
‘her ayet, amel edilmeyi gerektirir’ şeklindeki anlayışı da beraberinde getirmiş
bu da kimi zaman ayetlerin lafızlara bağlı kalınarak yorumlamasının yolunu açmıştır.


2.3. Kur’an’ın i’cazı: 
Cârullah’a göre Kur’an’ın kelamullah oluşunun bir göstergesi de onun
mu’ciz bir kelam oluşudur. O birçok yorumunda Kur’an’ın bu özelliğinden oldukça
fazla yararlanmıştır. Ona göre;

Kur’an nazmı, kapsamlı olma, hata ve gafletten korunmuş olma gibi
edebî özellikler açısından son derece beliğ olmasının yanı sıra asıl
i’caza konu olan yönü; asırlarca, beşer aklının ihmal ettiği gerçekleri
keşfedip ortaya çıkarması; kör gözleri, sağır kulakları ve örtülü gönülleri
açıp insanlık âlemine ruh vermesi; doğru yolu gösterip Hak
öğretileri ve güzel bir şeriatı ortaya koyması ve de camiliğiyle, ihatasıyla,
hem olabilecek ihtimallerden hem de bulunabilecek hallerden
gafletsizliğiyledir (Cârullah 2000: 108).

Cârullah’a ait bu cümle, onun Kur’an’ın hitabının, her çağda her şart ve
zeminde tüm insanları kapsadığı şeklindeki görüşünün bir uzantısıdır. Ona göre
Kur’an bütün ümmetlerin maslahatına uygundur. Bu sebeple de ayetler hayatın
şartları göz önüne alınarak tefsir edilmelidir. Meselâ o, boşanma meselesinde,
nikâhın gaye ve faydalarının ortadan kalkması, eşlerin her ikisi için de boşanma
mazereti sayılabileceğini belirtir ve her halde boşanma meselelerini sadece
kanunların lafzî yorumu yahut fıkıh kitaplarının faraziyeleriyle değil de, ailenin
durumuna ve hayatın şartlarına göre çözüme bağlamanın daha makul bir tedbir
olabileceğini savunur (Cârullah 1999: 96, 98).


2.4. Kur’an’ın Te’vili: 
Kur’an’ın hayatın şartlarına göre yorumlanmasını savunan Cârullah’a göre
Kur’an’ın te’vili kaçınılmazdır. Ona göre te’vil, Kelamcıların ve Mutasavvıfların
olmak üzere iki şekilde olur. Ayetlerin zahiri anlamlarının dikkate alınmadığı
Kelamcı te’vil anlayışında, gerçek anlam (zahiri anlam) ortada yoktur. Mutasavııfların
te’vilinde ise ayetin gerçek anlamı hesaba katılarak, ikinci bir manaya
ulaşılmaktadır. Bu te’vilde gerçek anlamdan uzaklaşılmamakta, tam aksine
ayetin gerçek anlamının yardımıyla ikinci bir mana elde edilmektedir (Mustafa
Sabri 1996: 356-357).

Cârullah, te’vilin bu ikinci anlamım kabul etmekte ve Kelamcı te’vil anlayışına
şiddetle karşı çıkmaktadır. Kelamcıların zahiri anlamla yetinmeyerek, bir
takım takdirler yapmasını “Ayet(te anlatılmak istenen şey) tam değildi, benim
verdiğim mana ile tamamlandı” demek olduğunu belirterek bunun Kur’an’a yapılmış
bir edepsizlik olacağını ifade etmektedir (Cârullah 1996: 357).

Ancak, Cârullah’ın eleştirdiği Kelamcı te’vil anlayışına benzer pek çok yorumlar
yaptığını belirtmeliyiz. O, bazı ayetleri yorumlarken, zahiri anlamı terk
etmiş ve ancak zorlama ile elde edilebilecek anlamlar vermiştir. Onun bu tutumunun
sebebi Kur’an’ın hükümlerinin akla, bilime kısaca modern dünyanın
kabullerine aykırı olmadığını gösterebilmektir. Bir başka ifade ile o, Kur’an’da
muhtemel tüm hallerle ilgili ayetlerin var olduğunu düşünmektedir. Bu düşünce
sayesindedir ki o, Kur’an ile çağdaş durumu uzlaştırıcı yorumlar yapabilmiştir.

3. Musa Cârullah’ın Çağdaş Meselelere Bakışı 
Cârullah, yaşadığı dönemde tartışılan ve günümüzde de tartışılmaya devam
edilen bazı çağdaş meseleler hakkında yorumlar yapmış ve çözüm önerilerinde
bulunmuştur. Bu meselelerden kimi kadınların konumu ile kimi dini
hürriyet ile kimi de Kur’an’ın evrenselliği ile ilgilidir.

3.1. Kadınların Konumu: 
Cârullah, kadınlara hak ettikleri değerin verilmediği kanaatindedir. Buna
sebep olarak da bazı ayet ve hadislerin örf ve adetlerin tesiriyle yanlış yorumlanmasını
göstermektedir. “Hatunları yani anaları dûn bir millet hiçbir vakit
büyük olmaz” diyen Cârullah’a göre ilmî, içtimaî ve siyasî sükûtumuzun en büyük
sebebi, milletin anası olan kadını layık olmadığı bir dereceye indirmemizdir.
Oysa her milletin hatun kızı o milletin önünde olmalıdır. Çünkü ‘hatun sefil
olursa ümmet rezil olur. Hatun dûn olursa ümmet zebûn olur.’(Cârullah 1912a:
72–76).

Cârullah, konu ile ilgili “Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü
Allah, insanların kimini kiminden üstün kılmıştır. Bir de erkekler kendi malla



‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 317

rından harcamakta (ve ailenin geçimini sağlamakta)dırlar…” (Nisâ suresi, 34.)
ayetini modern duruma uygun bir şekilde yorumlamıştır.

Aile reisi erkektir. Ancak bu reislik, ataların velayeti gibi nazaridir. Bir başka
ifade ile erkeğin reisliği nazari esaslara, şefkat ve merhamet esaslarına göredir.
Bu reislikte hâkimlik unsuru değil, hadimlik unsuru galiptir. Nisâ 34. ayette belirtilen
erkeğin kadınlar üzerine “kavvam” olmasının manası erkeklerin hizmet
eden idareci olmasıdır. Kur’an, ailenin nafakasını ve hayatın bütün yüklerini erkeklere
yükleyerek onu ailenin ‘kavvâm’ı yani (hizmet eden) idarecisi yapmıştır.
O halde “Erkeklerin kadınlara bir derece üstünlüğü vardır.” (Bakara suresi, 228.)
ayetinin anlamı “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdır.” (Nisâ suresi, 34.) ayetiyle
açıklanmış olmaktadır. Bu durumda Bakara 228. ayetin anlamı “Erkeklerin
(sorumluluk bakımından) kadınlara bir derece üstünlüğü vardır” şeklinde olur
ki bu anlam aslında kadınların lehinedir. Yoksa “(kadınlar için) vazifelerine denk
haklar vardır.” (Bakara suresi, 228.) ayetine göre kadınlar erkeklerle eşit haklara
sahiptirler (Cârullah 1999: 78).

3.2. Çok eşlilik: 
Cârullah, çok eşlilikle ilgili ayeti (Nisâ suresi, 3.), sebeb-i nüzul ile ilgili
rivayetlere bağlı kalmadan, konuyu özellikle Kur’an’ın i’cazı çerçevesinde yorumlamaya
çalışmıştır. Esasen onun bu konuda da modern durumu esas aldığı görülmektedir.

Hz. Aişe ayetin sebeb-i nüzulünü şu şekilde açıklamıştır: “Bu ayet (Nisâ
suresi, 3.) ayeti şunun hakkında indi ki, bir erkeğin yanında yetim bir kız olur ve
bu erkek onun velisi ve mirasçısı bulunur. Yetim kızın malı var, fakat o erkekten
başka onu koruyacak ve evlenmesi için yol gösterecek bir velisi de yoktur. İşte
biricik velisi olan bu erkek, malına tamah ederek, malına ortak olmak için onu
kimse ile evlendirmez, evlenmesine engel olur, zarar verir ve birlikte yaşayıp
hoş geçinmez. Bundan dolayı Allah Teala buyurdu ki: ‘Size neler helal kıldım
bak ve kendisine zarar vereceğin şu yetim kızı bırak’ diyor.” İbn Abbas, Mücahid,
İkrime Said ibn Cübeyr gibi alimler ve pek çok müfessir de bu rivayeti esas
alarak yorum yapmışladır (Taberi 1119: VII, 531). Söz konusu ayetin meali şu
şekildedir:

“Eğer, (velisi olduğunuz) yetim kızlar (ile evlenip onlar) hakkında adaletsizlik
etmekten korkarsanız, (onları değil), size helâl olan (başka) kadınlardan ikişer,
üçer, dörder olmak üzere nikâhlayın. Eğer (o kadınlar arasında da) adaletli
davranmayacağınızdan korkarsanız, o taktirde bir tane alın veya sahip olduğunuz
(cariyeler) ile yetinin. Bu, adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”
(Nisâ suresi, 3.)

Cârullah’a göre bu ayette tek evlilik esas olmakla beraber zaruret durumunda,
bir ruhsat olarak çok evliliğe izin verilmiştir. Nisâ 3. ayette belirtilen husus
budur. Ayetteki “yetimler” ifadesi, Kur’an’ın, sevgi ve saygı yönüyle erkek
lerin hatunlara nispetini, ebeveynin çocuklarına nispeti gibi kabul ettiğinden,
dul kalmış kadınlar demektir. Nitekim bu husus Nisâ 127. ayette “Kadınlar hak-
kında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.”
Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek
istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair,
size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz
Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik dul kalmış, aciz durumda olan,
hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu gibi zor
durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayetteki
hitap herkese yönelik olsa da aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine
getirmesi durumunda zorunluluk diğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl ma-
nası şöyledir: “Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun olmak suretiyle de
olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz.” (Cârullah
1999: 69-70).
Meseleyi Kur’an’ın i’cazı açısından da ele alan Cârullah’a göre Kur’an’da çok
evliliğin cevazı hususunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış
açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı,
bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik mutlaktır. Diğer yandan ayet-
te, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dışı olurdu.
Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun
alması imkânsızdır. Bu, mu’ciz olan Kur’an’ın ayetlerinin manalarını imkânsız
olan şeylere hamlettiği anlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile
ilgili olsaydı, “hoşunuza gittiği müddetçe” cümlesiyle “ikişer, üçer ve dörder”
cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü çok eşliliğin, hayata
güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki “hoşuna gitme” ifa-
desi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi,
cüz’i meselelerin birine fer’ kılarak açıklamak Kur’an’ın i’cazına
uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3. ayetteki “
hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allahveriyor.”Kitapta,
endilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz veevlenmek istediğiniz yetim
ızlara, zavallıçocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetle
e bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allahonu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlil
ul kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları b
ibi zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayettekihitap herkes
önelik olsa daaslında bu, farz-ı kifayedir vebirilerinin yerine getirmesi durumunda zorunlulu
iğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatu
lmak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz
Cârullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin ceva
ususunda herhangibir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet b
yet çok eşliliğin helalliğiile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helalli
mutlaktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçerve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dı
lurdu. Çünküümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alma
mkânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamletti
nlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe
ümlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünk
ok eşliliğin, hayata güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme
adesi boşa değildir. Cârullah şöyleder:
Aile hayatı gibi toplumsal yöndenönemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helalolmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirdetek eşle evliliğin gereği mutlak ve
kında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.” Kitapta,
ndilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim
ara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler
bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik
kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu
zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerdenbiridir. Diğer yandan ayetteki hitap herkese
elik olsada aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi durumunda zorunluluk
erlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun
ak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz."
rullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından daele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin cevazı
usunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu
çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik
laktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdansöz etmek imkân dışı
du. Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişerikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alması
ânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamlettiği
mınagelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe"
mlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü
eşliliğin, hayata güzellik vermesimilyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme"
esi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helalolmadığını gösterir. Çünkü adaletolmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği mutlak ve
nin kullanılması, tek eşliliğin
helal olmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle ev-
hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: Onlar hakkında size fetvayı Allah
kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek
kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmak
de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede ed
dul kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girece
gibi zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan aye
yönelik olsa da aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi duru
diğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan ik
olmak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını
(Cârullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da
hususunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendi
ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmez
mutlaktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz
olurdu. Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dö
imkânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan
anlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuz
cümlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmamas
çok eşliliğin, hayata güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayette
ifadesi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dola
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşlolmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği
umumi bir ifadedir. Dolayısıyla burada "." yerine "." kullanılsa idi ya da
a istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.” Kitapta,
si) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim
uklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler
e hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik
da olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu
kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayetteki hitap herkese
a bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi durumunda zorunluluk
halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun
olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz."
70).
an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin cevazı
r ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu
alliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik
an ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dışı
etin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alması
ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamlettiği
bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe"
er ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü
güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme"
ârullah şöyle der:
bi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
mak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
...................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helal
sterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği mutlak ve
lerin hatunlara nispetini, ebeveynin çocuklarına nispeti gibi kabul ettiğinden,
dul kalmış kadınlar demektir. Nitekim bu husus Nisâ 127. ayette “Kadınlar hak-
kında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.”
Kitapta, kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek
istediğiniz yetim kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair,
size okunmakta olan âyetler de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz
Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik dul kalmış, aciz durumda olan,
hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu gibi zor
durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayetteki
hitap herkese yönelik olsa da aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine
getirmesi durumunda zorunluluk diğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl ma-
nası şöyledir: “Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun olmak suretiyle de
olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz.” (Cârullah
1999: 69-70).
Meseleyi Kur’an’ın i’cazı açısından da ele alan Cârullah’a göre Kur’an’da çok
evliliğin cevazı hususunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış
açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı,
bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik mutlaktır. Diğer yandan ayet-
te, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dışı olurdu.
Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun
alması imkânsızdır. Bu, mu’ciz olan Kur’an’ın ayetlerinin manalarını imkânsız
olan şeylere hamlettiği anlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile
ilgili olsaydı, “hoşunuza gittiği müddetçe” cümlesiyle “ikişer, üçer ve dörder”
cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü çok eşliliğin, hayata
güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki “hoşuna gitme” ifa-
desi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi,
cüz’i meselelerin birine fer’ kılarak açıklamak Kur’an’ın i’cazına
uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3. ayetteki “
hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allahveriyor.”Kitapta,
endilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz veevlenmek istediğiniz yetim
ızlara, zavallıçocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetle
e bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allahonu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlil
ul kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları b
ibi zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayettekihitap herkes
önelik olsa daaslında bu, farz-ı kifayedir vebirilerinin yerine getirmesi durumunda zorunlulu
iğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatu
lmak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz
Cârullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin ceva
ususunda herhangibir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet b
yet çok eşliliğin helalliğiile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helalli
mutlaktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçerve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dı
lurdu. Çünküümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alma
mkânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamletti
nlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe
ümlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünk
ok eşliliğin, hayata güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme
adesi boşa değildir. Cârullah şöyleder:
Aile hayatı gibi toplumsal yöndenönemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helalolmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirdetek eşle evliliğin gereği mutlak ve
kında senden fetva istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.” Kitapta,
ndilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim
ara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler
bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik
kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu
zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerdenbiridir. Diğer yandan ayetteki hitap herkese
elik olsada aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi durumunda zorunluluk
erlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun
ak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz."
rullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından daele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin cevazı
usunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu
çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik
laktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdansöz etmek imkân dışı
du. Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişerikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alması
ânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamlettiği
mınagelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe"
mlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü
eşliliğin, hayata güzellik vermesimilyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme"
esi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helalolmadığını gösterir. Çünkü adaletolmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği mutlak ve
nin kullanılması, tek eşliliğin
helal olmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle ev-
hakkında senden fetva istiyorlar. De ki: Onlar hakkında size fetvayı Allah
kendilerine (verilmesi) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek
kızlara, zavallı çocuklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmak
de bunu açıklıyor. Ne hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede ed
dul kalmış, aciz durumda olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girece
gibi zor durumlardan kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan aye
yönelik olsa da aslında bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi duru
diğerlerinden düşer. O halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan ik
olmak suretiyle de olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını
(Cârullah 1999: 69-70).
Meseleyi Kur.an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da
hususunda herhangi bir ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendi
ayet çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmez
mutlaktır. Diğer yandan ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz
olurdu. Çünkü ümmetin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dö
imkânsızdır. Bu, mu'ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan
anlamına gelir. Ayrıca bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuz
cümlesiyle "ikişer, üçer ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmamas
çok eşliliğin, hayata güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayette
ifadesi boşa değildir. Cârullah şöyle der:
Aile hayatı gibi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin
kılarak açıklamak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dola
ayetteki "........................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşlolmadığını gösterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği
umumi bir ifadedir. Dolayısıyla burada "." yerine "." kullanılsa idi ya da
a istiyorlar. De ki: “Onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor.” Kitapta,
si) farz kılınan (miras)ı vermediğiniz ve evlenmek istediğiniz yetim
uklara ve yetimlere âdil davranmanıza dair, size okunmakta olan âyetler
e hayır yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.” ifadede edilmiştir. Çok eşlilik
da olan, hukuku, ihtiyaçları ve saygınlıkları tehlikeye girecek olan kadınları bu
kurtarmaya yönelik tedbirlerden biridir. Diğer yandan ayetteki hitap herkese
a bu, farz-ı kifayedir ve birilerinin yerine getirmesi durumunda zorunluluk
halde ayetin asıl manası şöyledir: "Dul kalan kadınlardan iki, üç ve dört hatun
olsa, çaresiz kalmış dul hatunların hak ve ihtiyaçlarını temin ediniz."
70).
an.ın i.cazı açısından da ele alan Cârullah'a göre Kur'an.da çok evliliğin cevazı
r ibare yoktur. Nisâ 3. ayet de bu bakış açısıyla değerlendirilmelidir. Şayet bu
alliği ile ilgili olsaydı, bir şarta bağlı olarak zikredilmezdi. Çünkü helallik
an ayette, ikişer, üçer ve dörder olarak bir dağıtımdan söz etmek imkân dışı
etin her ferdinin, ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder hatun alması
ciz olan Kur.an.ın ayetlerinin manalarını imkânsız olan şeylere hamlettiği
bu ayet, çok eşliliğin helalliği ile ilgili olsaydı, "hoşunuza gittiği müddetçe"
er ve dörder" cümlesi arasında bir bağlantının olmaması gerekirdi. Çünkü
güzellik vermesi milyonda bir ihtimaldir. O halde ayetteki "hoşuna gitme"
ârullah şöyle der:
bi toplumsal yönden önemi büyük bir meseleyi, cüz'i meselelerin birine fer'
mak Kur'an.ın i.cazına uygun bir üslûp değildir. Bu sebepten dolayı, Nisâ 3.
...................................." ibaresinde "." nin kullanılması, tek eşliliğin helal
sterir. Çünkü adalet olmadığı takdirde tek eşle evliliğin gereği mutlak ve
dabaşkabir"kulla
aanılsaidiy ."y
yyerine" ."dedir.Dolayısıylaburad
ddda

dbşkabir"kullanılsaidiy ."yerine .brifaedir.Dolayısıylaburdum

ayette böylesine önemli bir konuya açıklık getirilse idi bu ayet tek eşliliğin h

"
"kullanılsaidiyada
aba
aaşka
aabir ."
"yerine"."umu
uum
mmibi
iiri
iifadeir.Dolaısıylaburad

kullanılsa idi ya
aaa da başka bir a
aayette böylesine önemli bir

ne önemli bir konuya açıklık getirilse idi bu a
aayet te
eek e
eeşliliğin helalliği ile

konuya açıklık getirilse idi bu ayet tek eşliliğin helalliği ile ilgili bir de


ay tte böylesine öneml bir konuya ç lık g tirilse idi bu ay t t k eşliliğin he alliği ile

ayette
ee böylesine önemli bi
iir konuya açıklı
ıık
kk g tirilse idi bu ayet te
eek e
eeşliliğin helall
lliği ile

lil liolabilirligdi. biZirria edanclilak alobörilibylesi .idbir Zifariade anctakarzı, Kböyur’eslan’ıni
ii’bicadefirazına uyratgun zı, Kur.an.ın i'caz
lg l
lli bi
iir delil ol
llabilirdi
ii. Zi agil bir deli olabil rdi. Ziraancak böylesi bir ifade tarzı, Kur.an.ın iancak böylesi bir ifade tarzı, Kur.an.ın icazına uygun'

olabili
iirdi
iii. Zira ancak böylesi bir
rr ifade tarzı, Kur.an.ın i'cazına uygun 'cazına uygundüşer.” (Cârullah 1999: 70-71).

3.3. Kadınların Şahitliği:
7

Cârullah, erkeğin kadından üstün olduğunu; çünkü kadının aklının eksik
olduğunu ve bundan dolayı da şahitlikte erkeğe nazaran yarım kabul edilmesi


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 319

gerektiğini ifade eden görüşü reddetmiştir. Ona göre kadınların şahitlikleri ile
ilgili ayet de bu yanlış bir anlayışla ve sanki kadınların erkeklere nazaran bir eksiklikleri
varmış gibi yorumlanmıştır. Söz konusu ayetin meali şu şekildedir:

“…Eğer borçlu, aklı ermeyen veya zayıf bir kimse ise, ya da yazdıramıyorsa,
velisi adaletle yazdırsın (Bu işleme) şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer
iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak
olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir…” (Bakara suresi, 282.)

Cârullah’a göre Kur’an’da belirtilen bu husus, kadınların zayıflıkları ya da
akıllarının ve ilimlerinin eksikliği değildir. Çünkü öyle olsaydı, hadis rivayeti gibi
bütün ümmeti ilgilendiren önemli bir hususta onlara güvenilmezdi. Hâlbuki
durum böyle değildir. O halde Kur’an’da belirtilen, şahitlik hususunda şöyle düşünmek
daha doğrudur:

• Rivayet hususunda, kadınların ehil olduğu icma’ ile sabit olduğuna göre
şahitlik hususunda da ehliyetlerinin tam olması gerekir.
• Kadınlar, erkekler kadar şahitlik hususunda ehil olmalarına karşın, onlar
mahkemelere çağrılmak, hâkimler huzurunda konuşturulmak gibi külfetlerden
muaf tutulmuşlardır.
• Camilerde, medreselerde ve ilim meclislerinde ifade ve istifade hallerinde
bulunmak cihetiyle, rivayet şerefli bir vazifedir. Ancak şahitler
mahkemelerde, hâkimlerin huzurunda birbirlerine hasım olan iki tarafın
büyük davalarına, kavga ve münakaşalarına katılmak durumunda oldukları
için Kur’an, hatunları şahitlik vazifelerinden azat etmiş olabilir. Bu
onlara gösterilen hürmettir, eksiklik değil fazlalıktır.
• Hadlerde, cezalar uygulanırken, hatunlara şahitlik kasvetlerinden uzak
tutulmak suretiyle saygı gösterilmesi, hatunların şereflerine güzel bir
ilavedir. Kur’an, hatunların kalplerinin hiçbir surette merhametten hali
kalmayacağı ilkesinden hareketle onları bu tür hitaplardan uzak tutmuştur.
Sonuç olarak Cârullah’a göre Bakara suresi 282. ayetteki belirtilen husus
şehadet değil, istişhattır. Yani ayetin konusu kadının şahitlik yapıp yapmayacağı
değil, mahkemeye çağırılıp çağrılmayacağı ile ilgilidir (Cârullah 1999: 102104).


3.4. Kadınların Mirastan Aldığı Pay:
Cârullah, miras hisselerindeki farklılığın kesin olduğu kanaatindedir. Ona
göre sosyal adalet de bunu gerektirir. Bu nedenle hukukî açıdan eşitlik, miras
dağıtımında da eşitliği gerektirmez. Miras dağıtımında ihtiyaçları esas alan Cârullah
“aslında sosyal hayatın nizamı ve esasları değişirse, erkeklerin ve kadın



320 Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

ların bütün vazifeleri ve bu vazifelerine uygun ihtiyaçları değişikliğe uğrarsa, bu
takdirde kadınlara mirastan erkekler kadar yahut erkeklerden daha fazla pay
verilebilir” demektedir. Bu nedenle o “Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe,
kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder…” (Nisâ suresi, 11.) ayetini
bu bakışla yorumlanmasının gerektiği görüşündedir. Cârullah bu hususta,
kadınlarla ilgili diğer yorumları ile tutarlı bir tutum sergilemiştir.

Ona göre eğer “Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması
sebebiyle ve erkekler mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların
yöneticisi ve koruyucusudur...” (Nisâ suresi, 34.) ayetindeki aile sistemi esas alınacaksa,
bu durumda erkeklerin mirastaki hakları ya ikide bir ya da dörtte bir;
kadınların hakları ise ya dörtte bir ya da sekizde bir olmalıdır.

Kısacası o, farklı vazifelere göre ihtiyaçlar da farklılık arz ederse mirastan
alınacak payların da farklı olması gerektiğini, farklı ihtiyaçlara rağmen eşit pay
dağıtımının adalet değil zulüm olacağını ifade etmektedir. Ona göre bu hususta
erkek ile kadın arasında bir fark yoktur. Yani hukuk önünde, mülkiyet hakları
açısından, herkes eşittir. Ancak mülkiyet paylaşımı her yerde farklılık arz eder.
Nitekim Nisâ 32. ayette “Erkeklerin de kazandıklarından payları vardır, kadınların
da kazandıklarından payları vardır...” buyrularak bu hususa işaret edilmiştir
(Cârullah 1999: 97- 97).

3.5. Yüz Perdesi:
Cârullah, yüz perdesi ile ilgili yorumlarında Arap örf ve dilinden yararlanarak,
Araplar tarafından kullanılan burku’, kına’, nikap, lifam, hımar, nasif,
mikne’a ve cilbâb denilen giysilerin nasıl giysiler olduğunu açıklamıştır (Cârullah
1999: 35). O, bu açıklamalardan sonra Nur suresi 31. ayette geçen ‘humur’
kelimesi ile Ahzâb suresi 59. ayette yer alan ‘cilbâb’ kelimelerinin yüz perdesi
olamayacağı sonucuna varmıştır.

Cârullah, “Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını
korusunlar (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini
göstermesinler. Başörtülerini (humur’u) ta yakalarının üzerine kadar salsınlar...”
(Nur suresi, 31.) ayetindeki başörtüsünün (humur), kadınların başlarını
ve boyunlarını örten bir örtü olduğunu ifade etmektedir. Zira o, hımar’ın (çoğulu
humur) yüzü örtmeyen, başı ve boynu örten bir örtü olduğunu belirmiştir.
Buna göre örtülmesi emredilen kısım, el ve yüz dışındaki organlardır. Cârullah’a
göre “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin hanımlarına, dış
örtülerini (cilbâb) üstlerine almalarını söyle. Onların tanınmaması ve incitilmemesi
için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir” (Ahzâb
suresi, 59.) ayetindeki ‘cilbâb’tan kasıt da hatunların başlarını, boyunlarını ve
göğüslerini örten bir örtüdür. Çünkü cilbâb, baştan aşağı her tarafı örten ve yüzün
açık bırakıldığı örtü şeklidir. Sonuç olarak Cârullah’a göre Kur’an, Arapların


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 321


güzel bir âdeti olan yüz örtüsünü neshedip kaldırmamış ancak emretmemiştir
de (Cârullah 1999: 35-37).

3.6. Kölelik:
Cârullah’a göre kölelik insanlığın bir günahıdır. İnsanlığın başlangıcından
bu yana hatta insanların hükmetme duygusu sebebiyle yakın bir zamana kadar,
hemen her millette var olagelmiş sosyal bir gerçekliktir. Ancak bunda semavî
dinlerin hükümlerinin bir etkisi yoktur. Kölelik, kuvvetin etkisiyle, hükmetme
duygusunun yardımıyla ve de insanların yaptığı kanunlarla var olagelmiş bir
günahtır. Birçok milletin şeriatında, bu arada İbrahim şeriatında ve Yahudi şeriatında
da kölelikle ilgili kanunlar vardır. Cârullah’a göre bu hal İslâmiyet’in
doğuşuna kadar devam etmiştir. Yani kölelik günahı bütün dünyada özellikle de
medeniyetten uzak, vahşette ise ileride olan Arabistan yarımadasında kökleşmiş
durumda iken İslâmiyet’in zuhuru ile sona ermiştir.

Cârullah, İslâmiyet’in her ne şekilde olursa olsun köleliği kaldırdığını belirttikten
sonra fakihler ile olan ihtilafın sadece savaş esirleri ile ilgili olduğunu
ifade etmiştir. Zira ona göre fakihler de savaş dışında köle edinmenin kesinlikle
caiz olmadığı görüşündedir. Ancak Cârullah savaş durumunda da köleliğin caiz
olmadığını savunmaktadır. Bu konuda direk ve dolaylı tüm ayetleri, konuyla ilgili
hadisleri, fıkıh ve tefsir kitaplarını incelediğini ancak köleliğin cevazına ilişkin
hiçbir harfin bulunmadığını iddia etmiştir.

Cârullah kölelikle ilgili ayetleri sıralayarak şu şekilde yorumlamıştır:

1.
“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe,
hiçbir peygambere esir almak yakışmaz...” (Enfâl suresi, 67.)
Cârullah’a göre bu ayet, henüz İslâmiyet’in güçlü olmadığı bir dönemde
nazil olduğundan, hem esir alma hem de esirleri salıverme anlamına geldiği
görüşündedir. Bu yüzden ayetten esir edinmenin yasaklılığını anlamanın daha
doğru olacağı kanaatindedir.

2.
“...küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.”
(Tevbe suresi, 29.)
Bu ayete göre de ‘istirkak’ (esir edinme) caiz değildir. Çünkü bu ayet, açıkça
cizye alınması ile ilgilidir.

3.
“Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde
öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup
onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse,
kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet
edicidir.” (Tevbe suresi, 5.)
4.
“Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere söyle: Eğer Allah, kalplerinizde (iman,
ihlâs, iyi niyet gibi) bir hayır (olduğunu) bilirse, sizden alınan fidyeden

322
Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah, çok bağışlayandır, çok
merhamet edendir.” (Enfâl suresi,70.)

Cârullah’a göre bu iki ayette söz konuş olan, köleleştirilmiş esirler değil,
fidye mukabilinde serbest bırakılacak savaş esirleridir. Zaten ona göre yukarıda
geçen Enfâl suresi 70. ayetin devamı olan “Eğer sana hainlik etmek isterlerse,
(bil ki) onlar daha önce Allah’a da hainlik etmişlerdi de Allah onlara karşı (sana)
imkân vermişti. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Enfâl suresi,
71.) ifadesi de bu görüşü teyit etmektedir. Çünkü sonraki ayette, serbest
bırakıldıktan sonra, hıyanet edip tekrar Müslümanlara saldıranlardan bahsedilmektedir
ki bu Enfâl 70. ayetteki söz konusu esirlerin, serbest bırakıldıklarını
gösterir.

5.
“ (Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet
onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ
kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da
fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur… “
(Muhammed suresi, 4.)
Cârullah’a göre bu ayet, Enfâl suresi, 67. ayetten sonra indiğinden esirleri,
köleleştirmeyi veya alıkoymayı neshetmiştir. Çünkü bu ayetin indiği dönemde
Müslümanlar artık güçlenmişler ve bu sebeple de evvelki uygulama değişmiştir.
Daha önce siyaset gereği esirleri serbest bırakmak yasak iken artık buna
gerek duyulmamış ve bu hüküm neshedilmiştir. Bir başka neshedilen hüküm de
esirleri öldürme hükmüdür. Bu ayete göre nihai hüküm, esirleri ya bedelsiz ya
da bir bedel karşılığı âzat etmektir (Cârullah 1927: 185-189).
Burada dikkati çekecek husus, Cârullah’ın nesh anlayışı olmalıdır. Zira o,
neshin Kur’an’da vuku bulmadığını, tilavet olunan her ayetin muhkem olduğunu
ısrarla vurgulayan bir âlimdir. Ona göre Kur’an’ın her ayeti amel edilmeyi gerekli
kılar. Bu sebeple neshedildiği iddia edilen bazı ayetlerde nesh değil; umumu
tahsis etmek, ‘mutlak’ı takyit etmek, ‘mücmel’i beyan etmek, açıklanmayan
bir manayı açıklamak, başka bir ayetin anlamını teyit etmek gibi hususlar söz
konusudur. Cârullah’a göre nesh anlayışı ile birçok ayetin delil olabilme özelliğini
iskât etmek, adeta Kur’an’ı iptal etmek gibi olur. Ona göre neshin gerçek
anlamı, şer’î delillerden biriyle sabit olan bir hükmü kaldırmak ve iptal etmek,
anlamındaki nesh’dir. Bu tür nesh ise ancak semavî şeriatlar açısından mümkün
olabilir. Çünkü ahvalin, zamanın ve mekânın farklılığı sebebiyle, dinin fer’î
konumdaki hükümlerinde değişiklik olması anlamındaki neshin vukuu tarihen
sabittir (Cârullah 1975: 129-133).
Ancak Cârullah kölelikle ilgili görüşlerini desteklemek için, nesh ile ilgili
görüşlerinin aksine Enfâl suresi 67. ayetin mensuh olduğunu söylemek durumunda
kalmış ve Enfâl suresi 67. ayetin, henüz Müslümanların güçsüz olduğu
bir dönemde nazil olduğunu, Muhammed suresi 4. ayetin ise Müslümanların


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 323


güçlü olduğu bir dönemde nazil olduğunu ifade etmiştir. Hâlbuki ilke olarak bu
tür bir neshi kabul etmemektedir. Fakat modern dünyanın kabulleri onu böyle
bir yorum yapmaya sevk etmiş görünmektedir.

3.6. İlahi Rahmet’in Umumiliği ve Azabın Ebediliği:
Benim düşünceme göre “Âlemlerin Rabbi Allah Teâla Hazretleri tarafından
yeryüzünde halife olmak gibi yüce bir sıfatla şereflendirilen
insanların ahiretteki ebedî bedbahtlıkları merhametlilerin en merhametlisi
olan Cenab-ı Hakk’ın sonsuz rahmetine, mutlak hikmet sahibi
Allah Hazretlerinin sınırsız hikmetine pek de uygun düşmüyordu.
Ahiret hayatındaki nihayetsiz zamanlara oranla bir saniye hükmünde
olan dünya hayatında tam bir rahat yüzü görmeyen insanoğlunun
çoğunluğu, gelecekte ebedî olarak bedbaht olacaksa, merhametlilerin
en merhametlisi ve âlemlerin Rabbi olan Allah Teâla Hazretlerinin
bu zavallı insanları yaratmaktan maksadı ne idi? İnsanların
çoğunluğuna müebbed olarak azap edecekse o zaman Allah Teâla
Hazretleri’ nin rahmeti, gazabına oranla yok hükmünde olmuyor
mu? (Mustafa Sabri 1996’dan: 264).

Yukarıdaki sözleri ile meseleyi nasıl bir ön kabulle değerlendirdiğinin ipuçlarını
veren Cârullah, ilahî rahmetle ilgili iddialarını temellendirirken ilgili ayetleri,
hadisleri, sahabe ve tabiûnun görüşlerini ve özellikle ‘Şeyh-i Ekber’ dediği
İbn Arabî’nin fikirlerini bu ön kabule uygun olarak yorumlamıştır. Ayrıca Kur’an
ve sünnetten başka delil kabul etmediğini belirten Cârullah delillerini sıralarken
Kelamcılar gibi tevile başvurmayacağını vurgulamıştır (Mustafa Sabri 1996:
284). Onun bu konudaki temel görüşü; ilahi rahmetin tüm insanları kapsadığı,
her ne sebeple olursa olsun tüm insanların bu rahmetin kapsamına dâhil olacağı
ve bu nedenle de cehennem azabının ebedî olamayacağıdır. Yaşadığı bölgede
(Rusya’nın hâkim olduğu bölgede) farklı dini inançların mevcudiyeti ve modern
dünyada dinî ve fikrî hürriyet gibi değerlerin önem kazanması vb. sebepler onu
bu meselede yorum yapmaya sevk etmiş görünmektedir.

Cârullah temelde bütün dinleri tek bir dinin gelişim halkaları olarak görmektedir.
Ona göre hiçbir insanı / milleti dini görüşü, ibadet şekli sebebiyle
tekfir etmemek, düşmanlık beslememek esas olmalıdır. Böylece bütün dinlere
saygı ile bakmak da mümkün olacaktır (Mustafa Sabri 1996: 258, 274). Cârullah,
“ilahi rahmetin umumiliği” tezini işte bu noktadan hareketle temellendirmektedir.
Ona göre, her ne kadar insanların çoğu İslâmiyet’in genişliğini kendi
dar fikirlerine sığdıramayıp İslâmiyet’i daraltmışlarsa da aslında İslâmiyet’in
kendisi de ilahi rahmet kadar geniştir. Bir başka deyişle ilahi rahmet, aksini iddia
edenler olsa da, tüm insanları kapsamaktadır. Buna göre insanların akide-i


324 Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

ilâhiyeleri bir tekâmül kanununa tabi olduğundan, kemale ermeden önceki akideleri
Allah indinde mazurdur. Vücutta meydana gelen arızalar, sahibini mazur
kıldığı gibi, aklın da merhaleleri vardır. Kemale ermeyen akıl da mazurdur. Mazur
olan insandan da teklif sakıt olur (Mustafa Sabri 1996: 257-258). Hareket
noktası bu olan Cârullah’a göre aksi görüşler, Allah Teâla’nın rahmetinin genişliğini
daraltmaktan başka bir şey ifade etmez.

Cârullah, Kur’anî delillerine giriş mahiyetinde, kelamî bir problem olan
mükâfat ve cezanın Allah’a vucubiyeti konusuna da değinmiş ve bu konuda gerek
Ehl-i sünnet’in gerekse de Mutezile’nin görüşlerini kabul etmemiştir. Ona
göre, eğer Allah Teâla için böyle bir vucûbiyet söz konusu olacaksa Allah’tan
daha büyük bir varlığın olması da gerekmektedir. Bu ise aklen ve şer’an imkânsızdır.
Dolayısıyla da “bir kanun koyucunun koyduğu kanunun mutlak üstünlük
sahibi (kahir-i mutlak) Allah Teâla üzerine vacip olması hiçbir şekilde mümkün
olmaz.” (Mustafa Sabri 1996: 282).

Cârullah’a göre, kelamcılar “sözünden dönmek” ile “bağışlamayı”; “ceza
vermekten vazgeçmek” ile “yalan söylemeyi” birbirinden ayıramamışlardır.
Çünkü Arap dilinde ve örfünde, bağışlamak ve cezadan vazgeçmek hiçbir zaman
yalandan sayılmamıştır. Hatta böyle bir durum yani bağışlamak en yüce
faziletlerden kabul edilmiştir (Mustafa Sabri 1996: 284).

Cârullah, kelamcıların öne sürdüğü ayetlerin kendi görüşünü değiştirmeyeceğini
çünkü tevîl ya da tahsis edilmek suretiyle vaîd ayetlerini, mağfiret veya
rahmet ayetleriyle tevil edip kayıtlandırmanın mümkün olduğunu iddia eder.
Meselâ “Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu bilmedin mi? (O) dilediğine
azap eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir” (Maide suresi,
40.) ayeti ile vaîd ayetlerini, Allah’ın meşiyetiyle kayıtlandırmak mümkündür.
Ya da “De ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit
kesmeyin! Allah bütün günahları bağışlar; çünkü o, çok bağışlayan (Gafur), çok
esirgeyendir (rahimdir).” (Zümer suresi, 53.) gibi mağfiret bildiren ayetleri ayeti
azap ayetlerine tercih etmek mümkündür. Bu yüzden Cârullah, tevile başvurmayacağını,
kelamcılara, apaçık ayetleri tevilsiz olarak arz edeceğini iddia
eder.

O, ilahi rahmetin kapsayıcılığı ile ilgili olarak şu ayetleri delil olarak göstermiştir
(Mustafa Sabri 1996: 293-300, 348):

1.
“... Allah dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder...” (Maide suresi, 18.)
2.
“... Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetimse her şeyi kaplamıştır...”
(A’râf suresi, 156.)

3.
“.. (Allah) buyurur ki: “Durağınız ateştir; Allah’ın dile(yip affet)mesi hariç
ebedî kalacaksınız...” (En’âm suresi, 128.)
Cârullah’a göre bu ayetlerde olduğu gibi Kur’an’da azap, genellikle meşiyet
ile kayıtlandırılmıştır. Dolayısıyla Cârullah’a göre Kur’an’da, en nihayetinde


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 325

rahmetin bütün insanları, her şeyi kapsayacağı açık bir dille ifade edilmiştir. O
halde azabın kendisi meşiyetle kayıtlandırılırsa, onda kalış (hulûd) ile ebediyeti
de kesinlikle meşiyet ile kayıtlandırılmıştır.

Cârullah’a göre A’râf suresi, 156. ayetteki azabın meşiyetle kayıtlandırılması,
buna karşılık da rahmetin mutlak olarak zikredilmesi, ahirette bütün insanların
zorunlu olarak mutlak ilahî rahmet içerisinde kalacaklarına açık bir şekilde
delalet etmektedir. Ayetin devamında “Onu korunanlara... yazacağım” ifadesi
ise tahsis ifade etmez. Çünkü ona göre genel bir hüküm, genelin hükmüne
uygun başka bir hükümle sınırlandırılamaz. Tahsisin olabilmesi için hükümler
arası zıtlığın varlığı şarttır. Dolayısıyla özelin hükmü genelin hükmüyle sınırlandırılamaz.
Bu yüzden de “…Rahmetim her şeyi kaplamıştır” genel cümlesiyle
“...Onu (rahmetimi) muttakilere... yazacağım.” cümlesi, birbirlerine uygun hükümler
içerdiklerinden, tahsis edilemez.

Cârullah’a göre bir başa husus da “... Rahmetim her şeyi kaplamıştır...”
ifadesinin bütün mahlûkata verilen mutlak rahmeti ifade etmesidir. Yani bu
rahmet, hiçbir insana ve hiçbir zamana mahsus değildir. Dolayısıyla sadece bu
dünyada değil ahirette de geçerli olacak bir rahmettir. “...Onu muttakilere ... yazacağım”
ifadesi ise mü’minlere ayette belirtilen güzel davranışları karşılığında
özel bir rahmetin yazılacağı anlamındadır. Kısacası bu ayette iki çeşit rahmetten
bahsedilmektedir. Birisi Allah Teâla’nın herhangi bir amel karşılığı olmaksızın ve
hiç kimse istisna edilmeksizin bütün insanlara, iki dünyada da vereceği kapsayıcı
rahmettir. Diğeri ise ittika, zekat ve iman gibi amellere karşılık olmak üzere
mü’minlere özel olarak verilen, yazılan rahmettir. Bu ikinci rahmet, insanları
tembel ve başıboş bırakmamak, tüm insanları kötülük yollarından alıkoyup, iyilik
yoluna sevk etmek amacına matuftur.

4. “(Hûd dedi ki): “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a
dayandım. Hiçbir canlı yoktur ki o, onun perçeminden tutmuş olmasın (Onu dilediği
gibi yönetmesin). Gerçekten Rabbim doğru yol üzerindedir.” (Hûd suresi,
56.)
Cârullah’a göre bu ayetin şümulüne tüm insanlar dâhildir ve her insanın
perçemi, sırat-ı müstakim üzerinde bulanan Mevla’sının kudret elinde olduğuna
göre insan zaruri olarak sırat-ı müstakim üzerinde bulunur, demektedir.
Cârullah, inanç noktasında henüz olgunlaşmamış insanların, tekâmül yolunda
ilerlerken yaptıklarından muahezeye çekilmemeleri gerektiğini çünkü inançta
çocukluk devresinden olgunluk evresine geçerken her insanın “doğru yol”da
olduğunu iddia etmektedir.

5. “Rabbin yalnızca kendisine ibadeti emretti “ (İsrâ suresi, 23.)
Cârullah bu ayetin işareti ile tabiata (güneşe, ateşe vb.) ibadet edenlerin
ibadetlerinin gayesi aslında ‘Allah’ denilen varlıktır. Onlar her ne kadar Allah ye



326 Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

rine başka varlıklara tapınıyorlarsa da maksatlarındaki isabet nedeniyle onların
mabutları Allah olmuş demektir (Cârullah 1975: 76).

Cârullah, güneş doğarken, güneş tam tepede iken ve güneş batarken, namaz
kılmak ve ölüleri defnetmekten men edilme ile ilgili hadisi İsrâ 23. ayet
ışığında değerlendirmek gerektiği kanaatindedir (Tirmizi 1992: Mevakit, 31,
34). Ona göre bu üç vaktin kerahet vakti olması, İslam hukukçularının görüşlerinin
aksine, tabiata tapanlara bir saygıdan başka bir şey değildir. Yani İslam
dini tabiata tapanların, Allah’a tapınmayı amaçlamalarındaki isabet nedeniyle,
bu üç vakitteki secdeyi onlara tahsis etmiştir. O, bu yorumun , “İslam dini, semavi
dinlerin her birine saygı gösterir” kaidesine de uygun olduğunu vurgular
(Cârullah 1975: 76-77).

Kısaca söylemek gerekirse Cârullah’a göre tabiata tapınma şirk değildir.
Eğer kişi ‘Vücudumu, bütün ihtiyaçlarımı ve tüm hayratı bana veren odur’ inancıyla
mesela güneşe tapsa, hata yapmış olur. Fakat bu hata, onun niyetinde ya
da şükrünü ifadede değil, yaratıcının kim olduğunun tayini hususundadır. Bu
nedenle de bu hata, bir şirk değildir.

6. “ O gün yer başka yere, gökler de (başka göklere) değiştirilir.” (İbrahim
suresi, 48.)
Cârullah’a göre bu ayet de göstermektedir ki bir gün bu gök ve yer değiştirilecek,
yok olacaktır. Ayette hem istisna hem de azabın göklerin ve yerin devam
müddetiyle sınırlandırılması söz konusudur. O halde mutlak olarak azabın
sonsuzluğunu bildiren ayetler, bu ayetle sınırlandırılmalı ve mana da mutlak
mukayyete göre verilmelidir. Çünkü “sebepleri ve sonuçları bir olan, mutlak
mukayyede göre yorumlanır” şeklinde bir usul kaidesi vardır.

3.7. Mürtedin Katli:
Cârullah’a göre mürtedin katli meselesi, İslâm’daki dinî hürriyete uygun bir
hüküm değildir. Ona göre her ne kadar, dinden dönen erkeklerin öldürülmesi
hususunda icma’; kadınların öldürülmesi hususunda da cumhurun görüşü olsa
da, Kur’an’da bunu destekler bir tek söz dahi yoktur.

Mesela “...Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, işte onların
bütün yaptıkları dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateş halkıdır,
orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara suresi, 217.) ayeti ile “Ey iman edenler, sizden
kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, yakında öyle bir toplum getirecek ki

(O) onları sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere
karşı onurlu ve şiddetlidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınamacının
kınamasından 1korkmazlar...” (Maide suresi, 54.) ayeti irtidat meselesi ile
ilgilidir ve bu ayetlerde mürted ile ilgili uhrevi cezanın dışında bir ceza öngörülmemiştir.

‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 327

Cârullah meseleye dini hürriyet açısından baktığı için, mürtedin öldürülmesini,
bir ikrah olarak kabul etmektedir. O, “Kuvvet-i seyf, insanı zahirî şeylere
ikrah edebilir ise de insanın itikadına, vicdanına zerre kadar tesirini icra
edemez. İnsanın kalbine nüfuz etmeyen itikat, iman, nazar-ı şeriatta muteber
değildir.” demektedir. Ona göre mürtedin cezalandırılmasındaki amaç eğer kalbî
bir iman husule getirmek ise, zorlama ile böyle bir amaç gerçekleştirilemez.
Eğer amaç, sadece dil ile imanını ikrar etmesi ise, şeriatta böyle bir imanın yeri
yoktur. O halde mürtedin cezalandırılmasında mantıkî bir amaç bulunmamaktadır.
Diğer yandan, dinden dönmüş lakin öldürülme korkusu sebebiyle zahiri
olarak Müslüman görünen kimselerin bir İslâm toplumunda bulunması büyük
tehlikedir. Cârullah’a göre böyle büyük bir tehlikeye düşmektense, o kimselere
dinden döndüklerine dair görüşlerini söylemelerine izin verilmelidir. Zaten
“Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur...” (Bakara
suresi, 256.) ayeti kerimesine göre mürtedin cezalandırılması, dinde ikrahın var
olduğu anlamına gelir ki bu da ayetin anlamına ters bir düşüncedir. Bir başka
ayette de “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde
sen mi insanları mü’min olmaları için zorlayacaksın” (Yûnus suresi, 99.) buyrulmaktadır.
Bu ayete göre zorlama hiçbir insanın yetkisinde değildir. Dolayısıyla
da mürtedin cezalandırılması Kur’an’a göre doğru değildir (Cârullah 1927:
172-183).

3.8. Kutuplarda Oruç:
Cârullah’ın Kur’an’ın hitabının her şart ve zamanı dikkate aldığına dair
görüşüne kutuplarda oruç tutma konusunu örnek gösterebiliriz. O, burada
Kur’an’ın hiçbir harfinin hikmetsiz olamayacağından ve de olabilecek her ihtimali
hesaba kattığı fikrinden hareket etmiş ve bu fikrini Kur’an’ın i’cazından ve
mantıki açıklamalardan yararlanarak temellendirmeye çalışmıştır.

Oruçla ilgili fikirlerini ruhsat esasına dayandıran Cârullah’a göre ruhsatların
varlığı İslâmiyet’in büyük ve olgun bir din olduğunu gösterir. Toplumsal durumlar,
böylesi ruhsatları gerekli kılmaktadır (Cârullah 1975: 24). Cârullah buradan
hareketle, Kutup bölgelerinde orucun tutulması ile ilgili bir kitap yazmış
ve bu kitabı yazmasının gayesini de şöyle açıklamıştır: “Maksadım güneşleri
batmayan ve gündüzleri uzun olan coğrafi bölgelerde namaz ve oruç meselelerini,
hem de en ağır ve meşakkatli durumlarda Ramazan ayında oruç tutmama
hususunda şeriat-ı İslâmiye’de bulunan ruhsat-ı şeriyeyi Kur’an-ı Kerimin ayetleriyle
ispat etmektir.” (Cârullah 1975: 35-37).

Konu ile ilgili olarak Bakara suresindeki ilgili ayetleri şu şekilde değerlendirmiştir.
Ona göre “Ey inananlar! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a
karşı gelmekten sakınmanız için size de sayılı günlerde farz kılındı” (Bakara sure



328
Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

si, 183.) ayetindeki hüküm, tam bir hükümdür. Çünkü bu ayetin akabinde gelen
ayetlerde, bu tamamlanmış hükme ait ruhsatlar zikredilmeye başlanmıştır. Ona
göre eğer, ayetteki hüküm tamam olmamış olsaydı, ruhsatlar zikredilmezdi. Bakara
183. ve 184. ayette orucun günü ve zamanının bildirilmemesi ve “belirli
günlerde” gibi mücmel bir ifade ile emredilmiş olması, ayın önemsiz olduğunu
gösterir. Bir başka deyişle, iki aynı ayet, iki farklı, fakat kendi içinde tamam olan
bir hükmü içermektedir. Birincisinde orucun zamanı bildirilmezken, ikincisinde
zaman belli edilmiştir. Cârullah’a göre bunun sebebi, birincisinin mücmel olması,
ikincisinin ise bu mücmeli beyan etmesi değildir. Çünkü böyle bir yaklaşım
bütün zamanları, bütün insanlığı ve insanlık şartlarını göz önünde bulunduran
Allah Teâla’nın hitabının hikmetini yeterince açıklamaz. Zaten, her iki ayette
de ruhsatların bildirilmiş olması birinin mücmel diğerinin onu tafsil eden ayet
olmadığını gösterir. Dolayısıyla bu iki ayet, iki farklı hüküm içermektedir.

O halde bu iki farklı hüküm nedir?

Cârullah’a göre birinci ayet, seyahat, hastalık ve meşakkat gibi özürlerle
ilgili değildir. Bu ayet, zamanın veya mekânın özelliklerinden dolayı Ramazan
orucunun edasının mümkün olamayacağı durumlarla ilgilidir. Bu nedenle mesela
gündüzleri veya geceleri haftalarca belki aylarca süren veya insan takatini
aşan soğuk ve sıcak bölgelerde Ramazan ayında oruç tutulamaz. Cârullah’a
göre ayeti böyle anladığımızda bu ayet, tüm insanları içerisine alacak şekilde
umumileştirilmiş olur. Zira Allah Teâla, yeryüzündeki bu gibi yerlerden habersiz
değildir ki onları da hesaba katmadan bir hüküm îrad etmiş olsun.

İkinci ayet ise, günlerin ve gecelerin normal olduğu bölgeler için geçerlidir.
Buna göre herkes Ramazan ayında oruç tutmak zorundadır. Tabi ki seyahat,
hastalık ve meşakkat gibi özürler bundan istisna edilmiştir (Cârullah 1975: 98103).
Kısaca Cârullah’a göre, seyahat gibi küçük bir özrü dahi ruhsat kapsamına
alan Allah Teâla, günleri ve geceleri çok uzun süren yerlerde böylesi büyük bir
özre binaen, Ramazan ayında oruç tutmayı vacip kılmamıştır.

Sonuç


Kimilerine göre Müslümanlar tarihte Kur’an doğru anlamışlar, onun rehberliğinden
gereği gibi faydalanmışlar ve bu nedenle de diğer milletlere her
alanda üstünlük sağlayabilmişlerdir. Yine onlara göre günümüz Müslümanları,
Kur’an doğru anlayamadıkları için İslam âlemi geri kalmış ve pek çok sorunla
uğraşmak zorunda kalmıştır. Bu aydınlardan biri olan Cârullah da Müslümanları
uyandırabilmenin çaresi olarak Kur’an’ı göstermiştir. Kur’an’ı her şeyin üstünde
tutan Cârullah’ın anlayışında onda her meselenin halli için çözümler mevcuttur.
Bu sebeple o, ilke olarak Kur’an ve sünnetten başka otorite kabul etmemiş ve
meselelerin hallini özellikle Kur’an’da aramıştır.


‘Ceditçi’ Bir Aydın Gözüyle Çağdaş Meseleler: Musa Cârullah Bigiyef Örneği 329

Cârullah’ın anlayışında Kur’an’ın hiç bir harfi hikmetsiz değildir. Bu anlayış,
Cârullah’ı lafızların ön planda olduğu bir yorum yöntemini benimsemesine neden
olmuştur. Böylelikle o, çağdaş sorunlarla ilgili olarak; örneğin din ve vicdan
hürriyeti, hoşgörü, kadın hakları gibi kimi değerlere ilişkin daha kolay yorumlar
yapabilmiştir. Cârullah’ın anlayışında Kur’an, her şart ve zemine uygun hükümleri
ihtiva eder. Zira Kur’an olabilecek tüm halleri göz önünde bulundurmuştur.
Ve bu yönüyle Kur’an evrenseldir. Fakat Kur’an hükümleri, zamanın şartlarına
uygun şekilde yorumlanmalı ve bu yorumlar, eldeki tüm bilgisel veriler kullanılarak
desteklenmelidir. Bunun için de mesela şer’î deliller kitap, sünnet, icma’
ve kıyasla sınırlandırılmamalıdır. Çünkü İslam hukukunun işlerlik kazanabilmesi,
Kur’an’ın, çağdaş şartları dikkate alan bir bakış açısı ile yorumlanmasına bağlıdır.
Aksi takdirde Kur’an, bugüne hitap edemeyecektir.

Musa Cârullah zor bir dönemde yaşamıştır. Hem yaşadığı coğrafyanın hem
de genel olarak Müslümanların sorunlarıyla ilgilenmek zorunda kalmış ve tüm
bu sorunlara Kur’an’da cevaplar bulmaya çalışmıştır. Dolayısıyla Kur’an’ın kelamullah
oluşuna, evrenselliğine, i’cazına, belagat yönüne, Kur’an hükümlerinin
genişliğine v.b. yaptığı vurguları ve kimi zaman düştüğü çelişkili durumları, bazı
aşırı denilebilecek yorumları ve hatta yöntemsizliğini değerlendirirken onun,
Kur’an ve çağdaş durum arasında uzlaştırma gayreti içerisinde olduğu gerçeğini
de göz önünde bulundurmamız yerinde olacaktır. Bu, onu daha iyi anlama
adına daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Örneğin pratikte miras, kadının şahitliği,
kölelik vb. yorumlarına baktığımızda onun daha çok ‘modernist’ bir tavır
sergilediğini; fakat teoride yani genel ilkeler bazında (Mesela kelamullah ve
Kur’an ilimleri gibi konularda) ise ‘geleneksel’ bir tavır takındığını görmekteyiz.
Bu tavrının sebebi olarak modern durumun kendisi gösterilebilir. Ayrıca onun
aynı zamanda bir eylem adamı olması da bir diğer nedendir. Çünkü o, direk
olarak sonuca gidip fikirlerinin karşılığını görmeyi arzulayan ve çoğu zaman da
fikrî bazda aksiyon yönü ağır basan bir âlimdir. Bir başka ifade ile o, ‘modernist’
veya ‘klasik’ bir âlim olmaktan öte daha çok yenilikçi, Kazan Türkleri arasındaki
yaygın kullanımıyla, bir ceditçi’dir. Dolayısıyla o, teoride ifade ettiği bir takım ilkelere
pratikte sadık kalamamış ve bu nedenle zaman zaman çelişkiye düşmesi
kaçınılmaz olmuştur.

Notlar


(*) Dr., MEB Öğretmen, e-mail: anzilha1@hotmail.com.


330 Toplum Bilimleri • Ocak 2013 • 7 (13)

Kaynaklar


Baljon, J.M.S (1994). Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler. Çev. Ş.Ali Düzgün, Ankara: Fecr
Yay.
Bigiyef, Musa Cârullah (1910). Edebiyat-ı Arabiye ile Ulum-i İslamiye. Kazan: Maarif Kütüphanesi.
Bigiyef, Musa Cârullah (1912a). Halk Nazarına Bir Nice Mesele. Kazan.
Bigiyef, Musa Cârullah (1912b). Tertibu Suvari’l-Kerîme ve Tenasubuha fin-Nuzûl ve fi’l-Masahif.
Kazan.
Bigiyef, Musa Cârullah, (1927). Kavaid-i Fıkhiye. Kazan.
Bigiyef, Musa Cârullah (1975). Uzun Günlerde Oruç. Sad. Yusuf Uralgiray, Ankara.
Bigiyef, Musa Cârullah (1997). İslâm’ın Elifba’sı. Ankara: Seba Yay.
Bigiyef, Musa Cârullah (1999). Kur’an-ı Kerim Ayet-i Kerimelerinin Nurları Huzurunda Hatun.
Sad. Mehmet Görmez, Ankara: Kitabiyat.
Bigiyef, Musa Cârullah (2000). Kitabü’s-Sünne. Çev. Mehmet Görmez, Ankara: Ankara Okulu
Yay.
Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali (1998). Ankara: T.D.V. Yay.
Mustafa Sabri - Cârullah Bigiyef (1996). İlahi Adalet. Sad. Ömer H. Özalp, İstanbul: Pınar Yay.
Sıddıkî, Mazharuddin (1990). İslam Dünyasında Modernist Düşünce. Ter. Murat Fırat-Göksel
Korkmaz, İstanbul: Dergâh Yay.
Taberi, Muhammed ibn Cerir (1119 h). Camiu’l Beyan an Te’vili’l-Kur’an, Mısır: Daru’l-Maarif.
Taymas, Abdullah Battal (1966). Kazan Türkleri: Türk Tarihinin Hazin Yaprakları. Ankara: Türk
Kültürünü Araştırma Enstitüsü.

Tirmizi, Ebu İsa Muhammed b. İsa (1992). es-Sunen, İstanbul: Çağrı Yay.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder