11 Ocak 2014 Cumartesi

YECUC MECUC

Kimse bilemediği gibi ben de bu harfleri bilemedim,

Sen de kerâmetinle bildiğin gibi oku.1

KUR’ÂN-I KERİM ÂYETLERİNİN MU‘CİZ İFADELERİNE GÖRE YE’CÛC2


 Musa Carullah

 Sadeleştiren: Nur Ahmet KURBAN3

Kaşgarlı meşhur, muhterem
Muhyiddîn Can Ahund Baba Kurban
hazretlerinin yardımlarıyla basılmıştır. Berlin
1933

Giriş

Ye’cûc, Me’cûc, Hârût, Mârût, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn, Mûsâ ile Hıdır,
Hz. İbrahim’in kuşları, Tevrat’ın ineği gibi Kur’ân’da zikredilip, günümüze kadar
hemen hem hiç izah edilemeyen âyetleri vuzuha kavuşturma arzusuyla her birini
ayrı ayrı risalelerde ele almak üzere, ilk defa şu Ye’cûc konulu eseri ilim
üstadlarının değerlendirmesine ve Türk talebelerin istifadesine sunuyorum. Bu
kitabı yazarken zihnimde iddia, kalbimde meydan okuma havası yoktu. Sadece
Kur’ân-ı Kerîm âyetleri hakkında ismet inancı, ümmet imamlarının bitmez
tükenmez büyük saygınlıkları karşısında teeddüp görevi zihnimin fikirlerine
hâkim, kalbimin davranışlarına da rehber, fikrim taklit bağlarından tamamen
azade idi. (İlim) talep yollarında örnekleri takip etmen nuru ve ictihat gücüyle




hareket ettim. Şayet doğruyu bulduysam bu, örnekleri takip etmenin verdiği
berekettir; Aksi yönde bir durum ortaya çıktıysa, bu da benim acizliğimden
kaynaklanan kusurumdur.

Kur’ân âyetlerinin kutsallığını muhafaza etmek düşüncesiyle
rehberliklerini, uyarmalarını, tenkitlerini lütfedecek ilim ehli insanlar varsa, halis
şükranlarımı her birlerine önceden arz ederim. Öğüt niteliğindeki sözlerini büyük
memnuniyetle kabul ederek, daha önce geçmiş hatalarımı onların yönlendirmeleri
doğrultusunda düzelteceğim, İnşallah.

Üstatların ve ilim ehli insanların dostu olmak üzere değil, belki (ilim) talep
yolunda büyük isteklerle izlerini süren talebelerinden biri olmak, ya da talebelerin
bayraktarı olmak üzere kütüphanemden uzak bu kitabımı matbuat pazarına
çıkarıp, Özgür ve güzel Yûsufları'nı az bir miktar paraya satan zahit kardeşler
gibi, hür ve değerli fikirlerimi sadece müşterilerine ve istekli talebelere faydalı
olması dileğiyle “Onu ucuz bir fiyat, birkaç dirheme sattılar.”4 arz ettim. Burada
esas amacım, Kur’ân-ı Kerîm’in kelimelerine ve âyetlerine ihtimam etmekdir.

1 Krş. ... .. ...... .......... .. ...... .... .. .. ..... .... ..... ... . ....

2Araştırmalarımız esnasında çok yönlü Türk aydını Musa Carullah’ın (1875-1949), bu eserinin iki nüshasına ulaştık. Fakat bu nüshalardan birinin baş tarafında “Kaşgarlı meşhur muhterem Muhyiddîn Can Ahund Baba Kurban Canaplirinin himmetiyle basılmıştır” şeklinde bir bilgiye yer verilirken, diğer nüshada “Finlandiya Müslümanlarından Ömer Efendi Ala Salih Canaplirinin himmetiyle basıldı” şeklinde bir bilgiye yer verilmiştir. Bu iki nüshanın basım tarihleri aynıdır.

 Bu nüshalardan birinde kitaba ait fihrist yer almaktadır. Ancak fihristteki konu başlıkları ile
kitabın içindeki konu başlıkları bir birinin aynısı değildir. Biz çalışmamızda müellifin kendi
tercihi olması bakımında daha isabetli olur düşüncesiyle kitabın içinde geçen konu başlıklarını
esas aldık. Diğer nüshada fihrist yoktur. Bunun dışında iki nüsha arasında her hangi fark söz
konusu değildir.

 Çalışmamız esnasında karşılaştığımız bir diğer husus, müellifin referansı olarak kullandığı Eski
Ahit ve Yeni Ahit’in bölüm ve paragrafları hakkında verdiği numaralar tutarlı değildir. Aynı
problem Kur’ân âyetleri ve diğer bazı kaynaklar için de söz konusudur. Biz bunları müellifin
verdiği metinlerden yola çıkarak düzeltmeye çalıştık. Metnin sadeleştirilmesi esnasında da
müellifin amacını sınırlandırmaması için bazı kelimeleri metinde kullandığı şekilde aktarmaya
çalıştık. Bazı kaynaklara ulaşmak suretiyle müellifin getirdiği nakilleri asıl metinle karşılaştırma
imkânımız olduysa da bazı kaynaklara ulaşamadık.

3 Yrd. Doç. Dr., Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü Tefsir
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. nurahmetkurban@gumushane.edu.tr

4 Yusuf, 12/20.

Musa Carullah




“Allah’ın adıyla. Hamd Allah’adır, seçtiği kullarına
selam olsun. Rabbî! Göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır.
Dilimdeki tutukluğu çöz ki, onlar sözümü anlasınlar”5

5 Taha,20/ 25-28.

6 Bunlardan biri, gündüzleri, geceleri ve haftaları aylar kadar olan bölgelerde oruç meselesi,
İkincisi, Mekke’den başka her yönü kıble olabilecek yerin bulunup, bulunmaması meselesi,
takdirlerine bağlı olarak üç talakın (...... .....) vaki olup olmayacağı meselesi.

7 Tercümesi: “Görmüyor musun otuz yıldan beri, Daimî bir hasretle gidip gelirim”. Bkz. Di‘bil b.
Alî el-Huzâî, Şiir, Haz: Abdulkerîm el-Eşter, 2. Baskı, Dımaşk 1403/1983, s. 85.

8 Tercümesi: Kesin doğruyu aradım, fikirlerin en doğrusunu arzu ederek düşünüyorum.

1. Talep Yollarında Benim İlkelerim

Cihannüma gibi kitaplarda kendisinden bahsedilen meşhur “cevabı
olmayan üç mesele”6 hakkında fakihlerin cevaplarını yazmak üzere 1911 yılında
basılmış, Ruze (Oruç) adlı kitabımda, Zülkarneyn kıssasında İslâm âlimlerinin
dilleriyle, kalemleriyle düşünmeden, ölçülmeden söylenmiş sözleri ile ilgili
teessüflerimi ortaya koymuştum. 1909 yılında basılmış, Akide İlahiyelere Nazar
risalelerinde de Zülkarneyn’in İskender olduğu yönündeki tefsiri üzerine
düzenlenmiş bozuk fikirleri reddedici bir dille ortaya koymuştum. Kur’ân-ı
Kerîm’de zikredilen Hârût, Mârût, Ye’cûc-Me’cûc, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn
gibi büyük önemi haiz kıssalarda İslâm âlimlerinin farklı hacimlerdeki
açıklamaları beni hiçbir şekilde tatmin etmiyordu. Bunlar akıldan, mantıktan o
kadar uzak ifadeler ki, üzüntülerimi arttırmaktan başka işe yaramamaktaydı.
Talebelik yıllarımdan son zamanlara kadar kalbimde oldukça şiddetli bir sıkıntı,
fikir dünyamda büyük bir şaşkınlık sürüyordu.

..... ...... .. ... .. . * ........ .... ..... ...7

Ümmet imanlarının bitmez tükenmez ilmî yetenekleri, ilahî kerametleri
huzurunda saygılı olmanın lüzumunu biliyordum. Ümmet imamlarının parlak
sünnetlerini takip etmekle birlikte, gerçekleri arama yolunda, her insanın ictihat
hakkının olduğunu da biliyortum. Hem onlara saygılı olmak hem de ictihat
hakkından istifade ederek gerçekleri arama yolunda saygıyla ve özgürce hareket
ediyordum. Onları takip etmek suretiyle ileriye doğru yol alıyortum. Taklit zinciri
ile bağlanmakla hem isabetten hem de sevaptan mahrum kalmak zarureti bende
yoktu.

..... ....... .. ..... .... . .. .. ........... ...8

Matematik, edebiyat, mantık, kelâm, fıkıh, usûl, felsefe ilimlerine ait son
dönem ulemasının kalemiyle telif edilmiş metinler, şerhler, haşiyeler tamamen
okuduktan ve ümmet imamlarının büyük ictihadları ile yazılmış ilim hazinelerini
de senelerce mütalaa etmek suretiyle düşünme melekesi elde ettikten sonra, İslâmî
eserlerde mevcut olup, hiç çözüme kavuşturulamamış meselelere göz atmayı
düşündüm. Biri diğerini ya izah ya da tamamlayan ve yahut tenkit eden İslâm
müctehidlerinin muhtelif düşüncelerinin güçlü nuru ile söz konusu problemlerin
bazılarını çözüme kavuşturmanın yollarını buldum. Mezhep imamlarının çeşitli




konularla ilgili görüşlerini bazan tamamlıyor, bazan da icmâlarına muhalefet
ediyordum. Ümmet imamlarının bitmez tükenmez ilmî yetenekleri kalbimde derin
bir yer işgal etmekle birlikte, muhalif davrandığım anlarda az çok azap
duymaktaydım. Örneğin, büyü, nesh ve şeriatın delilleri gibi en büyük konularda
ümmet imamlarının icmâlarına muhalif olmam, bana o kadar ağır gelmediyse de
özellikle çok daha kolay bir konu olan keffâret konusunda dört mezhep
imamlarının icmâlarına “Ruze” sahifelerindeki muhalefetim bana çok ağır
gelmişti. Hatta birkaç hafta uykularımı kaçırmıştı. Benim gibi henüz bir talebe
olan kimselerin bile elde edebilecekleri neticelerden ümmet imamlarının aciz
kalmaları yahut bilememelerini gönlüm kabul edemiyordu. Bu durumu tamamen
imkânsız olarak görüyordum. O günkü ruhsal durumumu ve aklımda dolaşıp
durmakta olan fikirlerimi “Ruze” kitabımın 84-191 sayfalarında yazdım.

Haftalarca hayretler ve kararsızlık içerisinde kaldım. Düşünüyordum ve
zihnimi yoklamaya çalışıyordum. Nihayet vücuduma bir sükûnet, kalbime büyük
bir ferahlık indi. “Kalpler Allah’ı anmakla sükûnete ermeyecek mi?”9 dedim.
“Çabalarım Allah yolunda idi. Fikrim halis Allah için idi. Ne başında ne de
sonunda nefsanî ve dünyalık amacım vardı. Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i
kerîmelerine, Şari‘-i Hakîm (a.v) hazretlerinin nebevî sünnetlerine, ümmet
imamlarının içtihatlarına gücün nispetinde göz attıktan sonra senin başka seçme
hakkın kalmadı. Günahların kalmadı. Elde ettiğin nasibin neyse söyle, yaz, hiçbir
beis yoktur. Fikrin doğruyu bulmak ise teblîğ farzdır. Söylemek ve yazmak
vazifendir. Yanlış olursa bir başkası tashih edecektir.” Vicdanımın sözüne kanaat
getirdim.

9 Ra’d, 13/28.

Ümmet imamlarının açıklamalarına ya da icmâlarına muhalif olsa da buna
göre fikirlerimi özgürce ve saygıyla her vakit yazmaktayım. Benim (ilim) talep
yoludaki ilkelerim ve muhalif olduğum durumlarda mazeretim bu idi; bundan
sonra da bu olacaktır.

2. Ye’cûc Meselesinde Görüşlerimin Temelleri

Kefaret meselesinde olduğu gibi, Ye’cûc ve Me’cûc meselesinde de bende
tekrar büyük bir huzursuzluk, güçlü bir şaşkınlık meydana geldi. Fakat bunun
sebepleri tamamen başka idi. Burada ümmet imamlarına tam bir muhalefet
şaşkınlığı yoktu. Ben dört beş noktada hayrete düştüm.

1. İşâya, Yeremya, Hezekiel, Yoel gibi Eski Ahit kitaplarında, lâhûtî
Yuhanna’nın rüyaları gibi, Yeni Ahit’te de Ye’cûc ve Me’cûc kıssaları yalnız
geleceğin fitnelerine ait hususlarda zikredilmiş olup, Ye’cûc ve Me’cûc’ün zikri
Zülkarneyn gibi birkaç bin seneden öteye geçmez. Yani, Kehf kıssası, müstakil bir
kıssadır. Bu kıssada geçenlerin Eski Ahit’te geçen hayal ürünü kıssalar ve lâhûtî
rüyalarla hiçir alakası yoktur. Rivayet tutkunu tefsir sahipleri bütün o hayal
mahsulü şeyleri ve rüyaları tefsir sahifelerine almış olsalar da bunlar tamamen
tahriftir.




2. Dehşetli, bütün tafsilatıyla lâhûtî rüyalarında, gelecek zamanların
birinde Ye’cûc ve Me’cûcler’in bütün yeryüzünü tahrip edecekleri, Eski Ahit
sahifelerinde; ancak Ye’cûc ve Me’cûc’ün fatihlerden biri tarafından mağlup
edileceği, Enbiya Sûresi’nde bir âyet-i kerîmede zikredilmektedir.10 Yani Kur’ân-ı
Kerîm’in âyetleri, Eski Ahit hayallerinin, lâhûtî rüyalarının hikâyesi olamaz. Belki
tam manasıyla muhaliftir. Tefsir sahifelerinde, hadîs kitaplarında o uydurmaları
ve rüyaları nakledip, Kur’ân âyetlerini Yahudilerin hayal ve rüyalarına hamletmek
tahriftir. Kur’ân-ı Kerîm’in asıl maksatlarından gafil olmak demektir.

10 Enbiya, 21/96.

3. Ğuğ ve Mağuğ ya da Ye’cûc ve Me’cûc adıyla yeryüzünde hiçbir vakit,
hiçbir halk, hiçbir cins, hiçbir millet ve hiçbir devlet olmamıştır. Yalnız
Yahudilerin uydurmalarında ve rüyalarında bulunmaktadır. Kur’ân- Kerîm
âyetlerini o yolda tasvîr ya da tasavvur etmek her hâlükârda akılsızlık ve gaflettir.

Çok ilginç, isimlerinde gayet büyük sihir gücü varmış. İrili ufaklı
kitapların her birine Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kitab-ı Mukaddes gibi yalan isimler,
Yahudi peygamberlerinin marifetiyle kabul edildikten sonra bütün muhtevası
kutsal hakikat olma gücüyle Yahudilere, peşinden Hıristiyanlara sirayet ederek,
orta çağda halkın kalplerine, akıllarına, ilmi kararlarına hâkim olmuştur. Filistin
topraklarına nispetle o dönemlerde Uzak kuzey de mevcut olan Türklerin ana
yurtları, Hezekiel 39. Bab’ın ektisiyle Ğuğ ve Mağuğ yurdu diye
isimlendirilmiştir. Hıristiyanların haritalarına da “Ğuğ ve Mağuğ yurdu” diye
işlenmiş, daha sonra sözlüklere, “Ye’cûc ve Me’cûc Türklerden iki ümmettir.”
gibi açıklamalarla kaydedilmiştir. Hatta İhvân-ı Safa gibi eski ilmî kaynaklarda
da, Cihannüma gibi güzel coğrafya eserlerinde de ilmî bir hakikatmiş gibi
değerlendirilir hale gelmiştir. Tam bir veba gibi İslâm eserlerinin bütününe sirayet
etmiştir.

Yahudi sihirlerinin o kadar büyük gücüne İslâm âlimlerinin de böyle
hallerine şaşırıyordum. Kur’ân-ı Kerîm’in mucizeli ifadeleri önünde öyle değersiz
yorumları elbette inkâr ediyordum. Ancak meseleyi çözüme kavuşturamamaktan
kaynaklanan acizliğim beni son derce azaba mahkûm ediyordu. Burada ümmet
imamlarının icmâlarına muhalif olmak gibi hayret verici bir şey yok gibi görünse
de böylesine açık ve kolay nüktelerden bütün ümmetin habersiz kalması gibi
şaşırtıcı bir durum söz konusudur. Bunlara bakarak huzursuzluğum artıyordu.

4. Eski Ahit sahifelerinde “..” nida harfidir. Asıl isim sadece “... (cüc)”
kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde zikredilen “Ye’cûc ve Me’cûc”
kelimesinde “..” harfi ismin bir cüzüdür. Bütün isim “Ye’cûc”dür. Rivayet
düşkünü müfessirler Ye’cûc ve Me’cûc hakkında bütün Eski Ahit ve Yeni Ahit
sözlerini belki Talmud’un da masallarını bir bütün olarak taklit etmiş olsalar da,
Ye’cûc Mecuc sözüyle “Cüc” kelimesinin son derece açık farklarına nedense
hiçbiri dikkat etmemişlerdir. Hıristiyanların haritalarında Ğuğ ve Mağuğ’un
yurtlarını gördükten sonra İslâm âlimleri de Hıristiyanların haritalarını Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerine hâkim kılıp, Türklerin ana yurtları üzerine “Ye’cûc ve Me’cûc




yurdu” ismini nakşetmişlerdir. “Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığınız
isimlerdir. Onlar hakkında Allah, hiçbir delil indirmemiştir”.11

11 Necm, 53/23.

12 Fussilet, 41/42.

13 En’âm, 6/115.

14 Cuma, 62/5.

Yahudilerin güçlü sihirlerine, Hıristiyan dünyasının büyük cahilliklerine
sadece taklit sapıtması ile Türkler gibi büyük bir ümmet ile oynamak, Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerini Allah’ın indirdiği amaç dışında tasarruf etmektir. Kur’ân-ı
Kerîm’in kelimeleri ile oynamaktır. Ben bunun gibi davranışları bir kenara
bırakıyorum, saygıyla ve özgürce inkâr ediyorum.

5. Eski Ahit ve Yeni Ahit’te “Cüc” ismi ile zikredilen bir kelimenin
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ye’cûc” diye isimlendirmenin amacı nedir, hikmeti nedir ve
sebebi nedir?

Müsemma (isimlendirilen) bir olduktan sonra, gerçek Eski Ahit tarafında
mı? Yahut Kur’ân-ı Kerîm tarafında mı? İsim olduktan sonra farz edin ve her biri
doğrudur deyin. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de faydasız bir “..” harfini getirmenin
sebebi nedir?

Kur’ân- Kerîm’de hata olmaz. “Ona ne önünden ne de ardından batıl
gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından
indirilmiştir”.12Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut olan zait harfler boşuna zikredilmez.
“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından tamdır. Onun
kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”.13

Şu iki gerçek bana hem iman nuruyla hem de ilmin ışığıyla açıktır. Şu iki
hakikatin gücüyle ben uzun süre düşündüm, okudum, nihayet bu ihtilaf benim
elimde çok bereketli bir anahtar oldu. Kur’ân-ı Kerîm, Ye’cûc ve Me’cûc’ün
hazinelerini bana tamamen açtı. Küçük sayfalara büyük gerçekleri dâhil etme
yoluyla, denizleri küplerle sunmak gibi bir ustalıkla Fütuhat-ı Medîne (Peygamber
şehri) ganimetlerinin beşte birini bütün mücahid talebelere ganimet olarak
dağıttım. Bu kitabı sadece bu amaçla yazdım. Her cümlesinde sözüm girişken
talebelerimedir.

3. Sâmîlerin Semâvî Kitapları

Yahudilerin Eski Ahit ve Kitab-ı Mukaddes isimleri ile bilinen kitapları: 1.
Tevrat, 2. Elçiler, 3. Mektuplar olarak üç aşamada dikkate alınır. Bunların
tamamına Kur’ân-ı Kerîm’de esfar adı verilmiştir.

“Tevrat'la yükümlü tutulup da onu taşıyamayanların durumu, koca koca kitaplar
taşıyan merkebin durumuna benzer, Allah'ın âyetlerini yalan sayan kavmin misali
ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz”.14 Bu âyet Yahudilerin
bütün asırlar boyunca semâvî kitaplarına bakışlarını ortaya koyma hakkında
mucizeli bir ifadedir. Ümmîlere ümmîlerden, başka milletlerin her birine de




kendilerinden elçiler gönderildiğinden bahseden önceki üç âyet-i kerîmeden
sonra, Yahudilerin kitaplar yüklenmiş merkebe benzediğini zikretmek ayrıca
mühim bir mucizenin açıklamasıdır.

Bu kitaplar (esfar) 24’tür. Hz. Mûsâ’ya nazil olan Tevrat beş kitaptan
oluşmaktadır.

1. Tekvîn, Hz. Âdem’in yaratılışı, Hz. Nuh, İbrahim, İshak, Yakub ve
Yûsuf’un hayat hikâyelerine dair konuları içerir.

2. Çıkış, Mısır’da Firavun’un elindeki İsrailoğulları’nın esareti, Hz.
Mûsâ’nın tarihi, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı ve Sina’da Hz. Mûsâ’ya Tevrat’ın
indirilişini anlatır.

3. Levililer, din adamaları kitabıdır. Genel olarak şerîât ahkâmı, kurban ve
bayramlarla alakalı hükümleri içerir.

4. Sayılar, İsrailoğulları’nın Tîh çölündeki durumları, Filistin hükümdarı
ile olan savaşlarını anlatılır. Bu duruma Mâide sûresi 20-26. âyetlerde işaret
edilmiştir.

5. Tesniye kitabı, Allah’ın sözleri, yani Kur’ân-ı Kerîm’de “Mûsâ için,
Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir açıklamasını yazdık”15
şeklinde geçen âyetde ortaya konulmuş olan sözlerdir. Bunlar Hz. Mûsâ’nın bütün
vasiyetlerini kapsar.

15 A‘raf, 7/145.

16 Kasas, 28/43.

Bu beş kitap Hz. Mûsâ’nın Tevrat’ıdır. Yeryüzünde evvelki ümmetler
tarafından bilinen kitaplar arasında en önemli cihan kitabıdır. En eski kanun
kitabıdır. Tensiye kitabı, bütün Tevrat’ın özeti ve ruhudur. Yahudilerin kitabı
içinde az çok tahriften korunmuş bir kitap varsa o da Tesniye kitabıdır.

Kasas sûresinin “Andolsun, ilk nesilleri yok ettikten sonra Mûsâ’ya -
düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan deliller ve bir hidayet
rehberi, bir de rahmet olarak Kitab’ı verdik”16 şeklindeki âyet-i kerîmesi, bütün
insanlık için Tevrat’ın önemi hakkında büyük bir şahitliktir.

Elçiler kitabı, Bakara sûresi 126. âyet-i kerîmenin “Elçilere Rableri
tarafından verilen o şey” şeklindeki cümlesinde geçen “elçiler” kelimesi, istiare
kılınmak suretiyle İsrailoğulları’nın Hz. Mûsâ’dan sonraki elçilerinin kitaplarına
ad olmuştur.

6. Yeşu, 7. Hâkimler, Samuel I. ve II, 9. Krallar I. ve II gibi kitaplar Hz.
Mûsâ’dan sonra Babil esaretine düşene kadarki süreçteki İsrailoğulları’nın
tarihidir. 10. İşaya, 11. Yeremya ve 12. Hezekiel olmak üzere bu üç büyük kitap,
Yahudilerin büyük peygamberlerinin kitaplarıdır. 13. Hoşea, 14. Yoel, 14. Amos,




16. Obadya (Ovadya), 17. Yunus, 18. Mika, 19. Nahum, 20. Habakuk
(Habakkuk), 21. Sefanya, 22. Hagay, 23. Zekeriya, 24. Kralların işleri gibi bu 12
kitap küçük peygamberlerin kitaplarıdır.

Metuplar: 1. Mektup, Eyyûb’un kitabıdır. Eyyûb’un bu güzel kitabı
Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilir. Aslı ise Arapçadır. Kaza ve kader meseleleri
konusunda önemli bir kitaptır. 2. Mezmurlar, Dâvûd’un Zebur’udur. Bu, Eski
Ahit içerisinde en büyük kitaptır. 3. Şairlerin şiirleri ve 4. Özdeyiş, Hz.
Süleyman’a ait iki kitaptır. 5. Rauth, Yahudi tarihinde meşhur bir kadındır. Hz.
Dâvûd’un büyük annesidir. 6. Mecle Ester (.... ....), Adse adında bir Yahudi’nin
azatlısıdır. İran Şehinşahlarından birinin hanımıdır. Yüz bin kadar İranlının
helakine sebep olmuştur. 7. Mersiyeler, peygamber Yeremya’nın mersiyeleridir.
Heykelin, devletin ve milletin yok oluşlarına ait üzüntüleri içeren mersiyelerdir. 8.
Daniyal, 9. Uzra be 10. Nahum’dan ibaret bu üç kitap Babil ve İran padişahları
dönemindeki Yahudilerin durumlarına aittir. 11. İlk Günler kitabı ve 12. İkinci
Günler kitabı, Buhtunnasar dönemindeki Yahudilerin durumunu anlatır.

Şu otuz altı kitap, Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahit kısmını oluşturmaktadır.
Tamamı Yahudilerin kitaplarıdır. Yahudilerden ziyade Hıristiyanların elinde,
bütün Hıristiyan kiliselerinde okunan bir kitaptır ve kutsal kitap olarak kabul
edilmektedir. Hıristiyan devletlerin var gücüyle, kiliselerinin olağan üstü
gayretleri ile yeryüzündeki bütün dillere tercüme edilmiş ve yeryüzüne
milyarlarca nüshası dağıtılmıştır.

Çok ilginçtir ki, Yahudilerden daha ziyade kiliselerin bu şekildeki olağan
üstü çalışmaları, Kur’ân-ı Kerîm’in Mâide sûresi 44. âyette ifade edildiği üzere
“Allah’ın kitabından yanlarında muhafaza ettikleri ile …” cümlesinin gayet büyük
bir tecellisi midir? yahut A’raf sûresinde geçen “Yeryüzünde haksız yere büyüklük
taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar gördükleri hiçbir âyete
inanmazlar. Gördükleri hiçbir doğru yolu kendilerine yol edinmezler. Ancak
gördükleri sapıklık yolunu hemen kendilerine yol edinirler.”17 âyet-i kerîmesinin
mükemmel bir delili midir?

17 A‘raf, 7/146.

4. Eski Ahit’in Fihristleri

Yahudilerin otuz altı kitabını tanıtırken, içindekilerden de toplu bir şekilde
bahsetmiştik.

1. Eski Ahit’in tamamı Yahudilerin tarihine aittir. Hatta Tevrat’ın beş
kitabı da Hz. Âdem’den Hz. Yûsuf’a kadar olan Yahudi neslinin hayat hikâyeleri
ve yaşam özelliklerine ait menkıbelerden ibarettir. Elçilere saygı ve tenzih
İslâm’ın gerçekten güzel akidesindendir. Ben bunu biliyorum. Fakat Eski Ahit
hakkındaki Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını da teslim yoluyla kabul
edebiliyorum. Tahriflerini iddia etmek faydasız bir zahmettir. Kendileri kabul
ettikten sonra ben de kabul ederim. Tahrif, son yüzyılın tenkitçilerinin marifetiyle
tespit edilmiş ise de zarureti olmayan bir devadır.




2. Bugünkü Tevratlar, Likoriğ’ın (......) kanunlarından daha eskidir.
Tevrat’ta hem Yahudi tarihi hem de ilahî hükümler bulunmaktadır. Tevrat, belki
eski dönemdeki Yahudilerin tarihi geçmişlerine, yaşam tarzlarına ve edebî
doğalarına tamamen uygun bir fotoğraftır. Eski Ahit’te ne varsa yüzyıllar boyunca
Yahudilerde elbette aynısı var olmuştur. Doğruluğun en nihaî derecesi de vakıaya
mutabık olmasıdır. Yahut bütün yeryüzünde, bütün asırlar boyunca Yahudilerin
sosyal, ekonomik ve yaşam tarzları, Eski Ahit’in bir nüshasıdır. Yahudilerin
ruhlarına, vücutlarına basılan Tevrat mührü, Eski Ahit damgası, hiçbir yerde,
hiçbir mekânda hiçbir güçle yok olmaz. Yahudiler Eski Ahit’in her eserine her
zaman sadık kalır. Yahudiler “işittik ve isyan ettik” deseler de, Eski Ahit
ruhlarıyla söylemiş olurlar. Bunun gibi iki taraflı uyum hiçbir millette, hiçbir
kitapta yoktur. Oldukça ibretli bir durumdur. Yahudiler Talmud’un, Talmud,
Yahudilerin fotoğraf nüshasıdır.

3. Tevrat’ta belki umumiyetle bütün Eski Ahit’e, cümlelerinin, kıssaların
her birinde en nihaî amaç ve en mühim netice telkîn ve mesajdır. Büyük
Papalarının halkla yahut Yehovalarıyla olan ilişkileri hakkındaki marifetli
hünerleri, çocukları tarafından kutsal büyük bir ders gibi itibar görür. Tevrat
sayfalarında yaşam hallerinin her birine tedbir olabilecek güzel, muhtelif millî
örnekler, büyük Papaların hayat hikâyelerinden, menkıbelerinden, Eski Ahit
sayfalarında büyük ustalıkla ve “elçiler”in marifetiyle toplanmıştır. Talmud da
Yahudi kâhinlerinin şeytanca içtihatlarıyla dört beş asır içinde tefsir edilmiştir.

4. Kâhinlerin, şairlerin hayal güçleri yahut halkın kuruntuları, uydurulmuş
masalları, hurafî hikâyeleri Eski Ahit’te mevcuttur. Bu masallar, yaşanmış
hakikatleri, halkın aklına yaklaştırmak yahut halkın edebî, sosyal durumlarına
etkin kılmak düşüncesiyle, hurafeler pratik hikmet dilinde nasıl kullanılıyorsa elçi
dilinde de aynı şekilde açıklanmıştır. Tevrat’ta böyle masallar vardır.

Önceki dinlerin, eski milletlerin mitolojilerinde böyle güzel masallar çokça
bulunur. Homeros gibi büyük bir şairin Yunan mitlerine ait şiirlerini oldukça
isabetli ve güçlü bir dille eleştirmiş olan Platon (Eflatun) gibi büyük bir ilahî
hakîm, filozof kendi Cumhuriyet ve Ziyafet gibi kitaplarında birkaç tane masal
yazmıştır. Filozofların en büyük imamı Sokrates gibi büyük hakîm, kendi
öğrencilerine güzel masallar anlatırdı. Sokrates, şüphesiz tek tanrıya inanan
(muvahhid) bir kişi idi. Öyle ise de son dakikada hatta zehir içtikten sonra halkın
hurafî inançlarına saygıyla tıp tanrısı Eskolap adına bir kurban vasiyet etmiştir.18
(Bu vasiyet) hayat hastalıklarından ölüm esenliklerine kurtuluş fidyesi gibiydi.
Yani güzel masalların edebî faydaları olur, hurafî inançlar, peygamber huzurunda
da, hikmet nazarında da muteber olabiliyor.

18 Bu güzel vasiyeti İhvân-ı Safa 11. risalede, 4. ciltte Fadin Fi’n-Nefs adlı eserinden nakletmiş ise
de büyük bir tahrifle anlatmışlardır. Yahut bunu neşredenler “kötülüğün elebaşları” yerine,
“iblislerin elebaşları” kelimesini yazmış olmalıdırlar. Neşredenlerin büyük hataları 4. cilt, 359.
sayfada Hârût ve Mârût kelimeleri hakkındaki üç satırda onların kalemleriyle tespit edilmiştir.




5. Kur’ân-ı Kerîm

Halk masallarından, hurafî akidelerinden istifade etmek câizdir. İslâm’ın
en büyük sûfîleri, en zor hakikatleri gayet lezzetli, belagatli masal üslubu ile
anlatırlar. Fakat amaçlardan birini açıklama yolunda güzel masallar, güzel hurafi
akideleri kullanma ihtiyacından tamamen uzak, tamamen üstün ve şerefli olması
hasebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir sûrede hiçbir âyet-i kerîmede eski ya da yeni
masalların hiçbiri zikredilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Onlara, o memleket
halkını örnek ver”19 gibi ve “Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel
etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan merkebin durumu gibidir.”20
şeklindeki misaller varsa da bilinen manasıyla masallar, mitler, hurafi akideler
Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur. Bu yönüyle diğer semâvî kitaplarla arasında olan farkı
çok büyüktür.

19 Yasin, 36/13.

20 Saf, 61/5.

21 Tekvîn 10/2.

22 Hezekiel, 2/39. Müellifin zikrettiği yerde bu bilgiye rastlamadık. Ancak aynı bölümün 6.
âyetinde “Magog’un ve kıyıda güvenlik içinde yaşayanların üzerine ateş yağdıracağım.” gibi
bilgiler zikredilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de önceki ümmetlerin, peygamberlerin, İbrahim, Yûsuf,
Mûsâ, Meryem gibi şahısların farklı boyutlardaki hikâyeleri var ise de Kur’ân-ı
Kerîm’de tarih yoktur. Kur’ân-ı Kerîm önceki ümmetlerin, peygamberlerin ve
şahısların hikâyelerini zikretse de her zaman en önemli bir amaç için zikreder.
Çeşitli amaçlar arasında, Eski Ahit sahifelerini az çok tashih eden ifadeleri de
tekrarlarıyla elbette mevcuttur. Peygamberlerin durumlarını anlatılıyorsa ya da
Eski Ahit hikâyelerini naklediyorsa her biri hakkında en önemli, çok esaslı
malumatları Kur’ân-ı Kerîm ziyadesiyle zikreder. Eski Ahit’in muhtevasından ve
tarihin bin bir gözünden gizli kalmış büyük olayları ve önemli gerçekleri güzel bir
dille Kur’ân-ı Kerîm ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm Âyetleri’nin Mucizeli İfadelerine Göre Samîlerin
Peygamberleri ve Semâvî Kitapları adlı bir kitabımda Eski Ahit hikâyelerini,
Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerini Allah’ın yardımıyla açıkladım.

Bu cümleden olarak, bütün asırlarda, bütün Yahudilere, Hıristiyanlara,
İslâm milletlerine İşaya, Yeremya, Hezekiel, lâhûtî Yuhanna’nın kitaplarıyla veba
gibi sirayet etmiş müthiş Ye’cûc ve Me’cûc inançları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in
dikkat çekici, özlü ve mucizeli büyük bir tespiti vardır.

6. Eski Ahit’te Ye’cûc ve Me’cûc

1) Nuh`un oğulları Sam, Ham ve Yafes’in öyküsü şudur: Tufandan sonra
bunların birçok oğlu oldu. Yafes’in oğulları: Gomer, Mağuğ …21

2) Me’cûc’e bir ateş gönderdi.22 Burada Me’cûc, ya bir memleketin adı ya
da o memleketin halkıdır.




3) “Ey âdemoğlu, yüzünü Mağuğ ülkesinden Roşun, Meşekin ve Tubal’in
önderi olan Ğuğ’a çevir, ona karşı peygamberlik et.”23 Burada Me’cûc, memleket
ismi olup, Cüc, ya memleketin halkıdır, ya da memleketin büyüklerinden biridir.

23 Hezekiel, 38/1.

24 Hezekiel, 39/1-2.

25 Tesniye, 49-50. Müellif bura da bir alıntı hatası yapmıştır. Bu âyetleri zikrettikten sonra onun
verdiği rakam 28-49 şeklindedir.

26 Yeremya, 5/15-16.

4. “Ve sen âdemoğlu, Ğuğ’a karşı peygamberlik et ve ona de ki, “Egemen
Rab şöyle diyor: “Ey Roşun, Meşekin, Tuval’ın önderi Ğuğ, işte, ben sana
karşıyım ve seni geri çevireceğim ve seni ileri götüreceğim ve uzak kuzeyden
çıkaracağım ve İsrail’in dağlarına getireceğim.”24

Burada Cüc, büyük bir memleketin, güçlü bir halkın reisi olabilir. Mısır
hükümdarı Firavun, Amalika hükümdarı Acac, Roma hükümdarı Kayser, Habeş
hükümdarı Necaşi gibi bu isimlerin her biri, hükümdarların umumî lakaplarıdır.

Bu durumda Cüc kelimesi, Türkçe olabilir. Kelimenin aslı Gök’tür.
Rusların Gosodar sözlerinde Gök Sodar anlamında olup, göğün hükümdarı
anlamına gelebiliyor. Bu da Gök Tanrıdır.

Türkçe kağan sözü, Aramca köhn kelimesinden alınmış değilse, Gökhan
olabilir. Aksi durum da ihtimal dâhilindedir. Yani köhne kelimesi Kağan
kelimesinden alınmış olabilir. Neticede kehanet kelimesi de türetilmiş olabilir.

Böyle durumlarda iki yönlü bir tahmin yürütmek mümkündür. Eski
Ahit’teki, memleketin hükümdarına söylenmiş Cüc kelimesinin aslı, her hâlükârda
gök olabilir. Bu ihtimal daha güçlüdür. Samîlerin dillerinde Cüc kelimesinin başka
şekilde kullanılışı yoktur. Türkçede ise gök sözü çok kullanılmaktadır.

5. “Rab uzaktan, dünyanın öbür ucundan bir ulusu -dilini bilmediğiniz bir
ulusu, yaşlılara saygı, küçüklere sevgi beslemeyen acımasız bir ulusu- birden
çullanan bir kartal gibi başınıza getirecek.”25

6. Ey İsrail halkı, Uzaktan gelecek bir ulusu üzerinize saldırtacağım” diyor
Rab, “Köklü, eski bir ulus; Sen onların dilini bilmez ve ne dediklerini anlamazsın.
Oklarının kılıfı açık bir mezar gibidir, Hepsi birer yiğittir.26

Son iki âyette uyarı diliyle ortaya konmuş olan çok güçlü, büyük ulusun
yerleri, memleketleri 4. numarada mezkûr “Kuzeyin uzağından” kelimeleri ile
açıklamaktadır. Eski haritalarda, eski coğrafya kitaplarında, İhvân-ı Safa
Risaleleri gibi ilim mecmualarında memur yurtlarından bahsederken Türklerin
ana yurtlarına “Ye’cûc ve Me’cûc Ülkesi” isimlendirmesi nakşedilmiş olsa da
bunun asıl kaynağı, Eski Ahit’in Tesniye, Yeremya ve Hezekiel gibi kitaplarıdır.




7) Sayıları denizin kumlarından fazla halk Ye’cûc ve Me’cûc büyük
şeytanın, İblisin siyasetiyle güçlü Deccal’ın komutasında Yahudilerin üzerine
hücum edecektir. Neticede o güçlü halkın her birini Allah helak edecek”.27

27 Lahutî Yuhanna’nın Ruyaları 20/7.

Burada Cüc ve Me’cûc, Yahudilere karşı olan, bütün yeryüzünün bütün
milletlerdir ve bütün devletleridir. “Bütün yeryüzünün dört tarafında yerleşmiş
olan Cüc Me’cûc” demek yeryüzünün bütün ümmetleri ve bütün devletleri
demektir.

İşaya, Yeremya ve Hezekiel gibi Yahudi peygamberlerinin
peygamberliklerine ve lâhûtî Yuhanna gibi büyük bir Yahudi’nin rüyalarına karşı
gelmiş, zalim ve günahkâr Yahudileri, biraz disipline ve terbiye etmek maksadıyla
Yahudilerin Yahoveleri ve Yahudiler üzerine Yahudilerin güçlü düşmanlarını
Cücler ve Me’cûcleri yani yeryüzünün bütün milletlerini bir zaman diliminde sevk
edecektir.

Güçlü düşmanın şiddetli pençeleriyle Yahudileri disipline ettikten sonra
Yehova kendinin büyük cömertliğini hem de Yahudiler hakkındaki büyük
sevgisini bütün âlem huzurunda izhar etmek için çok korkunç ilahî cezalar ile
bütün Cüc ve Me’cûcleri yani yeryüzünün bütün ümmetlerini tamamen helak
edecektir. Yahudiler yolunda bütün milletleri kurban edecektir.

Sonra, yeryüzünün bütün hayvanlarını, yırtıcı kuşlarını, kurtlarını kendinin
kurban bayramına davet edip, bütün zalimlerin semiz atlarını ve padişahların
kanlarını vahşi hayvanlara takdim edecektir. Cebbarların semiz atlarını yiyen
Yahudilerin karınları doyacaktır. Kanlarını içen Yahudiler sarhoş olacaktır. Cücler
tamamen helak olduktan sonra bütün milletler cenaze matemlerinde yeryüzünün
kuşlarına, kurtlarına Yahudilerin Yehova’ları bir merasim, büyük bir düğün
yaptıktan sonra kasabalarından, şehirlerinden Yahudileri çıkaracak, bütün
yeryüzünün mallarını elde edeceklerdir. Önceki gasp edicileri gasp ederler.
Ganimetler hesapsız olacaktır. Ancak savaş aletleri, silahları bütün kasabaların
bütün şehirlerin var olan ocaklarında, hamamlarında, bütün fabrikalarında yakmak
için yedi sene tutuşturmaya tamamıyla yetecektir.

Şu son 17 satır, İşaya, Eremya, Hezekiel ve Yoel gibi Yahudi
peygamberlerinin kitaplarında özellikle Hezekiel’in 32, 38 ve 39. Bölümlerinde
Yahudilere mahsus büyük bir belagatle hem de intikamın en büyük lezzetleriyle
Yehova’larına da büyük hamd ve halis teşekkür ibareleriyle anlatıldıktan sonra
mabedlerinde, mekteplerinde çocukların kalplerine telkin edilmiş ve kanlarına
aşılamak yoluyla bütün asırlar boyunca okunmuştur.

Çok ilginçtir ki, yalnızca Yahudi mabedlerinde değil, belki bütün
Hıristiyanların kiliselerinde de her zaman kutsal kitap olarak okunmuş,
yeryüzünün bütün dillerine de tercüme edilmiş, her sene her yerde milyonlarca
nüshaları Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi büyük medeniyetli
devletlerin büyük destekleriyle neşredilmektedir.




Yalnız bir defa değil, milyonlarca defa!

Yahudi peygamberleri, kendi marifetiyle telkin edilmiş şeriatların
verebilecek neticelerini uzaktan görebilmiş, Yahudilere bütün medeni milletlerin
ileride ortaya koyacakları düşmanlıklarını da göre bilmiş ise böyle ileri görüşlü, o
kadar büyük peygamberliğe ihtiyaç kalmazdı. Şeriatlarının ruhlarını, Yahudilerin
tabiatlarını ve milletlerin de az çok hürmetlerini biraz anlamak yeterli olacaktır.
Ancak Hıristiyanlık kiliselerine, asırlar boyunca bütün milletlerin kalplerine bu
kadar büyük nüfuzun sırrı nedir. Sihirli etkisi nasıl gerçekleşmiştir?

Kur’ân-ı Kerîm, böyle peygamberliklerden, böyle rüyalardan, böyle
kurnazlıklardan peygamberlerin her birini tenzih etmektedir. Kurnaz şeytanların
büyük belagatiyle uydurulmuş, böyle telkinleri de Kur’ân-ı Kerîm “Onlar,
Süleyman’ın hükümdarlığı hakkında şeytanın söylediklerine uydular”28 gibi âyet-i
kerîmelerde son derece esaslı bir yol ile tamamen reddetmiştir. Kurnazlık diliyle
uydurulmuş öyle peygamberlikleri, bütün milletlerin hürmetlerini muhafaza etme
yolunda, Araf sûresinin “Hani Rabbin, elbette kıyamete kadar onlara azabın en
kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini bildirmişti.”29ayetiyle gerçek
peygamberliği bildirmiştir (son 40-50 satırı biraz daha dikkatlice oku).

28 Bakara, 2/102.

29 Araf, 7/167.

30 Fihristte konu başlığı “Eski Ahit’te Ye’cûc Me’cûc” şeklindedir.

Burada Cüc, Me’cûc hakkında Eski Ahit ve Yeni Ahit’in açıklamalarını
naklettim. Her birinin üç anlamı varmış. (1) Me’cûc, Yafes’in bir oğludur. (2) Bir
ülkenin halkıdır. (3) Yeryüzündeki Yahudilere düşman bütün milletler
Me’cûc’dür.

Cüc ve Me’cûc’ün cinsiyetleri ve yurtları hakkına Eski Ahit’de açık bir
bilgi yoktur. Yalnız Hezekiel’in 39. Bölümünde “uzak kuzeyden” sözü
memleketin yönüne işaret ettiği söylenebilir. “Rusların reisi, Maşik (....) ve
Topal (.....)” sözlerini Ruslara, onların Moskovalarına ve Tobolisklerine
(.........)hamletmek gibi bir incelikten bahsedilebilir. Öyle ise de Hıristiyanların
eski haritalarında yedi iklim içinde boylam, enlem dereceleri belli yerlere,
Türklerin memleketlerine, Ğuğ, Mağuğ ismi verilmiş olması sebebiyle, bu bilgiler
İslâmi eserlere oralardan sirayet etmiştir. Artık onlar Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen
Ye’cûc ve Me’cûc sözlerini Ğuğ ve Mağuğ yurdu için kullanır oldular. Bu, çok
büyü bir gaflet, çok büyük bir hatadır, Kur’an-ı Kerîm kelimelerine çok
sorumsuzca bakmaktır, Allah’ın âyetlerini Allah’ın indirmediği konularda
kullanmak yönüyle tahriftir.

7. İslâm Eserlerinde Ye’cûc ve Me’cûc30

Hezekiel ve lâhûtî Yuhanna gibi kutsal kitapların güçlü etkisiyle Ye’cûc ve
Me’cûc şaşkınlık hem korku veren numunesi, çokluk misali olup, İslâm’ın ilk
dönemlerinden itibaren biliniyordu. Uzafîr adında zengin bir kişinin büyük
cömertliği hakkına meşhur şair Ferezdak (v. 114/732) şu beyitleri söylemiştir:




 ......... ........ .. .........

 ...... ....... ............
..........31

 ......... ... . ... ....... .............

 ..... ... ... .....
..............

 ... ............. .. .... .................

 ..... .... ....... .........
..........



31 Ferezdak et-Temimî bu şiiri, Emevî dönemi şairlerinden Uzafir b. Yezin et-Temimî’i övmek için
yazmıştır. Şiirin tercümesi: “Yemin olsun ki, tartıldığı gün rızıklar, ekmek bakımından
Uzafir’in sofrasından daha fazla değil. Eğer Deccal Uzafır’e misafir olsa ve tüm Ye’cûc ve
Me’cûc sayınca askerleri ile Uzafir’in ekmekçisinin yanına gelse, Uzafir’in bir sabahlık
kahvaltısı onları bir ay doyururdu”. Bkz. Şerhu Divani’l-Farezdak, Yayına Haz: Îliya el-Hâvî,
Daru’l-Kutubi’l-Lübnaniyye, Lübnan 1983, I/519.

Ye’cûc e Me’cûc kadar askeriyle Deccal misafir olsaydı, Uzafir’in yalnız
bir sabah kahvaltısı, diğer Ye’cûc ve Me’cûcleri bir sene doyurmaya yeterdi.
Ye’cûc ve Me’cûcler’in kum deryaları kadar çok olmasının misalinden güzel bir
şekilde istifade eden bizim Arap şairimiz böylece Yahudilerin büyük kuruntularını
küçük düşürme yoluyla ince bir beyt söylemiş oldu.

Asrın bütün ilimlerini cem etmiş İhvân-ı Safa mecmuası 4. risalede
coğrafya olarak “Yedinci iklim Ye’cûc ve Me’cûc, Bulgar ve Sekalibe bölgesidir”
dedikten sonra 8. Risalede “Ye’cûc ve Me’cûc Sed’din arakasındadır. Onlar bir
ulusturlar. Şekilleri insandır, nefisleri ise yırtıcı hayvandır. Tedbir ve siyaseti
bilmezler. Ancak yırtıcı hayvanları avlamayı bilirler. Birbirini gasp eder ve
birbirlerine baskın yaparlar ve birbirlerini yerler.” denilmektedir

Türkistan Türkleri, Bulgar Müslümanları, Rus Slavları hakkında ilim
mecmualarının nihaî gafletlerini gör. Hıristiyanların eski haritaları, Yahudilerin
ufak masalları, asıl kaynak olduktan sonra bu gibi açıklamalar reddedilmese de
Hıristiyanların, Yahudilerin Ğuğ ve Mağuğları’nı Kur’ân-ı Kerîm âyetlerine
hâkim kılmak elbette hiç kabul edilmez.

Keşfu’z-Zunûn gibi önemli ve büyük bir kitabın müctehid, muhakkik
müellifi ve bir Türk, Cihannüma gibi gayet güzel bir kitabında Tatar Türki Ye’cûc
ve Me’cûc hakkında 316. sayfalarında şöyle yazmıştır:

“O kavim insanlar arasında sert mizaclı, su ve rüzgâr gibi tabiatları
harekete alışkındır. Ehremen gibi güçlü, hayalet gibi dev atları ne azık ister ne de
yem ister. Av meydanlarında fidan, okları ne bitirirse onu yerler. Çöllerde Bayıl
gibi uçarlar. Ne kendileri yorulurlar, ne de atları terler. Bindikleri atlara ne nal
gerekir ne de çivi gerekir. Yiyecekleri ete ne tencere gerekir ne de şiş gerekir.
Deryalarda seyahat ederler ne gemici ararlar ne de gemi ararlar. Çöllerde seyahat
ederler ne su götürürler ne de at yemi götürürler. Kendileri dağlardaki savaşçı
kurtlar gibidirler, ama koyun derileri giyerler. Kurt ve kuş ve yırtıcıların kuşların
hiçbirini ayırmazlar. Ölülerini de dirilerini de yerler. Yapıları Herman’ın yapısı
gibidir. Bünyelerinin zamanın değişimi ile ilgili derdi yoktur. Yağlı sedef gibi bir
dişi dökülmüş yahut son bahar yaprağı gibi yüzleri sararmaz. Ayların geçmesiyle
güneş gibi gözlerinin nuru eksilmez. Zamanın geçmesiyle dönüp dolaşıp dururlar,
belleri bükülmez. Yüz yaşındaki hançer gibi parlak yüzlüdürler. Gözyaşları




tükenmiş, okun ucundaki sivri demir gibi çukur gözdürler. İnci gibi gözleri çok
küçük, kalkan gibi yüzleri çok büyüktür. Alınları dağ tepesindeki sert kaya gibi,
başları geniş çöllerde açılmış büyük oyuklar gibidirler. Bu sözü teyit eden
“Türkler sizi terk ettiği, size savaş açmadığı müddetçe siz de onlara taarruz
etmeyin. Onlar güçlü, merhametsiz, vahşi bir taifedir. Dilleri Türkçedir. Ayinleri
de onlara yakındır. Savaşlara kadınları ile birlikte çıkarlar. Domuzdan başka
hayvanları yerler. Ye’cûc ve Me’cûc Türklerdir. Gelişmiş uzak bir bölgede
otururlar. Nesilleri çok bereketlidir. Sayıları haddinden fazla çoktur. Etrafa
yayılmış vaziyettedirler. Halkın işlerini bozarlar. Zülkarneyn o yurtlara vardığında
halk onları şikâyet etmiştir. Dağları bir delikten geçiyorlardı. Yolları o gedikle
sınırlıydı. İskender o gediği kapatmıştır. Büyük sed inşa etmiştir.”

Tatar Türkleri, Ye’cûc, Me’cûc ve İskender’in Seddi hakkında İslâm
eserlerinde geçen bilgilerin özeti budur.

Askerlerini her vakit, her yerde düşman hesabına beslen Türkler hakkında
Cihannüma’nın açıklaması, hem Zülkarneyn dönemine hem de Hunlar dönemine
göre de, ayrıca Cengiz Han ve Timur gibi büyük cihangirlerin dönemlerine göre
de elbette doğru olabilir. Ancak öyle büyük fütuhat tedbirlerini o kadar güzel
görebilen Türk komutanları, Yahudi kâhinlerinin, Hıristiyan kiliselerinin ve
tarihçilerin hayal ettikleri gibi o kadar vahşi olamaz. 20. yüzyılın büyük
medeniyetlerini, şu günlerdeki dünya savaşlarını ve Bolşevik devrimlerini de
gördükten sonra öyle olduğunu farz edelim ki, gerçek böyledir. Yahudi ve
Hıristiyanların Ğuğ ve Mağuğlarını Kur’ân-ı Kerîm’de geçen Ye’cûc ve Me’cûc
ile bir kabul edip, İslâm eserlerinin açıklamalarına kanaat gösterin! Ye’cûc ve
Me’cûc Türk’tür ve Tatarlardır deyin!

8. Eğer Ye’cûc ve Me’cûc Türk ise

Demek bugün Zülkarneyn Seddi yoktur. Hunların büyük kuvvetleri ile
önceden tahrip edilmiştir. Hunların İslâm’dan önceki dehşetli ve devamlı akınları
yalnız küçük Filistin topraklarını değil, belki bütün yeryüzünü kan tufanlarıyla
kurutmuştur. Cengiz Han’ın kıyametleriyle Ye’cûc ve Me’cûc haberleri bin bir
çeşit benzerlikleriyle ile gerçekleşmiştir. Medînetu’s-Selam faciası ve Hülâgu
olayı lâhûtî Yuhanna’nın rüyalarını beş on misliyle ifade etmiştir. Hezekiel gibi
peygamberlerin haberlerini Cengiz ve Hülâgu kıyametleri ziyadesiyle tasdik
etmiştir. Kıyamet yaklaştığında yine bir defa Ye’cûc ve Me’cûc fitnelerine bundan
sonra imkân kalmamıştır.

İslâm nuruyla Ye’cûc ve Mecuc kuvvetleri tamamen fethedildikten sonra,
yani yeryüzünün bütün Türkleri ve Tatarları İslâm’ı kabul ettikten sonra Ye’cûc
meseleleri de çözülmüş olur. Ye’cûc ve Me’cûc fitneleri de defedilmiş olur.

Eğer Ye’cûc Türk olacaksa, yani Türklerin ana yurtlarına Ğuğ ve Mağuğ
isimlerini suç işlemek suretiyle takmış olan Yahudilerin ve Hıristiyanların zanları,
rüyaları, hileli telkinlerini Kur’ân-ı Kerîm âyetlerine hâkim kılmak bütün
problemlerden daha ziyade büyük problem olmayacaksa, bu takdirde bize nispetle
Ye’cûc ve Me’cûc meseleleri çözülmüş olabilir.




Kur’ân-ı Kerîm âyet-i kerîmelerinin böyle çözülmesine kanaat ederseniz,
Mekke dağlarında helak edilmiş Fil Sahipleri gibi yahut bundan daha fazla
dehşetli suretlerde günlerin birinde Filistin dağlarında bütün Türklerin yok
edileceklerine iman etmek sizin mantığınızın zorunlu bir sonucu olacaktır.32

32 Bu hususta 6. konunun 7. alt başlığına bakınız. s. 12/7. Müellif.

33 Bu başlık, kitabın fihristinde “Yeryüzünün Milletlerine Yahudilerin Bakışları” şeklindedir.

Kur’ân-ı Kerîm’in kutsallığı karşısında ben bu sözlerin hikâye ve
tasvirlerini kabul etmiyorum. Eğer Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen Ye’cûc ve
Me’cûc, Yahudilerin ve Hıristiyanların Mağuğlar’ından ibaret olsaydı, Kur’ân-ı
Kerîm, Yahudilerin değersiz rüyalarından ve uydurmuş zanlarından küçük bir
intihal olup kalırdı.

Ye’cûc meselesinden bana büyük huzursuzluk çektiren dört beş problemi,
yukarıda 4-6. sayfalar arasında görüşlerimin temellerini açıklarken ortaya
koymuştum. Daha fazla büyük meseleleri şu iki üç sayfada size arz ettim. Bütün
bu problemler zihnime, kalbime azap etmekteydi. Yıllarca büyük huzursuzluk
içinde kaldım. Nihayet Kur’ân-ı Kerîm’in “ya (..)”sı beni kurtardı. Samîlerin irili
ufaklı kitaplarına büyük bir irşad, dikkat çekici ve faydalı bilgiler elde edilsin diye
Eski Ahit Cücleri’ne Kur’ân-ı Kerîm’de ilave edilen “ya”, büyük küçük bütün
problemlerden beni kurtardı. Şari‘-i Hakîm Nebî-i Kerîm, Hz. Muhammed(a.s)
gibi ümmî, Kur’ân’daki böyle bereketli “ya”, o kadar kolay, o kadar dikkat çekici
faydalı mucizenin şahidi oldu. Ümmet imamlarının içtihatlarına uyma edebiyle
talep yollarında, sebatlı olmanın bereketiyle Kur’ân-ı Kerîm’de ziyade kılınmış
“ya” nuruyla çözüm sahillerine ulaştım. (İlim) talebi yolunda en az benim kadar
yahut daha ziyade içtihatta bulunmaları vadiyle, isteklili Türk talebelerine bu
kitabımı şükran eliyle takdim ettim.

9. Ye’cûcMeselesinde Tefsirlerin Yorumlarına Bir Eleştiri33

Kur’ân-ı Kerîm’de, biri Kehf sûresi 94. âyette, İslâm’dan binlerce sene
önce büyük Zülkarneyn münasebetiyle, ikincisi Enbiya sûresi 96. âyette İslâm’dan
binlerce sene sonra zuhur edecek olan büyük hadiselerin beyanları münasebetiyle
iki defa Ye’cûc ve Me’cûc isimleri zikredilmektedir. Rivayet tutkunu bütün
müfessirler Ye’cûc ve Me’cûc hakkında Eski Ahit ve Yeni Ahit’in sözlerini, hatta
Talmûd’un da masallarını tam anlamıyla taklit etmişlerdir. Yukarıda beyan
ettiğimiz gibi, Eski Ahit peygamberlerinin peygamberlikleri, lâhûtî Yuhanna’nın
rüyaları, Yahudilerin hayalleri, Hıristiyanların cehaletleri Kur’ân-ı Kerîm
âyetlerine hâkim olamaz. Hiçbir şekilde açıklayıcı olamaz. Kehf sûresinde
zikredilen Ye’cûc birkaç bin sene önce meydana gelmiş gerçek bir olaydır. Eski
Ahit ve Yeni Ahit’te zikredilen Cüc ise birkaç bin sene sonra gerçekleşecek
peygamberlik ya da rüyadır. Enbiya sûresinde geçen Ye’cûc, gelecek yakın veya
uzak zamanların birinde meydana gelecek müstakbel bir hadise ise de, Hezekiel
kitabının bölümlerinde dehşetleri detaylandırılmış, peygamberliğe tam muhalif,
mütenakız bir hadisedir. İslâm nuruyla ya da gücüyle fethedilecek Ye’cûc’ün,
Filistin dağlarında Yahudilerin şerefine Kurban edilecek Cüc ve Me’cûc’le alakası
yoktur. Şayet var ise, Kur’ân-ı Kerîm kıssalarının, önceki kitapların kıssalarını




bildirmesi cihetiyle olur. Yani önceki kitapların açıklamalarını ıslah edecektir.
Yanlışları varsa düzeltecektir. Aksi takdirde, yani Kur’ân-ı Kerîm âyet-i
kerîmelerini Eski Ahit nübüvvetleriyle tefsir etmek tahriftir.

2. Ğuğ-Mağ, Cüc-Me’cûc isimli bir cins millet, bir devletin, yeryüzünde
hiçbir dönemde mevcutluğu söz konusu olmamıştır. Hatta efsaneler ve
mitolojilerde de yoktur. Yalnız Eski Ahit hayallerinde ve lâhûtî Yuhanna’nın
rüyalarında vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in Ye’cûcleri’ni Eski Ahit hayallerine,
Yahudilerin rüyalarına hamletmek- eğer Kur’ân-ı Kerîm’i tahrif sayılmazsa- en
azından Kur’ân-ı Kerîm’in kutsiyeti önünde büyük bir ihmaldir.

3. Kur’ân-ı Kerîm’de o kadar uzun fasılalarla biri diğerinden ayrılmış
kıssaların anlattığı hadiseler, birer tarihî vaka olduktan sonra bu kadar birbirine
uzak iki asrın halkları elbette aynı halk olamaz. Yani Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i
kerîmelerinde geçen Ye’cûc ve Me’cûc, isim değil, belki sıfattır. Eğer Kur’ân-ı
Kerîm kelimelerini belirli halkın ismi olarak kabul edersek, Kur’ân-ı Kerîm’in
âyet-i kerîmelerini basiretsizlikle göz göre belirli batıl hayallere hamletmiş oluruz.
Sahra ve deryanın kumları kadar hesapsız halkın Zülkarneyn Seddi’nin arkasında
binlerce sene yıl kapalı, ufak bir Seddi kırmaktan, aşmaktan binlerce sene âciz
kalmış biçarelerin, nihayet bir gün bütün yeryüzünü tahrif edeceklerini hayal
etmek doğru değildir. Böyle beyhude bir masal Kur’ân-ı Kerîm’de bulunmaz.

4. Eski Ahit’te isim “Cüc”dür. Kur’ân-ı Kerîm’de ise “Ye’cûc”dür. Bu
kadar açık fark niçin ve nasıl ihmal edildi? Bu kadar açık fark bulunduktan sonra
Yahudilerin haberlerini ve Hıristiyanların hayallerini Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i
Kerîmlerine hâkim kılmak neden?

Bu meselede kalbim gayet muzdarip idi. Huzursuzluğum ve şaşkınlığım
tahammülden taşmaktaydı. Tefsirlerin sükût ve gafletleri kalbime acı
çektirmekteydi.

5. Kur’ân-ı Kerîm’de nebilerden daha fazla yüceltilmiş Zülkarneyn gibi
büyük bir şahsiyeti, Pilihp’in oğlu İskender’e hamletmek, sonra böyle bir tefsirin
açık ve zorunlu neticelerinden tamamen habersiz kalmak ne anlama geliyor?

Pilihp’in oğlu İskender’in ufak büyük bütün hal ve hareketleri, yanlış-
doğru bütün akideleri, ufak-büyük bütün fütuhatları; nihayet hayatının sonlarında
delice büyüklük taslamanın zirvesine ulaşması, hatta ilahlık devasında
bulunmaları, savaş, siyaset ve düşünce hususundaki tam başarısızlıkları, ufak-
büyük bütün küstahlıkları ve belaları bize bütün açıklığıyla malumdur.

İskender gibi şirk akidesi güçlü, büyük bir müşrik, İskender gibi müsrif,
zorba ve büyük bir zalime, Kur’ân-ı Kerîm’de o kadar büyük bir ihtiramla saygı
gösteriliyorsa, Enbiyaların hiçbirine nasip olmamış mutlak ihtiyar “Ey
Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın,




dedik.”34 Âyet-i Kerîmsiyle Pilihp oğlu İskender’e verilmişse, bu çok şaşırtıcı
olur. Şerîatların, nübüvvetlerin ve tevhid’in önemi kalır mı? Bütün semâvî dinler
boşuna olmaz mı? O zaman küçük bir Yunan’ın en büyük ve en alçakça şirki
semâvî dinlerin her birinden daha üstün tutulmuş olmaz mı? Sonra İskender,
İskenderiye’yi inşa ettirmiş olsa da hiçbir yerde Sed inşa ettirmemiştir.

34 Kehf, 18/86. Ancak müellifin âyetin metnini verdikten sonraki verdiği rakam ile âyet numarası
farklıdır.

Az çok mülahaza zahmetinden tam anlamıyla ayrı böyle büyük bir gafleti
ben elbette kendime yakıştıramam. Ben bunları “Ruze” kitabımda yazdım. Akide
İlahîlere Nazar adlı eserimde yazdım. Bu tefsir ehline bir uyarıdır. Kelâm ehline
bir susturma yolu idi. O günlerde sözlerim boşuna söylenmiş ise de, kelâm
taklitçilerine söz anlatamadıysam da kendim biraz anladım ve dedim ki, “Meydan
boştur. Meydan gayet geniştir. Söyle! ne söyleyeceksen söyle! Senin sözün
başkaların sözlerinden daha batıl olamaz. Ancak dikkat et! Söyle! Düşün! Güç
olur, geç gelir. Fakat geç olmaz.

Kehf sûresinde faydalı ve tatlı üç kıssa anlatılır: Birincisi, kavmin
şirkinden sakınma yolunda tevhit mağarasına sığınmış genç yiğitler. İkincisi, talep
yolunda büyük meşakkatlere katlanmış, Tevrat sahibi Hz. Mûsâ’nın hakîm
öğretmeni, Üçüncüsü, muhteşem gücüyle güneyi ve doğuyu fethetmek suretiyle
fesat yollarını güzel tedbirlerle kapatmış Zülkarneyn kıssaları çekici, şirin ve son
derece belîğ bir şekilde ortaya konmuştur. Burada genç yiğitlerin, hâkim
öğretmenin ve büyük Zülkarneyn’ın zamanı, mekânı ve onların isimlerini
belirlemenin önemi yoktur. Buna ihtiyaç da yoktur. Edeplerini, hallerini ve
tedbirlerini anlamak ve istifade etmek esastır. Bu sebeple zaman, mekân ve isim
hiçbir şekilde belirtilmemiştir.

Kapalı kalan gerçekleri olduğu gibi kapalı bırakmak ve açıklanmış
sorumlulukları yerine getirmek edeptir. Aksi durum, yani açıklanmış
sorumlulukları ihmal ederek kapalı bırakılmış hakikatlerden bahsetmek tahriftir.
Doğrusu, istenen bütün sorumluluklar yerine getirildikten sonra kapalı bırakılan
hakikatleri belirginleştirme çabası da insanda bulunursa doğru ve güzel bir içtihat
olur.

Zülkarneyn: (1) Türklerin iki boynuzlu Oğuzu’dur. (2) Yunanlıların
İskender’idir. (3) Mısır Firavunlarından biridir. (4) Himyer taraftarlarından biri
olabilir. Böyle sözler zarafet diliyle geçici bir kanaat oluşturma yolunda
söylenebilir. Fakat bu şekildeki belirleme Kur’ân-ı Kerîm için bir artı değer, bizim
için ise bir fayda sağlamaz.

Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen söz konusu durumları, böyle şahıslardan
birine yakıştırmak, Kur’ân-ı Kerîm’in kutsallığı hakkında birazcık edebî cinayet
olmasa da her hâlükârda kabul edilemez bir içtihat sayılır. Kur’ân-ı Kerîm yalnız
geçmişin hikâyelerini değil, belki geleceğin de hidayetidir. Uydurma çabası, çok
önemli ve en çok istenen doğrulardan Kur’ân-ı Kerîm’i mahrum etmek olur.




Bereketli kalem sahibi Sayın Ömer Rıza Bey (ö. hazretlerinin içtihadıyla,
1952) geniş marifetiyle tercüme hem şerh edilip, birçok ilmî eser sahibi Edib
Eşref beyin (ö. 1971) gayretiyle neşredilen “Asr-ı Saadet”in 4. cild, 1214-1729
sayfalarında sayın mütercimin 16 sayfalık ilavelerinde Ashab-ı Kehf, Hz. Mûsâ ve
Zülkarneyn meselelerine dair gayet güzel faydalı bilgiler okudum ve istifade
ettim.

“Yalnız Hıristiyanlar değil, başka dinerlin de ümmetlerine malum”
mağarada asırlarca uyumuş, genç yiğitler “Örneklikleriyle önceki temiz muvahhid
Hıristiyanlığın üç asırlık saf tarihi, Kur’ân-ı Kerîm âyet-i kerîmelerinin mucizeli
diliyle canlandırılmıştır” denmektedir.

Gayet güzel şu tevcihi başka bir kitapta görmedim. Muhterem Ömer Rıza
Bey hazretlerinin edebî keşfidir. Böyle değerli keşif bana nasip olsaydı filozof
Pisagor gibi teşekkür yoluyla edeb talebelerine mutluluk kurbanları sunardım.

6) Büyük bir maksadı açıklama hususlarında güzel misallerden birini
kullanmak önceki ümmetlerin, önceki kitaplarının durumlarına göre, câiz olsa da
Kur’ân-ı Kerîm’in icazına göre de câiz olabilir demek mümkün ise de böyle bir
kullanım böyle bir istiarenin şiir sayılıp sayılmayacağı çözülmediği müddetçe ne
kadar güzel ise de öyle bir tevcihi ben söyleyemem.

Ashab-ı Kehf bir masal mı? Gerçek tarihî ve garip bir hadise mi?

Şayet güzel bir masal ise, öyle masalları ve böyle mucizeli bir nazımla
Kur’ân-ı Kerîm açıklar mı? Eğer öyle yaptıysa Kur’ân-ı Kerîm Ashab-ı Kehf
kıssası hakkında şiir olur. Doğru, şiir bir güzelliktir. Fakat Kur’ân-ı Kerîm şiir
olmanın ötesindedir.

7) Pavlus havarilerden değilse de Miladî birinci yüzyılın önde gelen
simalarından biri idi. Oğulluk, haç, kurban, teslis gibi temel akideler Pavlus’un
marifetiyle ilk asrın ilk yarısında yayılmıştır. Hıristiyanlık tarihinde her asırda
muvahhit insanlar var olmuş ise de “asıl saflığı üç asır muhafaza edilmiş
Hıristiyanlık” tarihte yoktur. Mâide sûresi 117. âyette söylenenler buna delil
olabilir. Hıristiyanlığın asıl saflığı üç asır devam etmiş olsaydı, akideleri asıl
saflığı üzere üç asır devam eden Hıristiyanlar hakkında Meryem oğlu İsa’nın “sen
benim canımı aldıktan sonra” şeklindeki cevapları gerçek vakayı gizleme cihetiyle
büyük bir zulüm olurdu.

8) Zülkarneyn’i Philip oğlu İskender ile tefsir etme hakkındaki
eleştirilerimi ve görüşlerimi 5. konu başlığı altında yazmıştım. Benim o
düşüncelerim, 1725. sayfada muhterem Ömer Riza bey hazretlerinin tefsiri
hakkında da söylenebilir. İran’ın büyük hükümdarı ile İskender’in dereceleri farklı
olsa da, olmasa da Kur’ân-ı Kerîm’in o kadar büyük övgülerine layık olup
olmamak bakımından hiçbir fark yoktur. Gerek İran taçları olsun ve gerek büyük
İskender’in büyük tacı olsun, Kur’ân’ın övgülerini taşıyamaz. Taçların övülmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de yer almaz. Ve yoktur. “Krallar bir memlekete girdi mi, orayı




harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle getirirler”35 şeklindeki
anlatımlarından Zülkarneyn’ı istisna eden Kur’ân-ı Kerîm’de, hem de
“Yeryüzünde zayıf düşürülenlere iyilikte bulunmak, onları önderler, mirasçılar
kılmak ve yeryüzünde onlara bir mekân vermek istiyoruz.”36 âyet-i kerîmelerinde
kralların hatalarını ortaya koyan Kur’ân-ı Kerîm’de taçlara övgü yer almaz.

35 Neml, 27/34.

36 Kasas, 28/5.

37 Kehf, 18/83.

38 Kehf, 18/84.

“Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar.”37 Kur’ân-ı Kerîm ehli kitabın
sorularını anlatarak “Deki, size ondan bir parça okuyacağım” cümlesiyle büyük
Zülkarneyn’ın yalnız bazı faziletlerini açıklamak için gayet uzun 16 âyet-i
kerîmeyi Kur’ân-ı Kerîm’de ve İslâm Mushaflarında ebediyen okunacak büyük
bir zikir kılmaya özen göstermiştir. Cevaplarını da Şari‘-i Hâkim hazretlerine
emretmiş ise o kadar büyük, yüce, ulu bir önem, Yahudilerin “iki boynuzlu koç”
rüyasını yorumlamak gibi cüzî, sınırlı, ufak faydalara ait olamaz. Doğru,
Danyal’in kitabında ortaya konmuş ve yorumlanmış “iki boynuzlu koç” rüyasını,
imtihan düşüncesiyle ehli kitap sorabiliyorlar. Fakat Kur’ân-ı Kerîm’in hikmetli
üslupla verdiği cevapları, soru soranların böyle ufak amaçlarına mevkuf olamaz.
Belki, örneğin, İslâm milletlerinin gelecek devletlerine, üstün model olabilecek
ideal bir hükümdarı bildirme gibi amaca yönelik olması mümkündür.

Kur’ân-ı Kerîm’de k-r-n (...) maddesi çeşitli âyet-i kerîmelerde var ise de,
boynuz manasında karn kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur. “İki boynuzlu koç”
tabiri de insanlar için Arap zevkinden çok uzaktır. Çok ulus, eski çağlar gibi
manaların Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr olduğunu düşünerek yol alırsak, dinî karn
ile medenî karnları cemeden hekîm, hâkim ve hükümdar manasındaki Zülkarneyn
ismi, gayet makul, gayet makbul bir şekilde lakap olabiliyor.

Siyaseti: Din, medeniyet, adalet ve maslahatı cem etmiş bilge kral, filozof
kral manasına gelen Zülkarneyn, yalnız Kur’ân-ı Kerîm’de ortaya konulabilecek
üstün bir misaldir, büyük idealdir. Solun Likorg, Fisagor, Hipokrat, Sokrates ve
Platon gibi büyük filozofların hayal edip de bulamadıkları “ideal kral felsefesi”,
ümmi Şari‘-i hakîm Hz. Muhammed’in (a.v) özlü ve mucizeli diliyle ortaya
konmuştur. (Bu yalnız bir ihtimaldir).

Kral filozofların krallıktan mahrumiyetleri “Platon Cumhuriyeti”nde esas
kılınmış ise de büyük filozofların böyle düşüncelerine ulaşabilmek için Kur’ân-ı
Kerîm “Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda bir yol
verdik. O da o yolları takip etti.”38 âyet-i kerîmesiyle irşad etmiş olabilir. Yani
bütün vesilelere, sebeplere sahip olmak kralların hakkıdır. Bütün vesileleri amaç
yolunda kullanmak kralların vazifesidir. Krallıktan mahrum olmak gibi tedbirleri
kullanmaya iman bulunduktan sonra ihtiyaç olmaz, demek olabilir. (Bu bir
ihtimaldir)

Kur’ân-ı Kerîm’in büyük kutsiyeti, gayet geniş mucizeliği önünde ihtimal
dillerini kullandım. Amacım, Yahudi haberlerine, laflarına Yahudilerin rüyalarına,




planlarına Kur’ân-ı Kerîm’i uydurmaya gerek yok. Belki tam anlamıyla câiz değil,
demektir. Medeniyet Asırlarında İslâm Hilafetinin Nizamı adlı kitapta İslâm
müctehidlerinin ifadelerini, kısa bir dille özet olarak bir araya getirdim. Devlet
esasları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in büyük irşatlarını müctehidlerin dilleriyle
ortaya koydum. Zülkarneyn hakkındaki görüşlerimi de orada yazdım.

9) Birinci hükümdar Zülkaryneyn kılındıktan sonra o dönemin Ye’cûc ve
Me’cûcleri İskitler olabiliyor. Fakat gelecek asırlarına nispetle Enbiya sûresinde
zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc o halde kimdir? Böyle bir çözüm tamamen eksik
kalır. Problem daha fazla olur. Göz göre göre açık batıl manaları Kur’ân-ı
Kerîm’e isnat ne kadar doğrudur?

10. Kur’ân-ı Kerîm’in Bazı Kelimeleri Hakkına Benim
Mülahazalarım

1) Diller, Âdemoğulları gibi biri diğerine uzak yakın kardeştirler. Anneleri
bir, hemşire/kızkardeştirler. Aralarındaki ilişkiler ve değişimler her zaman olur.
Biri diğerinden ödünç alır, borç alır bu doğal bir durumdur. Toplumsal bir
zarurettir. Bilinen bir meseldir. Örneğin, Arap lügati her ne kadar zengin bir lügat
ise de diğer dillerden bazı kelimeler alır. Bunu yaparken, (1) ya aynen kullanır, (2)
yahut az çok değiştirerek ve Arapçalaştırarak alır. Bunların her biri câizdir ve her
biri vaki olmuş bir durumdur.

2) Böyle bir meselede ihtilafların olması gerekli ise de muciz Kur’ân-ı
Kerîm’in istisnaî büyük kutsiyetine göre Kur’ân-ı Kerîm’de Arapçalaştırılmış
kelimelerin bulunup bulunmadığı konusu müctehid imamların esaslı az çok
mühim ihtilafları, fıkıh usulü kitaplarında detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Ancak
özel isimlerde (ism-i alem) elbette ihtilaf yoktur. Bu, büyük ve kesin icmâ bizim
buradaki maksadımız için yeterlidir. Yabancı özel isimlerin Kur’ân-ı Kerîm’de
varlığı icmâ ile kabul edilmiştir.

3) Örneğin büyük İskender, Hipokrat, Platon, Pisagor gibi filozofların,
Homeros gibi şairlerin, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ gibi peygamberlerin isimlerinin
kullanılışı elbette her dilde icmâ ile sabittir. Kur’ân-ı Kerîm’de de Calut, Hârût,
Mârût, Babil, Mikail gibi isimler vardır.

4) Aleksandır, Arapların nazarında meşhur ve saygınlığı olan bir kişidir.
İsminin sekiz-dokuz harfi vardır. Arapçada asıl harf beşten fazla olmaz. İsmi
büyük sahibine saygı yoluyla, Arapça kelimelere biraz daha yaklaştırmak için
Arap edebiyatçıları isimde tasarrufta bulunmak suretiyle kelimeyi, el-İskender
(........) yapmışlardır. Belirteç harfi olan “..” isimlere her zaman
eklenebilmektedir. Bu yüzden kelime el-İskender oldu. Hemze “.” her zaman
ziyade harftir. Hemzeden sonra gelen sîn “...”de ziyade olabilmektedir. Sekender
“.....” gibi beş harfli kelimelerde ortasına nûn “.”, eklenebilmektedir. Bu şekilde
İskender “......” kelimesi, ihrenceme “......” gibi ya da sekender “.....”,
sefercel “.....” gibi tamamen Arap dili vezninde olmuş olur. İsim sahibine
büyük ihtiram amacıyla Arap edebiyatçılarının güzel hileleri, Aleksandr ismi
hakkında başarı ile tamamlanmıştır. Bizim büyük edebiyatçımız Ebû Tamam




Habîb b. Evs et-Tâî gibi büyük bir şair, Rumların Teodor ve Teofil gibi isimlerini
gayet güzel incelikle Arapçalaştırmış. O:

.. .... ... .. ...... ... .. .. ..... ........ .. ... ....39

39 İskender döneminden beri ya da ondan önce, gecelerin perçemleri yaşlanmadan ağardı.

demiş ise de “..” hakkında bilgisiz değildir. Belki el-İskender “........”
kelimesini “.......” gibi kelimelere teşmil etmiş gibi gözükerek, belirteç edatına
ihtiyaç olmadığına işaret etmek suretiyle İskender’e büyük saygı göstermiştir.
Büyük şairin çok ince tasarrufu, bütün İslâm eserlerine hâkim olmuş, Bazen
“........” şeklinde kullanılmakla birlikte İskender “......” ve skender “.....”
şeklindeki kullanılışları da yaygınlaşmıştır.

5) Harfi beşten fazla kelimelerin baş tarafını hazfetmenin câizliği hakkında
İskender kelimesi kesin delil olabilir. el-İskender kelimesinde “..” takısı belirteç
harfi değilse de belirteç harfi gibi hazfedilmiştir.

6) Kur’ân-ı Kerîm’de olmamakla birlikte tasavvuf ve sûfiyye kelimeleri
bütün İslâmi eserlerde vardır. Bu güzel kelimelerin kökenleri hakkındaki hem
büyük hem de esaslı ihtilaflar edebiyat ehli tarafından bilinmektedir. Sûfilerin en
çok tercih ettikleri edeplerine en uygun hem de iştikak kanunlarına göre de tam
yerinde kelime, “...” kelimesidir. Harfleri tam örtüştükten sonra sıralamada
ihtilaf edilmesinin bir zararı yoktur. Buna Kur’ân-ı Kerîm kelimelerinden birçok
delil vardır. Zahirî lügatçilerinin görüşlerine göre tasavvuf ve sûfiyye
kelimelerinin asılları Kur’ân-ı Kerîm’de de mezkûrdur. Bu da “sûf”tur.
Elbiselerinin sûf (yün) olması cihetiyle onlara sûfî denmiştir. Kelimenin zahiri her
ne kadar bu manayı desteklese de tarih böyle bir yönü kabul etmez. Sûfîlerin ilk
asırlarda sûf (yün) elbise giyme adetleri yoktur. Sûfilerin en büyüklerinde yünlü
elbise hiçbir zaman bulunmamıştır. Elbise ile gösteriş yapmak ancak sûfilerin son
tabakalarında bidat olarak ortaya çıkmıştır. Tarihin ve ehlinin kabul etmeyeceği
bir ismi yakışıksız bir şekilde kullanmak ilim adabına uygun olmaz. Kelimenin
doğruluğuna daha yakın olan üçüncü bir yönü vardır. Şöyle ki, kelimenin dopru
anlamı, gayretlerini, kuvvetlerini cihat yollarına, din hizmetlerine adamış Suffa
ashabına olan nispetidir. Sûffe ile sûfe kelimeleri bazen biri diğerinin yerine
geçebilir. Sarf ilminin kuralları bunu kabul eder. Mudaaf illetli fillerin maddeleri
biri diğerinin yerine geçebilmektedir.

Kelimenin kökeni hakkındaki dördüncü bir ihtimal, lügat açısından biraz
daha uzak bir ihtimal olsa da istiare yönüyle kullanılışının yaygınlığıyla gayet
yakın bir ihtimaldir. Bu da Sûfiyye ve tasavvuf kelimelerinin teossufiyye
kelimesinden türetilmiş olma ihtimalidir. İlk cüzü naht (...) kuralı gereğince
düşürülmüştür. Bu gayet yakın bir ihtimaldir. Bu durumun tercüme dönemine
tesadüf etmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Hatta ulûhiyet kelimesinin teoloji
kelimesinden türetilmiş olması da bir ihtimaldir. Bu görüş çerçevesinde sîn harfi
ile sûfiyye kelimesini yazmak her ne kadar daha doğru ise de Yunan lehçelerine
daha ziyade sadık kalmak düşüncesiyle yahut felsefe ve filozoflardan bağımsız ve




müstağni kalmak iddiasıyla tasavvuf imamlarının yollarına sûfiyye demişlerdir.
Buna elbette hakları da vardır.

Sûfiye kelimesi teosufiyye kelimelerinden türetilmiş olması kesin ya da en
azından ihtimal ise, kelime türetmede kelimelerin baş tarafını hazfetmenin cevazı
meselesinde sûfiye kelimesi de bize delildir.

7) Posta manasındaki berîd “....” kelimesi, eskiden beri bilinen bir
kelimedir. Delaletleri doğru olsun olmasın posta atlarının kuyrukları kesik olması
dolayısıyla berîd kelimesinin beridedem (. ......) kelimelerinden alındığı
söylenmiştir. Bu bakış kesin değil, ancak bir ihtimaldir. Bu durum iştikakta
kelimenin son kısmını hazfetmenin câizliğine delil olabilir.

8) Kur’ân-ı Kerîm’de 11 defa İblîs, 68 defa şeytan kelimeleri
zikredilmiştir. Bunların her biri elbette yabancı kelimelerdir. Diabolus kelimesi
Yunanca’dır. Anlamı iftiracı, çok şaşırmış kimse ve … düşmanı demektir.
Tekvîn’de İblis, canlı yılan ile, Eyyub’de Zebur 107’de şeytan ismi ile
zikredilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de hem şeytan, hem İblis isimleri zikredilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de hem Âdem’in hem de İblisin isimleri geçer. Böbürlenme,
kabul etmeme ve reddetme şeklinde sadece Hz. Âdem’in yaratılışıyla birlikte her
defasında İblisten bahsedilir. Cahiliye şiirlerinde bulunmaması, Kur’ân-ı
Kerîm’de yalnızca Hz. Âdem’in yaratılışıyla birlikte zikredilmesi İblis
kelimesinin yabancı olduğuna delildir. Baş tarafından bir iki harf düşürülmek
suretiyle İblis kelimesi Arapçalaştırılmıştır. Artık bununla birlikte elimizde
beşinci delil de mevcuttur.

9) İncil, bu kelime şüphesiz Yunanca’dır. Kur’ân-ı Kerîm imamlarından
Hasan Basrî kelimeyi hemzenin fethasıyla, diğer imamların tamamı hemzenin
kesresiyle okumak suretiyle İncil kelimesindeki iki çeşit okuma şekli icmâ ile
sabit, mahfuz ve mütevatirdir. Gufran risalesinde edebiyatçıların imamı Ebu’l-
Âla, İncil’de hemzenin fethi düşmüştür demiş ise de, hemzenin fethi sabittir ve
kalıcıdır. Bu şekildeki okuyuş, Kur’ân-ı Kerîm’de muhafaza edilmiştir.

Lügat imamları İncil kelimesini ncl maddesindendir, filandandır deseler de
İncil kelimesi şüphesiz Yunancadır. İki kelimeden oluşmuştur. Birincisi,
yeve=güzel, İkincisi, engil=haber demektir. Güzel haber=müjde, yahut =iyi
işaretler. Celalettin Rumî Mesnevi’de bir yerde Engilyun kelimesini kullanmıştır.
nev=engilyun, güzel müjde, gerçek müjde ve fiilî müjde demektir. Kur’ân-ı
Kerîm’deki “tebşîr ve mübeşşir” kelimeleri İncil kelimesinin tefsiri gibi olabilir.

Mesele şu yönüyle tam açıktır. Baş tarafından naht usulüne göre
düşürülerek, engil kelimesi, Arapçalaştırılmıştır. Bu elimizdeki altıncı delildir.

Başka bir cihetle, gayet önemli şu mesele hakkında kalbimde uzun
zamandan beri huzursuzluğum devam etmekteydi. Meryem oğlu İsa, elbette bir
Yahudi peygamberi, İsrail oğlu idi. Yunan Latin dillerini biliyor olsa da kendi dili
İbranice idi, Aramî yahut Süryanî idi. Tevrat’ı onaylamış, Tevrat’la amel etmiş
olan İsa Peygambere inen kitap İbranîce, Aramîce veya Süryanîce olacaktır. “Biz




her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik”40 âyet-i kerîmesinden
Hz. İsa gibi büyük ve meşhur bir peygamber istisna edilemez.

40 İbrahim, 14/4.

41 Ali İmran, 3/48.

42 Saf, 61/6.

43 İsra, 17/70.

Kitabın dili Aramî, İbranîce olduktan sonra çok ilginçtir ki, kitabın ismi
niçin Aramîce ya da İbranîce olmamıştır?

Kitabın Aramî, İbranî ismi bir dönem var olmuş ise de Kur’ân-ı Kerîm’de
niçin o isim zikredilmedi?

Düşündüm, fikir yürütmekten daha ziyade defalarca okudum. Eski Ahit ve
Yeni Ahit’in Arapça, Rusça tefsirlerini de okudum. Fakat kalbim sükûnete
erişmedi.

“Ve Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek. Allah, onu
İsrailoğulları’na bir Peygamber olarak gönderecek.”41

Kitap, hikmet ve Tevrat’tan sonra öğretilen İncil nedir? Kur’ân-ı Kerîm’in
bazı lafızları tekrar etmesi beyhude olur mu? İncil kitaptan başka bir şey
olmasaydı mutlak bir surette ayrıca zikredilmezdi. Hz. İsa’nın elçilik vazifesi
kavmine mahsus ise mahsus kılınmamış İncil nedir?

Fütühât-ı Mekkiyye’de olmasa da gayet önemli olan bu meselenin cevabı
Futuhât-ı Medeniyye’nin bereketi olarak Allah’ın (c.c) ihsanıyla bana ilham
edildi. 1927 yılında ben o anda saadet bahçesinde idim.

“Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben, Allah’ın size,
benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek, Ahmed adında
bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği) peygamberiyim” demişti.”42

Teğabûn sûresinden sonra nazil olan Mumtehine sûresinden sonra
Mushaf’a yazılmış olan 61. Sûrenin 6. Âyetinde, Hz. İsa’nın büyük ehemmiyeti,
bütün ehemmiyeti: 1. Tevrat’ı tasdik etmede, 2. Peygamber Muhammed’i
müjdelemede i‘câz kılınmıştır.

Buna göre İncil İslâm peygamberi Ahmed’in yakın zamanda ortaya
çıkacağı hakkında müjde demek idi. Meryem oğlu İsa’nın elinde bir kitap var idi.
O ise, Tevrat idi. Bir de müjde vardı. O büyük müjdenin, büyük kitabı olması için
İslâm peygamberi Hz. Ahmed’in elindeki Kur’ân-ı Kerîm indi. Hilafet-i
insaniyyenin, İncili idi. Sosyal adaletin İncil’i idi. Ezelî ve aslî temizlik İncil idi.
Ezelî hatadan arınma hayaliyle, Mısır ve Hint nehirlerinde yıkanmaktan,
Hıristiyanların vaftizlerinden ve buna benzer hurafe ve beyhude akidelerden
insaniyeti kurtarmanın müjdesi idi. Kurbana muhtaç olmayan tam bağımsız
Allah’ın “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık.”43 İncil’i idi.




Hz. İsa’nın elinde kitap vardı. İsmi el-Kitap idi. Hz. İsa, Allah’ın kelâmı
idi. İncil, Hz. İsa’nın dilinde Allah’ın kelâmı idi. İlahî müjde idi. İncil yazılmış bir
kitap değildi. Bilfarz bir kitap olduğunu düşünelim, onun en temel amacı, Hz.
Muhammed’i müjdelemek olduğundan kitabının tamamının da ismi Ahmed’in
müjdesi oldu. İncil oldu. Çok net olması için tam anlamıyla seçkin, mükemmel bir
isim seçildi. Asıl kitap Aramîce olsa da ismi Yunanca kılındı. Böyle olabiliyor.
Bu bir görüştür. Başka daha güzel bir görüş bulunmadıkça bu görüş kesin faydalı
olur.

Mushaflarda sûrelerin tertibi tevkîfî olsa ya da tesadüf olsa da dikkat
çekicidir. Tesadüf ise daha ziyade dikkat çekici olur. Teğabûn sûresinden sonra
nazil olup, Mushaf’ta öne geçirilmiş, Mumtehine sûresinin on üç âyetinden sonra
Mushaf’a yerleştirilmiş Medîne’de nazil olan 61. sûre, yani Sâf sûresinin 6.
âyetinde, Meryem oğlu Hz. İsa’nın böyle büyük müjdesi zikredilmiştir. Bu,
Tevrat’ın hesabiyle Yahudi ve Hıristiyanların inançlarına göre yaratılıştan 60 asır
sonra, yedinci binin, 6. asrında dünyaya gelerek peygamber olduktan 13 sene
sonra büyük imtihanlardan geçerek Medîne şehrine hicret edecek İslâm
peygamberi Ahmed hakkındaki Meryem oğlu İsa’nın bu müjdesidir. Yani 7-8.
yüzyıllarda vuku bulacak İslâm devletinin başarılarını haber veren cümlelerin, 7.
ve 8. âyet-i kerîmelerde var olması gibi böyle bir tertip tesadüf olursa daha fazla
dikkat çekici olur.

Bu dikkat çekici tertibin bundan başka yine birkaç delili vardır. Cuma
sûresinden sonra gelen 63. sûrenin 11. âyet-i kerîmesinde geçen “Allah, eceli
geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez.”44 cümlesi ümmetin bütün gücü tam
olgunlaştıktan sonra “ ................. ............. ......... .........” ilâhî müjdesi tam anlamıyla
gerçekleştikten sonra altmış üç yaşında hicretin 11. yılında Şari‘-i Hakîm’in yüce
Allah’ın katına gecikmeksizin yolculuğunun açıklaması olabilir. Bu gayet açık bir
beyandır. Hiçbir zorlama da yoktur.

44 Munafikîn, 63/11.

Kadir sûresi Mushaf’ta Âlak sûresinden sonra yerleştirilmiştir. İlk beş
âyeti Ramazan ayında, Kadir gecesinde ve Hz. Peygamberin 40. yılında nazil
olduğu görüşü işaret gücüyle ifade edilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’in tamamı, baştaki
ilk beş âyet-i kerîmede tam manasıyla mündemiçtir. Rahim duvarına asılı kan
pıhtısından yaratılmış insan, ilahi delillerin en büyüğüdür. İlk öğretmen, kalem
vasıtası ile öğretmiştir. Senin Rabbin çok ikram sahibidir. İnsanın bütün bilgisi,
Allah’ın bir lütfü, demek olur.

Bütün bu manalar, çok kolay bir yolla yalnızca surelerin tertibinin
bereketli ile faydalı olmuştur.

Beş sûre; Tekasur, Asr, Hümeze, Fil ve Kureyş sûreleri istenen bir amacı
ifade etmek üzere nüzul tertibine muhalif bir şekilde Mushaf’ta bir düzene
konulmuş olabilir. Kur’ân-ı Kerîm Asr sûresinde bütün tarihi çağları şahit tutmak
suretiyle yemin eder. Bütün insanlık zarardadır. Maddî medeniyet insanlara
mutluluk veremedi. Ancak boş şeyleri ileri sürdü. “....... ......” medeniyetin malî




gücünde insanların maslahatlarında kullanılmadı. Başkalarının haklarına,
hürriyetlerine tecavüz eden medeniyetin askeri gücü de nihayet Fil sahipleri gibi
yok olur, olacaktır. Yeryüzünde ıslah şu üç şartla- Birincisi: Bütün insanlığın
ülfeti, ikincisi: Yükselen ihtiyaçlar, üçüncüsü: Toplumun emniyetin bereketi ile-
meydana gelir.

Bu sûrelerin her biri müstakil manalarını ayrı ayrı olarak ifade etmekle
birlikte Mushaf’taki tertipleriyle de istenen manaları ifade etmiş olmaktadır.

. .. ..... .. .. ... .. .. . ... ...... .... ......45

45 Konuşmaksızın her zaman yepyeni eskinin sırlarını söylerim sana dinle.

46 Maide, 5/44.

47 Taha, 20/51.

48 Ey İsrail oğulları! Bu sizin Tevrat’ınızın çakmağı değil, ancak ciğerleri yakan bir haberden
başkası değildir. Şayet cahiller sizin sırrınıza vakıf olmasa da, o kendi örtüleri içinde benim için
aşikârdır.

Tarihten beri yalan vesilelerle insanların mallarını sürekli olarak yiyip durdunuz. Sizin derin bilgi
sahibi olan âlimlerinizin hiçbir zaman abidlerden olmaması beni şüpheye düşürdü.

10) Tevrat kelimesi muhtemelen Türkçedir.

Geçmiş ümmetlerin kitapları arasında insanların dinlerine, fikirlerine etkisi
bakımında Tevrat en eski, en önemli, en büyük dünya kitabıdır. Kur’ân-ı
Kerîm’de “Biz içinde hidayet ve nur olan Tevrat’ı indirdik”46 gibi, “Biz ilk nesli
yok ettikten sonra Mûsâ’ya kitabı verdik…”47 gibi âyeti Kerîmlerde Tevrat
hakkında belîğ övgüler nazil kılınmıştır. Tevrat’ın belki asıl dili İbranîce’dir.
Belki sonraları Aramî, Suryanî dillerine çevrilmiş olabilir. İslâm’dan birkaç asır
önce Arapça’ya da tercüme edilmiştir.

Tevrat kelimesinin kökeni Yahudi âlimleri tarafından olduğu gibi
Hıristiyan âlimleri tarafından da bilinememiştir. Okunuşu tam ittifakla Tevrat’tır.
Hz. Osman Mushaf’ında da ismi Tevrat’tır. Eski Türkler mi Yahudilerden yahut
Yahudiler mi Türklerden şu Tevrat kelimesini istiare yoluyla almış? Bu iki
ihtimalin her biri elbette mümkündür.

Tevrat kelimesinin maddesi ve yapısı her hâlükârda yabancıdır. Edebiyat
ilminin imamları Tevrat “...” maddesinden gelmiş, (1) “....” tefil kalıbındadır.
(2) “....” kalıbındadır, (3) yahut “. . .” maddesinden “.....” veznindedir, deseler
de böyle sözler kuru bir tahminden ibarettir.

Filozof Ebu’l-Âla el-Meârrî “el-Lüzumiyyat” adlı eserinin çeşitli
yerlerinde büyük hakikatleri açıklama yolunda Tevrat kelimesinin kökeni
hakkında latifeler söylemiştir:

..... ..... . .... ... .... ... .... ..... ...

.... ..... .. ...... ... ...... .. ...... ... ... ......48

 .... ... ... .. ... ....... .. ...... .. ....... ...

... ...... .. .. .... ..... ....... ... .. ... ..






Büyük filozofun şu sözleri kelimenin türevi hakkında edebiyat
imamlarının sözleri gibi kuru ve zarif bir tahmin ise de Eski Ahit’in muhtevası
hakkında söylenmiş doğru bir sözdür.

..... ... .. ..... ..... .... ....... ..... ...

....... .. .... ......... ....... .. .... ...

. ......... .. .... ........... ..... ......49

49 Aklına uygun davran! Onun güzel gördüğünü yap, çünkü o miştardır. Tevrat’tan hiçbir hükmü
kabul etme, zira gerçekler ondan gizlenmiştir.

Yahudilerin kitaplarının “Burya”dan türediğini düşünüyorum. Hâlbuki şimdiye kadar onun Bevar
kelimesinden türediği zannedildi.

50 Kelime sözlükte ölmek, yok olmak, sonuç vermemek, başarısız olmak ve işlememek ve bir
şeyden faydalanamamak anlamındadır.



“..... kelimesi, ....50 kelimesinden, Tevrat ..... kelimesi, “.....”
kelimesinden türetilmiştir” şeklindeki söz gayet güzel bir latife ise de, Tevrat
sayfaları Yahudilere ..... oldu. “Doğru ve gerçek, Tevrat’tan tamamen ......
oldu” şeklindeki söz de her zaman gerçek olmuştur. Bu durum günümüzde
fazlasıyla açık bir gerçek olmuştur.

Tevrat (Torah) sözünün aslı, Eski Ahit âlimlerine aşikâr değilse, Tevrat
kelimesi hakkında edebiyat imamlarının iştikakları da kuru bir tahmin ise, o
zaman Tevrat kelimesi her hâlükârda Türkçedir. Kanun, karar, hakim gibi
manaları vardır. Arapça ya da İbranice olsaydı diğer müştakları da sabit olurdu.

Tevrat kelimesinin aslı, “Töre”dir. Beş kitabın ismi Türkçe’den istiâre
edilmiştir. Hz. Osman Mushaf’ındaki “Tevrat”ın yazılış şekli de bize delil
olabiliyor. Zeyd b. Sâbit gibi sağlam bir kâtip, elbette Kur’ân resmini ortaya
koyan değil, onun nakledicisidir. Harflerin ziyadelerine, dönüşümlerine açık delil
bulunmadıktan sonra Tevrat “....” yahut “....” veznindedir, şeklindeki sözler boş
sözlerdir.

Bizim Oğuz Han’ımız, Zülkarneyn olsa da olmasa da Oğuz Töresi, Yahudi
töresinden daha eskidir. Oğuz Han’ın töresi, Cengiz Han’ın yasası ve Timur’un
tüzüğü tamamen Türk malıdır. Töre sözü Türkçedir. Yahut Türk sözü töreden
gelmektedir. Yahudilerin töresi, Türklerin töresinden istiâre yoluyla alınmıştır.

Tevrat kelimesiyle Tur (...) kelimesi arasında yakın ilişki vardır. Tur
sözü Yahudiler’de yoktur. İbranîler böyle bir görüşü asla kabul edemezler.
Onlarda Hurîb (.....) söz vardı. Kur’ân-ı Kerîm’in nazmına ve Mushafların
hatlarına önem veren İslâm âlimleri, böyle bir görüşü kabul etmezler. Ancak
Tevrat sözünün aslının töre olmaktan başka bir ihtimali yoktur.




Garip ve latif bir söz, ....... ..... .. ....... ..... adlı kitapta Bahupal hâkimi
Hz. Nüvvab Sıddîk Hasan, Siyaset kelimesi Cengiz Han’ın seyase (üç yasa)
sözünden alınmıştır, demiştir. Bu söz, siyaset teriminin mastarını, siyaset
kelimesinin kökenini açıklama konusunda şaşırtıcı ve latif bir yorumdur. Uygur
Türklerinin marifetiyle tedvin edilip, Cengiz Kağan andına isnat edilmiş olan üç
yasa=seyase=siyese Türkçe ve Türk malı olduğuna göre Türk Tarihi Yüce Heyeti
üyelerine, özellikle Sayın Afet Hanım51 gibi Türk fahrinin güzel konferanslarına
ilave edilebilecek latif bir delildir.

51 Ayşe Afet İnan Uzmay, 29 Kasım 1908 yılında Selanik doğumludur. 8 Haziran 1985 yılında
Ankara’da vefat etmiştir. Türk öğretmen, tarihçi ve sosyoloji profesörü. Atatürk’ün manevi
kızıdır. Cumhuriyetin ilk tarih profesörlerinden birisi olan Afet İnan, yıllar boyu kurucuları
arasında yer aldığı Türk Tarih Kurumu'nun astbaşkanlığını yapmıştır. Türk Tarih Tezi’ni ortaya
koyan tarihçiler arasında yer alır.

52 Ebu Muhammed eş-Şatıbî, Herzu’l-Emanî ve Vechu’t-Tehanî fi’l-Kiraati’s-Seb‘a, Daru’l-huda,
1426/2005, s. 67.

Beş on Arapça kelimenin iştikaklarını delil olsun diye yukarıda zikrettim.
Zorlama eseri, sahtekârlık hileleri açıklamalarımda yoktur. Şimdi sıra Ye’cûc ve
Me’cûc kelimelerine geldi.

11) Kehf sûresi 94. âyet ve Enbiya sûresi 96. âyet-i kerîmelerinde
zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri de elbette Yunancadır.

İmam Âsım’ın kıraatinde Ye’cûc “.....” ve Me’cûc “.....” kelimeleri
mehmuz (hemzeli) ise de, diğer bütün imamların yani ümmetin bütün imamlarının
kıraatlerinde Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri memdûddur (uzatmalı). Bu cümleden
olarak lügat âlimlerinden İmam Ru’be b. el-Ucac’ın sözlüğünde, kelime Âcüc
(....) dür. Buna göre, kelime Me’cûc ve Mâcüc olmak üzere iki yapıda olur.
Ye’cûc kelimesinin okunuşuna gelince, burada üç türlü okuyuş biçimi vardır.
Birincisi, Ye’cûc (.....), Yâccûc (.....) ve Âcüc (....) dür. İmam Şatıbî’nin
konuya vâkıf bir yaklaşımına göre ..... , ..... kelimeleri mehmuz olursa, bu iki
isim “. . .” maddesinden “.....” ve “.....” vezninde olmuş olurlar. Anlamları,
yanmak, yakmak ve alevlenmek gibi manalara delaleti cihetiyle kelimelerde
Arapça olma şüphesi vardır. İmam Şatıbî, Kehf sûresinde geçen ferş (...)
kelimesinin harflerini tahlil ederken “........ ....... ....... ......... ...........”52 şeklinde bir
şiir nakletmiştir. Manası Arapçaya yardım etmek için dört kelimeyi mehmuz yap
demektir. Kelimeye med takdir edildiğinde kelime yabancı olur, demektir. Bu ne
güzel ve ne kadar özlü bir açıklama.

Me’cûc, demus ve ağus kelimelerinden oluşan demağuğ kelimesinin
Arapçalaştırılmış şeklidir. Kendi amaçları, nefsanî, şahsî arzu ve hevesleri
yolunda halkı sevk eden efe demektir. Daha önceleri övgü lakabı olarak
kullanılırdı. Sonunda tabiatlarının bozukluğuna bağlı olarak kelime de
bozgunculuk manalarına delalet eder olmuştur.

Ye’cûc=theos ağus, kelimelerinden oluşan (theağus) kelimesi de
Arapçalaştırılmıştır. Tanrıları da kendi amaçları yolunda sevk etmek, heva ve
heveslerine müptela olmuş kibirli, zalim ve böbürlenen bozguncu demektir.




Arapçalaştırılırken önceki bölümleri naht usûlüne göre terk edilmiş,
demağuğ, theağuğ kelimeleri, mağuğ, ağuğ şekillerine kısaltıldıktan sonra
Arapçaları Âcüc, Ye’cûc ve Me’cûc olmuştur.

Bu durumda, (1) Cücü de reislik manası gayet açıktır. (2) Cüc ve Me’cûc
kelimelerini Eski Ahit ve Yeni Ahit sayfalarında çeşitli manalarda kullanıldığı
açıktır. (3) Kur’ân-ı Kerîm, Eski Ahit kelimelerini ümmî bir kişinin diliyle
asıllarına döndürmüştür. (4) Eski Ahit ve Yeni Ahit Enbiyalarının, bütün
Yahudilerin, bütün Hıristiyanların asırlarca gafletlerini sapıklıklarını Kur’ân-ı
Kerîm âyet-i kerîmelerinin dikkat çekici güzel “..”sı, ikame etmiş, gayet nezih ve
mübarek bir dille düzeltmiştir. Bu durumda:

11. Ye’cûc ve Me’cûc Kimdir?

Ye’cûc, yeryüzünde her yerde, her millette her zaman ortaya çıkabilir. Bu
sebepten, Ye’cûc ve Me’cûc’ün cinsiyetleri, zamanları, mekânları Kur’ân-ı
Kerîm’de tayin edilmemiştir.

Hz. Nuh döneminde de vardı. Fakat güçsüz olmaları yahut başkalarının
daha güçlü olması nedeniyle istila yolları kapanmış idi. Zülkarneyn döneminde
vardı. Her tarafa yayılmış bir vaziyette idiler. Az çok zayıf kalmış halklar üzerine
o zamanın müfsit Ye’cûc ve Me’cûcleri, bozguncuları ve zalimleri saldırıyorlar ve
istila ediyorlardı.

“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü
anlamayan bir halk buldu.” dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cûc ve Me’cûc (adlı
kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir
engel yapman karşılığında sana vergi verelim mi?”.53

53 Kehf, 18/93-94.

Belli iki dağ civarında oturan belli bir memleketin halklarını o döneminin
müfsitlerinden saklanmak için o halkın istedikleri tedbiri uygun görmüş, iki dağın
arasını dağ kadar büyük Sed ile Zülkarneyn kapatmıştır.

Burada itibar gözüyle, ihtimam fikriyle mülahaza edilecek meselelerden
biri, İki dağ nerede? İkincisi, dağ kadar Sed ne zaman inşa edildi? Üçüncüsü, ne
kadar zamanda dağlar kadar Seddin inşası tamamlandı? gibi meseleler değildir.
Büyük Kur’ân’ın büyük kıssalarına göre zamanın ve mekânın ehemmiyeti yok
yahut azdır. Hatta inşa edenlerin de ehemmiyeti pek yoktur. İnsanların büyük
facialarını görüp dururken, ancak tedbir aramaktan habersiz tarihçiler, beyinleri
ilimle dolu ise de kalpleri ilmin etkisinden boş kimseler öyle meseleleri çözmekle
meşgul olabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in maksadına göre itibar edilecek meseleler: (1)
Memleketlerin biri belalardan birine duçar olursa, yardım tedbirlerine acele
etmek, o dönemdeki mevcut güçlerin her birine vazife olur. (2) Vazife karşılığında
bedel almaya, kendilerine arz edilse bile himmet gösterilmez. İnsanların




mülklerini ve kuvvetlerini yalnız onların zaruretlerine ve maslahatlarına sarf
etmek meşrudur. (4) Büyük güç ve çareler hükümdarın elinde toplanırsa bunlar
halkın zaruri ihtiyaçları ve maslahatları için sarf edilir. (5) Devlet ve hükümetten
amaç, halkın maslahatlarını güvence altına almaktır. Hâkim, hâdimdır. Kendi
amaçları yolunda halkı istihdam ederse, böyle bir hükümet zalim bir hükümet
olur. Nihayet devletin yıkılmasına sebep olur. (Halledilecek meseleler şu dört beş
mesele gibi meselelerdir).

Son dönemlerde Ye’cûc ve Me’cûc bulunmuştur. Büyük İskender o
zamana göre, Ye’cûc, güçlü askeri ise elbette Me’cûc’dür. Yahudilere nispetle
Bâbil hükümeti Ye’cûc olup, Türk hem İslâm âlemine nispeten Cengiz Han ve
Hülâgu, Ye’cûc-Me’cûc’ün en şiddetli olanı idi.

Şu günlerde ateş gücü ve mali gücüyle bütün yeryüzünü istila etmiş
medenî Hıristiyan dünyası, bütün insanlara nispeten, özellikle İslâm milletlerine
nispeten en şiddetli manasıyla Ye’cûc ve Me’cûc’dür.

Eski şirk inançların bütün teuğuniyelerini, paganist putperestlerin bütün putlarını
kendilerine tam anlamıyla mal ettikten sonra kendilerinin ateş gücü ve maddi güçleriyle
hem Allah huzurnda büyüklük taslayan hem de bütün insaniyete şiddetli zulümler yapan
(theâğuğ, demğuğ) Theanthrop Hıristiyan dünyası, yeryüzüne gelebilecek Ye’cûc ve
Me’cûclerin en ileri aşaması, en gelişeni ve en müfsit örnekleridir.

Kehf sûresinde peygamber Zülkarneyn diliyle “Zülkarneyn: Bu,
Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle bir eder.
Rabbimin vâdi haktır, dedi. O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz onları,
birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş,
böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.”54 âyet-i kerîmesi ve Enbiya
sûresinin “Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman her tepeden akın
ederler.”55 âyet-i kerîmesi bugünkü kapitalist medenî Hıristiyan dünyası hakkında
elbette daha fazla doğru olabilir.

54 Kehf, 18/98-99.

55 Enbiya, 21/96.

56 Kehf, 18/86.

57 Kehf, 18/98.

Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük bir kitapta “Ey Zülkarneyn! Ya (onları)
cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.”56 gibi mutlak
seçim hakkı verilmiş olan Zülkarneyn, iki dağ kadar büyük bir Sed inşa ettikten
sonra gururlanmayıp, “Bu Rabbimden bir rahmettir” demiş ise, böyle söz taçlı
kralların sözü olamaz. Belki Süleyman’dan daha büyük bir peygamberin sözü
olabilir. “Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir
dedi.”57gibi geleceğin perdeleri arkasındaki tamamıyla gaip büyük haberleri, ufak
tefek Yahudi peygamberleri söyleyemez. Mutlak irade şerefine nail olmuş büyük
kral, büyük nübüvvet şereflerine ulaşmış adil Zülkarneyn gibi simalar, büyük
İskenderler, birinci Keykubat ve Qiwang te gibi kişiler arasında aranırsa
bulunamaz. Zülkarneyn’in dilinden hikâye edilmiş “Rabbimin vaadi gelince onu
yerle bir eder.” âyet-i kerîmesinde Sed’in yıkılması Ye’cûc ve Me’cûclere isnad




edilmemiş, Allah Teâla (c.c)ya yahut onun vadine isnad edilmiştir. Kur’ân-ı
Kerîm’in böyle bir isnadı, Ye’cûc ve Me’cûc hakkındaki yaygın hataları tamamen
yıkacaktır.

İhvân-ı Safa risalelerinin 4. cildinde, Ulum-i Nâmusiyye-i Şer‘iyye
risalelerinden 6. risalede zahiri manalarından vazgeçilip, Batınî manalarına
hamledilecek meseleler arasında Ye’cûc ve Sed hakkında şöyle denmiştir:

...... ..... ... . ... .. ..... ... ... ... ..58

58 Arka arkaya gelen zümrelerden hangisi Ye’cûc Me’cûc’ün Seddi’ni yiyip bitirecek.

59 Enbiya, 21/97.

60 Enbiya, 21/1-2.

61 Enbiya, 21/105.

İhvân-ı Safa gibi ilim mecmualarına da sirayet etmiş hata ve uydurmaları
bir defa kabul ettikten sonra tevil etmek belki bir ustalık olabilir. Fakat öyle
uydurmaları Kur’ân-ı Kerîm âyet-i kerîmelerine isnat etmek İhvân-ı Safa
mecmualarına elbette uygun olmaz. (Büyük gafletten kaynaklanmış edebi bir
cinayettir)

Zülkarneyn asrının Ye’cûc ve Me’cûc’ü, o zamanın basit istihkâmlarını
aşmak gibi ufak bir zahmetten aciz idiyseler, medeniyet asrının ateş gücü ve
maddi gücü önünde öyle yıkıntıların elbette yeri olamaz.

O zaman Allah’ın (c.c) gerçek vaadi zuhur ederdi. Ateş gücü ve maddi
güçlerine aldanıp gaflette kalmış Ye’cûc ve Me’cûc, büyük gafletlerinden uyanıp,
“Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz”59
şeklindeki itiraflarıyla kibirli gururlarından, istibdat zulümlerinden tevbe edip
yahut aciz kalıp hak ve hakikat mihraplarında secde ederler. Sosyal adalet
kanunlarına boyun eğerler. Medeniyet dünyasının büyük dönemi başlar.
Medeniyetin nefsanî siyasetlerinin yerine İslâmiyet’in adil siyaseti ikame edilir.

Bizim şu açıklamalarımıza göre lâhûtî Yuhanna’nın müthiş rüyalarından,
İşaya Hezekiel gibi peygamberlerin dehşetli nübüvvetlerinden, bütün medenî
milletler gelecekte azat olur. Büyük medeniyetin nihai dereceleri, son gayeleri
Yahudilerin şanına kurban edilemez. (Medeni devletlere büyük bir müjde).

Enbiya sûresinin başı “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki
onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rab’lerinden kendilerine yeni bir öğüt
gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de gaflette olarak
dinlemesinler.”60 şeklindeki âyet-i kerîmeleridir. Sûrenin sonunda Ye’cûc ve
Me’cûc’ün fethi anlatıldıktan sonra “Andolsun, Zikir’den (Tevrat’tan) sonra
Zebûr’da da, yer yüzünde muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır, diye
yazmıştık.”61 âyet-i kerîmesi zikredilmiştir. Böyle bir âyet-i kerîmeden sonra
peygamber Hz. Muhammed’in (s.a) bütün alemlere rahmet olan risaletinin
tamamı, “De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu




vahyolunuyor. Artık Müslüman oluyor musunuz?”62 âyet-i kerîmesindeki iki
büyük sınırlamada (... ) özetlenmiştir.

62 Enbiya, 21/108.

63 Mücadele, 58/21.

Kur’ân-ı Kerîm’in dikkat çekici şu iki açıklaması Ye’cûc ve Me’cûc
meselesinde benim görüşümü açık desteklemektedir. Ye’cûc ve Me’cûc hakkında
Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların meşhur zanlarına dayalı inançları
doğru olsaydı, Ye’cûc hadiselerinden sonra genel olarak risaletin önemi
kalmayacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in yüce ve büyük o açıklaması zamanı geçmiş,
önemi bitmiş bir hikâye olacaktır.

Talebeler! İçtihadınıza bir mesele arz edeyim. Şari‘-i Hakîm Hz.
Peygamberin (a.s) âlemlere rahmet risaletinde büyük iki sınırlamanın (... )
hikmeti nedir?

12. Görüşümü Yazdım. Amacım Neydi?

Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük kitapta zikredilmeseydi Ye’cûc ve Me’cûc
kelimeleri hakkında bir söz söylemek arzusu bende belki hiç olmazdı. Ye’cûc
hakkındaki düşüncelerimi yazdım. Çünkü kalbim büyük huzursuzluklar içindeydi.
Ufak ve kolay meselelerdeki ümmet imamlarının gafletlerini giderdim. Belki daha
ziyade doğru açıklamalara müctehidlerden biri bundan sonra yol bulur. Kur’ân-ı
Kerîm ifadelerini Yahudi masallarına uydurmak cinayetlerinden müslüman
talebeler kurtulursa, ben kanaat ederim. Bütün amacım sadece budur. Eski
görüşlere saldırmak değil, geleceğin yollarını talebelere açmak benim amacım
idiMüslüman talebelerinin üstün zekâlarına, canlı ruhlarına, doymak bilmeyen bir
ilgi, edepli bir özgürlük ve kâmil bir saygı telkin etmek arzumuz idi. Eğer
ilimlerin ve sanatların her birine ilgi, saçmalık, akılsızlık, cehalet ve kötü taklit
gibi bağların her birinden özgür ve fikirlerin, hakikatlerin, insanların tümüne
hürmet gibi bu üç fazilet bizim talebelerimizde bulunursa, yani kişisel edep
değerleri İslâm’ı idrak eden talebelerde yerleşirse Deccal fitneleri, Ye’cûc-
Me’cûc istilaları ve devrim tufanları bize zarar veremez. Mehdiyi beklemeye, Hz.
İsa’nın nüzulüne de ihtiyaç kalmaz. Mehdîlerimiz, yol göstericilerimiz,
Mesihlerimiz ve masihlerimiz kendimizden, Müslüman Türk evlatlarından
çıkacaktır. Galip olurlar. Maddi ve manevî güçlerin her birinde medenî milletlerin
her birine, İslâm milletleri eşit ya da onların önüne geçmedikçe İslâm mehdileri
meydana çıkmaz. İmâm Mehdî gelişmelerin başlangıcı değil, bütün gelişmeler e
büyü gücün neticesinde meydana gelecek adaletin baş imamıdır. İmam mehdi
hadisleri, Yahudilerin ve Mesih nübüvvetlerinden daha ziyade kesinlikte elbette
sabittir. Problem hadislerde değildir. Eğer problem var ise de o da sadece
kafalardadır.

Allah, “Şüphesiz ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye yazmıştır.”63
Buradaki “elçiler” daha önceki ümmetlere gelen elçiler değil, İslâm elçileridir.
Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’in mührüyle onaylanacak İslâm




elçileridir. Bunlar daha önceki ümmetlere gelen elçiler olsaydı âyetin geleceğe
işaret eden yönü zikredilmezdi.

İctihad bize mutlak olarak farzdır. Büyük bir vazifedir. Teşri‘ bizim büyük
ve kutsal hakkımızdır. İslâm risaleti, İslâm ümmetinde sonsuza dek artarak devam
edecektir. O, kemaline ulaşacak ilahi bir nimettir. “O, Allah’a ortak koşanlar
hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini
hidayetle ve hak dinle gönderendir.”64 âyet-i kerîmelerinin umumî muhtevasının
dışında olabilecek bir sosyal nimet yoktur.

64 Tevbe, 9/33.

65 Zumer, 39/69.

66 Zumer, 39/74.

Bu gün yeryüzü güneş ışığından ziyade özgür ilim ve saygın fen
bilimlerinin nuruyla aydınlatılmaktadır. İslâm talebeleri, Türk çocukları, hepiniz
buralara, medeniyet okullarına ve evlerinize medeniyet nuruyla birlikte İslâm
ruhunu taşıyınız. Türk yurtları, Allah’ın nuruyla aydınlanır. “Yeryüzü, Rabbinin
nuruyla aydınlanır. Kitap ortaya konur. Peygamberler ve şahitler getirilir.”65.
Allah’ın (c.c) büyük kitabı Kur’ân-ı Kerîm sosyal hayatınızın temeli olmasının
bereketiyle, kendi çocuklarınız nebi ve şahitler olur, Şar‘-i Hakîm’in nurlu
ruhaniyeti bu şekilde yeryüzünde bitmez tükenmez bir hayat olur. Nihayet her
biriniz “Hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi cennetten dilediğimiz yere
konmak üzere bu yurda varis kılan Allah’a mahsustur. Salih amel işleyenlerin
mükâfatı ne güzelmiş!”66 âyet-i kerîmelerini o zaman tasdik edici bir dille
okursunuz. O günkü tilavetler bir ses değil, bir yankıdır ve tilavet değil bir
hikâyedir.

Büyük atalarınızdan miras olarak size kalmış yerleriniz ve yurtlarınız
cennetiniz olur. Mükemmel, büyük özgürlükle, mutlak seçme özgürlüğünüz ve
bütün takdir-i ilâhiniz elinizde olur. O zaman Proletarya kavgaları, kargaşası,
komünizm Me’cûc’leri ve kapitalizm Ye’cûc’leri size zarar veremez. Bismillah
ileri!

Petersburg-Leningrad 31 Mayıs 1930 tarihinde yazıldı.

Musa Carullah

Bu kitap, Kaşgarlı Abdurrahman Ahund Nasiruddîn kardeşimizin sorularına cevap olması için yazılmış erserlerden biridir.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder