Kimse bilemediği gibi ben de bu harfleri bilemedim,
Sen de kerâmetinle bildiğin gibi oku.1
KUR’ÂN-I KERİM ÂYETLERİNİN MU‘CİZ İFADELERİNE GÖRE YE’CÛC2
Musa Carullah
Sadeleştiren: Nur
Ahmet KURBAN3
Kaşgarlı meşhur, muhterem
Muhyiddîn Can Ahund Baba Kurban
hazretlerinin yardımlarıyla basılmıştır. Berlin
1933
Giriş
Ye’cûc, Me’cûc, Hârût, Mârût, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn, Mûsâ
ile Hıdır,
Hz. İbrahim’in kuşları, Tevrat’ın ineği gibi Kur’ân’da zikredilip,
günümüze kadar
hemen hem hiç izah edilemeyen âyetleri vuzuha kavuşturma
arzusuyla her birini
ayrı ayrı risalelerde ele almak üzere, ilk defa şu Ye’cûc
konulu eseri ilim
üstadlarının değerlendirmesine ve Türk talebelerin
istifadesine sunuyorum. Bu
kitabı yazarken zihnimde iddia, kalbimde meydan okuma havası
yoktu. Sadece
Kur’ân-ı Kerîm âyetleri hakkında ismet inancı, ümmet
imamlarının bitmez
tükenmez büyük saygınlıkları karşısında teeddüp görevi
zihnimin fikirlerine
hâkim, kalbimin davranışlarına da rehber, fikrim taklit
bağlarından tamamen
azade idi. (İlim) talep yollarında örnekleri takip etmen
nuru ve ictihat gücüyle
hareket ettim. Şayet doğruyu bulduysam bu, örnekleri takip
etmenin verdiği
berekettir; Aksi yönde bir durum ortaya çıktıysa, bu da
benim acizliğimden
kaynaklanan kusurumdur.
Kur’ân âyetlerinin kutsallığını muhafaza etmek düşüncesiyle
rehberliklerini, uyarmalarını, tenkitlerini lütfedecek ilim
ehli insanlar varsa, halis
şükranlarımı her birlerine önceden arz ederim. Öğüt
niteliğindeki sözlerini büyük
memnuniyetle kabul ederek, daha önce geçmiş hatalarımı
onların yönlendirmeleri
doğrultusunda düzelteceğim, İnşallah.
Üstatların ve ilim ehli insanların dostu olmak üzere değil,
belki (ilim) talep
yolunda büyük isteklerle izlerini süren talebelerinden biri
olmak, ya da talebelerin
bayraktarı olmak üzere kütüphanemden uzak bu kitabımı
matbuat pazarına
çıkarıp, Özgür ve güzel Yûsufları'nı az bir miktar paraya
satan zahit kardeşler
gibi, hür ve değerli fikirlerimi sadece müşterilerine ve
istekli talebelere faydalı
olması dileğiyle “Onu ucuz bir fiyat, birkaç dirheme
sattılar.”4 arz ettim. Burada
esas amacım, Kur’ân-ı Kerîm’in kelimelerine ve âyetlerine
ihtimam etmekdir.
1 Krş. ... .. ...... .......... .. ...... .... .. .. ..... .... ..... ... . ....
2Araştırmalarımız esnasında çok yönlü Türk aydını Musa Carullah’ın (1875-1949), bu eserinin iki nüshasına ulaştık. Fakat bu nüshalardan birinin baş tarafında “Kaşgarlı meşhur muhterem Muhyiddîn Can Ahund Baba Kurban Canaplirinin himmetiyle basılmıştır” şeklinde bir bilgiye yer verilirken, diğer nüshada “Finlandiya Müslümanlarından Ömer Efendi Ala Salih Canaplirinin himmetiyle basıldı” şeklinde bir bilgiye yer verilmiştir. Bu iki nüshanın basım tarihleri aynıdır.
Bu nüshalardan birinde kitaba ait fihrist yer almaktadır. Ancak fihristteki konu başlıkları ile
kitabın içindeki konu başlıkları bir birinin aynısı değildir. Biz çalışmamızda müellifin kendi
tercihi olması bakımında daha isabetli olur düşüncesiyle kitabın içinde geçen konu başlıklarını
esas aldık. Diğer nüshada fihrist yoktur. Bunun dışında iki nüsha arasında her hangi fark söz
konusu değildir.
Çalışmamız esnasında karşılaştığımız bir diğer husus, müellifin referansı olarak kullandığı Eski
Ahit ve Yeni Ahit’in bölüm ve paragrafları hakkında verdiği numaralar tutarlı değildir. Aynı
problem Kur’ân âyetleri ve diğer bazı kaynaklar için de söz konusudur. Biz bunları müellifin
verdiği metinlerden yola çıkarak düzeltmeye çalıştık. Metnin sadeleştirilmesi esnasında da
müellifin amacını sınırlandırmaması için bazı kelimeleri metinde kullandığı şekilde aktarmaya
çalıştık. Bazı kaynaklara ulaşmak suretiyle müellifin getirdiği nakilleri asıl metinle karşılaştırma
imkânımız olduysa da bazı kaynaklara ulaşamadık.
3 Yrd. Doç. Dr., Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü Tefsir
Anabilim Dalı Öğretim Üyesi. nurahmetkurban@gumushane.edu.tr
4 Yusuf, 12/20.
Musa Carullah
“Allah’ın adıyla. Hamd Allah’adır, seçtiği kullarına
selam olsun. Rabbî! Göğsümü genişlet. İşimi kolaylaştır.
Dilimdeki tutukluğu çöz ki, onlar sözümü anlasınlar”5
5 Taha,20/ 25-28.
6 Bunlardan biri, gündüzleri, geceleri ve haftaları aylar
kadar olan bölgelerde oruç meselesi,
İkincisi, Mekke’den başka her yönü kıble olabilecek yerin
bulunup, bulunmaması meselesi,
takdirlerine bağlı olarak üç talakın (...... .....) vaki
olup olmayacağı meselesi.
7 Tercümesi: “Görmüyor musun otuz yıldan beri, Daimî bir
hasretle gidip gelirim”. Bkz. Di‘bil b.
Alî el-Huzâî, Şiir, Haz: Abdulkerîm el-Eşter, 2. Baskı,
Dımaşk 1403/1983, s. 85.
8 Tercümesi: Kesin doğruyu aradım, fikirlerin en doğrusunu arzu
ederek düşünüyorum.
1. Talep Yollarında Benim İlkelerim
Cihannüma gibi kitaplarda kendisinden bahsedilen meşhur
“cevabı
olmayan üç mesele”6 hakkında fakihlerin cevaplarını yazmak
üzere 1911 yılında
basılmış, Ruze (Oruç) adlı kitabımda, Zülkarneyn kıssasında
İslâm âlimlerinin
dilleriyle, kalemleriyle düşünmeden, ölçülmeden söylenmiş
sözleri ile ilgili
teessüflerimi ortaya koymuştum. 1909 yılında basılmış, Akide
İlahiyelere Nazar
risalelerinde de Zülkarneyn’in İskender olduğu yönündeki
tefsiri üzerine
düzenlenmiş bozuk fikirleri reddedici bir dille ortaya
koymuştum. Kur’ân-ı
Kerîm’de zikredilen Hârût, Mârût, Ye’cûc-Me’cûc, Ashab-ı
Kehf, Zülkarneyn
gibi büyük önemi haiz kıssalarda İslâm âlimlerinin farklı
hacimlerdeki
açıklamaları beni hiçbir şekilde tatmin etmiyordu. Bunlar
akıldan, mantıktan o
kadar uzak ifadeler ki, üzüntülerimi arttırmaktan başka işe
yaramamaktaydı.
Talebelik yıllarımdan son zamanlara kadar kalbimde oldukça
şiddetli bir sıkıntı,
fikir dünyamda büyük bir şaşkınlık sürüyordu.
..... ...... .. ... .. . * ........ .... ..... ...7
Ümmet imanlarının bitmez tükenmez ilmî yetenekleri, ilahî
kerametleri
huzurunda saygılı olmanın lüzumunu biliyordum. Ümmet
imamlarının parlak
sünnetlerini takip etmekle birlikte, gerçekleri arama
yolunda, her insanın ictihat
hakkının olduğunu da biliyortum. Hem onlara saygılı olmak
hem de ictihat
hakkından istifade ederek gerçekleri arama yolunda saygıyla
ve özgürce hareket
ediyordum. Onları takip etmek suretiyle ileriye doğru yol
alıyortum. Taklit zinciri
ile bağlanmakla hem isabetten hem de sevaptan mahrum kalmak
zarureti bende
yoktu.
..... ....... .. ..... .... . .. .. ........... ...8
Matematik, edebiyat, mantık, kelâm, fıkıh, usûl, felsefe
ilimlerine ait son
dönem ulemasının kalemiyle telif edilmiş metinler, şerhler,
haşiyeler tamamen
okuduktan ve ümmet imamlarının büyük ictihadları ile
yazılmış ilim hazinelerini
de senelerce mütalaa etmek suretiyle düşünme melekesi elde
ettikten sonra, İslâmî
eserlerde mevcut olup, hiç çözüme kavuşturulamamış
meselelere göz atmayı
düşündüm. Biri diğerini ya izah ya da tamamlayan ve yahut
tenkit eden İslâm
müctehidlerinin muhtelif düşüncelerinin güçlü nuru ile söz
konusu problemlerin
bazılarını çözüme kavuşturmanın yollarını buldum. Mezhep
imamlarının çeşitli
konularla ilgili görüşlerini bazan tamamlıyor, bazan da
icmâlarına muhalefet
ediyordum. Ümmet imamlarının bitmez tükenmez ilmî
yetenekleri kalbimde derin
bir yer işgal etmekle birlikte, muhalif davrandığım anlarda
az çok azap
duymaktaydım. Örneğin, büyü, nesh ve şeriatın delilleri gibi
en büyük konularda
ümmet imamlarının icmâlarına muhalif olmam, bana o kadar
ağır gelmediyse de
özellikle çok daha kolay bir konu olan keffâret konusunda
dört mezhep
imamlarının icmâlarına “Ruze” sahifelerindeki muhalefetim
bana çok ağır
gelmişti. Hatta birkaç hafta uykularımı kaçırmıştı. Benim
gibi henüz bir talebe
olan kimselerin bile elde edebilecekleri neticelerden ümmet
imamlarının aciz
kalmaları yahut bilememelerini gönlüm kabul edemiyordu. Bu
durumu tamamen
imkânsız olarak görüyordum. O günkü ruhsal durumumu ve
aklımda dolaşıp
durmakta olan fikirlerimi “Ruze” kitabımın 84-191
sayfalarında yazdım.
Haftalarca hayretler ve kararsızlık içerisinde kaldım.
Düşünüyordum ve
zihnimi yoklamaya çalışıyordum. Nihayet vücuduma bir
sükûnet, kalbime büyük
bir ferahlık indi. “Kalpler Allah’ı anmakla sükûnete
ermeyecek mi?”9 dedim.
“Çabalarım Allah yolunda idi. Fikrim halis Allah için idi.
Ne başında ne de
sonunda nefsanî ve dünyalık amacım vardı. Kur’ân-ı Kerîm’in
âyet-i
kerîmelerine, Şari‘-i Hakîm (a.v) hazretlerinin nebevî
sünnetlerine, ümmet
imamlarının içtihatlarına gücün nispetinde göz attıktan
sonra senin başka seçme
hakkın kalmadı. Günahların kalmadı. Elde ettiğin nasibin
neyse söyle, yaz, hiçbir
beis yoktur. Fikrin doğruyu bulmak ise teblîğ farzdır.
Söylemek ve yazmak
vazifendir. Yanlış olursa bir başkası tashih edecektir.”
Vicdanımın sözüne kanaat
getirdim.
9 Ra’d, 13/28.
Ümmet imamlarının açıklamalarına ya da icmâlarına muhalif
olsa da buna
göre fikirlerimi özgürce ve saygıyla her vakit yazmaktayım.
Benim (ilim) talep
yoludaki ilkelerim ve muhalif olduğum durumlarda mazeretim
bu idi; bundan
sonra da bu olacaktır.
2. Ye’cûc Meselesinde Görüşlerimin Temelleri
Kefaret meselesinde olduğu gibi, Ye’cûc ve Me’cûc
meselesinde de bende
tekrar büyük bir huzursuzluk, güçlü bir şaşkınlık meydana
geldi. Fakat bunun
sebepleri tamamen başka idi. Burada ümmet imamlarına tam bir
muhalefet
şaşkınlığı yoktu. Ben dört beş noktada hayrete düştüm.
1. İşâya, Yeremya, Hezekiel, Yoel gibi Eski Ahit
kitaplarında, lâhûtî
Yuhanna’nın rüyaları gibi, Yeni Ahit’te de Ye’cûc ve Me’cûc
kıssaları yalnız
geleceğin fitnelerine ait hususlarda zikredilmiş olup,
Ye’cûc ve Me’cûc’ün zikri
Zülkarneyn gibi birkaç bin seneden öteye geçmez. Yani, Kehf
kıssası, müstakil bir
kıssadır. Bu kıssada geçenlerin Eski Ahit’te geçen hayal
ürünü kıssalar ve lâhûtî
rüyalarla hiçir alakası yoktur. Rivayet tutkunu tefsir
sahipleri bütün o hayal
mahsulü şeyleri ve rüyaları tefsir sahifelerine almış
olsalar da bunlar tamamen
tahriftir.
2. Dehşetli, bütün tafsilatıyla lâhûtî rüyalarında, gelecek
zamanların
birinde Ye’cûc ve Me’cûcler’in bütün yeryüzünü tahrip
edecekleri, Eski Ahit
sahifelerinde; ancak Ye’cûc ve Me’cûc’ün fatihlerden biri
tarafından mağlup
edileceği, Enbiya Sûresi’nde bir âyet-i kerîmede
zikredilmektedir.10 Yani Kur’ân-ı
Kerîm’in âyetleri, Eski Ahit hayallerinin, lâhûtî
rüyalarının hikâyesi olamaz. Belki
tam manasıyla muhaliftir. Tefsir sahifelerinde, hadîs
kitaplarında o uydurmaları
ve rüyaları nakledip, Kur’ân âyetlerini Yahudilerin hayal ve
rüyalarına hamletmek
tahriftir. Kur’ân-ı Kerîm’in asıl maksatlarından gafil olmak
demektir.
10 Enbiya, 21/96.
3. Ğuğ ve Mağuğ ya da Ye’cûc ve Me’cûc adıyla yeryüzünde
hiçbir vakit,
hiçbir halk, hiçbir cins, hiçbir millet ve hiçbir devlet
olmamıştır. Yalnız
Yahudilerin uydurmalarında ve rüyalarında bulunmaktadır.
Kur’ân- Kerîm
âyetlerini o yolda tasvîr ya da tasavvur etmek her hâlükârda
akılsızlık ve gaflettir.
Çok ilginç, isimlerinde gayet büyük sihir gücü varmış. İrili
ufaklı
kitapların her birine Eski Ahit, Yeni Ahit ve Kitab-ı
Mukaddes gibi yalan isimler,
Yahudi peygamberlerinin marifetiyle kabul edildikten sonra
bütün muhtevası
kutsal hakikat olma gücüyle Yahudilere, peşinden
Hıristiyanlara sirayet ederek,
orta çağda halkın kalplerine, akıllarına, ilmi kararlarına
hâkim olmuştur. Filistin
topraklarına nispetle o dönemlerde Uzak kuzey de mevcut olan
Türklerin ana
yurtları, Hezekiel 39. Bab’ın ektisiyle Ğuğ ve Mağuğ yurdu
diye
isimlendirilmiştir. Hıristiyanların haritalarına da “Ğuğ ve
Mağuğ yurdu” diye
işlenmiş, daha sonra sözlüklere, “Ye’cûc ve Me’cûc
Türklerden iki ümmettir.”
gibi açıklamalarla kaydedilmiştir. Hatta İhvân-ı Safa gibi
eski ilmî kaynaklarda
da, Cihannüma gibi güzel coğrafya eserlerinde de ilmî bir
hakikatmiş gibi
değerlendirilir hale gelmiştir. Tam bir veba gibi İslâm eserlerinin
bütününe sirayet
etmiştir.
Yahudi sihirlerinin o kadar büyük gücüne İslâm âlimlerinin
de böyle
hallerine şaşırıyordum. Kur’ân-ı Kerîm’in mucizeli ifadeleri
önünde öyle değersiz
yorumları elbette inkâr ediyordum. Ancak meseleyi çözüme
kavuşturamamaktan
kaynaklanan acizliğim beni son derce azaba mahkûm ediyordu.
Burada ümmet
imamlarının icmâlarına muhalif olmak gibi hayret verici bir
şey yok gibi görünse
de böylesine açık ve kolay nüktelerden bütün ümmetin
habersiz kalması gibi
şaşırtıcı bir durum söz konusudur. Bunlara bakarak
huzursuzluğum artıyordu.
4. Eski Ahit sahifelerinde “..” nida harfidir. Asıl isim
sadece “... (cüc)”
kelimesidir. Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde zikredilen “Ye’cûc
ve Me’cûc”
kelimesinde “..” harfi ismin bir cüzüdür. Bütün isim
“Ye’cûc”dür. Rivayet
düşkünü müfessirler Ye’cûc ve Me’cûc hakkında bütün Eski
Ahit ve Yeni Ahit
sözlerini belki Talmud’un da masallarını bir bütün olarak
taklit etmiş olsalar da,
Ye’cûc Mecuc sözüyle “Cüc” kelimesinin son derece açık
farklarına nedense
hiçbiri dikkat etmemişlerdir. Hıristiyanların haritalarında
Ğuğ ve Mağuğ’un
yurtlarını gördükten sonra İslâm âlimleri de Hıristiyanların
haritalarını Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerine hâkim kılıp, Türklerin ana yurtları üzerine
“Ye’cûc ve Me’cûc
yurdu” ismini nakşetmişlerdir. “Onlar ancak sizin ve
atalarınızın taktığınız
isimlerdir. Onlar hakkında Allah, hiçbir delil
indirmemiştir”.11
11 Necm, 53/23.
12 Fussilet, 41/42.
13 En’âm, 6/115.
14 Cuma, 62/5.
Yahudilerin güçlü sihirlerine, Hıristiyan dünyasının büyük
cahilliklerine
sadece taklit sapıtması ile Türkler gibi büyük bir ümmet ile
oynamak, Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerini Allah’ın indirdiği amaç dışında tasarruf
etmektir. Kur’ân-ı
Kerîm’in kelimeleri ile oynamaktır. Ben bunun gibi davranışları
bir kenara
bırakıyorum, saygıyla ve özgürce inkâr ediyorum.
5. Eski Ahit ve Yeni Ahit’te “Cüc” ismi ile zikredilen bir
kelimenin
Kur’ân-ı Kerîm’de “Ye’cûc” diye isimlendirmenin amacı nedir,
hikmeti nedir ve
sebebi nedir?
Müsemma (isimlendirilen) bir olduktan sonra, gerçek Eski
Ahit tarafında
mı? Yahut Kur’ân-ı Kerîm tarafında mı? İsim olduktan sonra
farz edin ve her biri
doğrudur deyin. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’de faydasız bir “..”
harfini getirmenin
sebebi nedir?
Kur’ân- Kerîm’de hata olmaz. “Ona ne önünden ne de ardından
batıl
gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan
Allah tarafından
indirilmiştir”.12Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut olan zait harfler
boşuna zikredilmez.
“Rabbinin kelimesi (Kur’an) doğruluk ve adalet bakımından
tamdır. Onun
kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O, hakkıyla işitendir,
hakkıyla bilendir”.13
Şu iki gerçek bana hem iman nuruyla hem de ilmin ışığıyla
açıktır. Şu iki
hakikatin gücüyle ben uzun süre düşündüm, okudum, nihayet bu
ihtilaf benim
elimde çok bereketli bir anahtar oldu. Kur’ân-ı Kerîm,
Ye’cûc ve Me’cûc’ün
hazinelerini bana tamamen açtı. Küçük sayfalara büyük
gerçekleri dâhil etme
yoluyla, denizleri küplerle sunmak gibi bir ustalıkla
Fütuhat-ı Medîne (Peygamber
şehri) ganimetlerinin beşte birini bütün mücahid talebelere
ganimet olarak
dağıttım. Bu kitabı sadece bu amaçla yazdım. Her cümlesinde
sözüm girişken
talebelerimedir.
3. Sâmîlerin Semâvî Kitapları
Yahudilerin Eski Ahit ve Kitab-ı Mukaddes isimleri ile
bilinen kitapları: 1.
Tevrat, 2. Elçiler, 3. Mektuplar olarak üç aşamada dikkate
alınır. Bunların
tamamına Kur’ân-ı Kerîm’de esfar adı verilmiştir.
“Tevrat'la yükümlü tutulup da onu taşıyamayanların durumu,
koca koca kitaplar
taşıyan merkebin durumuna benzer, Allah'ın âyetlerini yalan
sayan kavmin misali
ne kötü! Allah zalimler topluluğunu doğru yola çıkarmaz”.14
Bu âyet Yahudilerin
bütün asırlar boyunca semâvî kitaplarına bakışlarını ortaya
koyma hakkında
mucizeli bir ifadedir. Ümmîlere ümmîlerden, başka
milletlerin her birine de
kendilerinden elçiler gönderildiğinden bahseden önceki üç
âyet-i kerîmeden
sonra, Yahudilerin kitaplar yüklenmiş merkebe benzediğini
zikretmek ayrıca
mühim bir mucizenin açıklamasıdır.
Bu kitaplar (esfar) 24’tür. Hz. Mûsâ’ya nazil olan Tevrat
beş kitaptan
oluşmaktadır.
1. Tekvîn, Hz. Âdem’in yaratılışı, Hz. Nuh, İbrahim, İshak,
Yakub ve
Yûsuf’un hayat hikâyelerine dair konuları içerir.
2. Çıkış, Mısır’da Firavun’un elindeki İsrailoğulları’nın
esareti, Hz.
Mûsâ’nın tarihi, Yahudilerin Mısır’dan çıkışı ve Sina’da Hz.
Mûsâ’ya Tevrat’ın
indirilişini anlatır.
3. Levililer, din adamaları kitabıdır. Genel olarak şerîât
ahkâmı, kurban ve
bayramlarla alakalı hükümleri içerir.
4. Sayılar, İsrailoğulları’nın Tîh çölündeki durumları,
Filistin hükümdarı
ile olan savaşlarını anlatılır. Bu duruma Mâide sûresi
20-26. âyetlerde işaret
edilmiştir.
5. Tesniye kitabı, Allah’ın sözleri, yani Kur’ân-ı Kerîm’de
“Mûsâ için,
Tevrat levhalarında her şeye dair bir öğüt ve her şeyin bir
açıklamasını yazdık”15
şeklinde geçen âyetde ortaya konulmuş olan sözlerdir. Bunlar
Hz. Mûsâ’nın bütün
vasiyetlerini kapsar.
15 A‘raf, 7/145.
16 Kasas, 28/43.
Bu beş kitap Hz. Mûsâ’nın Tevrat’ıdır. Yeryüzünde evvelki
ümmetler
tarafından bilinen kitaplar arasında en önemli cihan
kitabıdır. En eski kanun
kitabıdır. Tensiye kitabı, bütün Tevrat’ın özeti ve ruhudur.
Yahudilerin kitabı
içinde az çok tahriften korunmuş bir kitap varsa o da
Tesniye kitabıdır.
Kasas sûresinin “Andolsun, ilk nesilleri yok ettikten sonra
Mûsâ’ya -
düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan
deliller ve bir hidayet
rehberi, bir de rahmet olarak Kitab’ı verdik”16 şeklindeki
âyet-i kerîmesi, bütün
insanlık için Tevrat’ın önemi hakkında büyük bir
şahitliktir.
Elçiler kitabı, Bakara sûresi 126. âyet-i kerîmenin
“Elçilere Rableri
tarafından verilen o şey” şeklindeki cümlesinde geçen
“elçiler” kelimesi, istiare
kılınmak suretiyle İsrailoğulları’nın Hz. Mûsâ’dan sonraki
elçilerinin kitaplarına
ad olmuştur.
6. Yeşu, 7. Hâkimler, Samuel I. ve II, 9. Krallar I. ve II
gibi kitaplar Hz.
Mûsâ’dan sonra Babil esaretine düşene kadarki süreçteki
İsrailoğulları’nın
tarihidir. 10. İşaya, 11. Yeremya ve 12. Hezekiel olmak
üzere bu üç büyük kitap,
Yahudilerin büyük peygamberlerinin kitaplarıdır. 13. Hoşea,
14. Yoel, 14. Amos,
16. Obadya (Ovadya), 17. Yunus, 18. Mika, 19. Nahum, 20.
Habakuk
(Habakkuk), 21. Sefanya, 22. Hagay, 23. Zekeriya, 24.
Kralların işleri gibi bu 12
kitap küçük peygamberlerin kitaplarıdır.
Metuplar: 1. Mektup, Eyyûb’un kitabıdır. Eyyûb’un bu güzel
kitabı
Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilir. Aslı ise Arapçadır. Kaza ve
kader meseleleri
konusunda önemli bir kitaptır. 2. Mezmurlar, Dâvûd’un
Zebur’udur. Bu, Eski
Ahit içerisinde en büyük kitaptır. 3. Şairlerin şiirleri ve
4. Özdeyiş, Hz.
Süleyman’a ait iki kitaptır. 5. Rauth, Yahudi tarihinde
meşhur bir kadındır. Hz.
Dâvûd’un büyük annesidir. 6. Mecle Ester (.... ....), Adse
adında bir Yahudi’nin
azatlısıdır. İran Şehinşahlarından birinin hanımıdır. Yüz
bin kadar İranlının
helakine sebep olmuştur. 7. Mersiyeler, peygamber
Yeremya’nın mersiyeleridir.
Heykelin, devletin ve milletin yok oluşlarına ait üzüntüleri
içeren mersiyelerdir. 8.
Daniyal, 9. Uzra be 10. Nahum’dan ibaret bu üç kitap Babil
ve İran padişahları
dönemindeki Yahudilerin durumlarına aittir. 11. İlk Günler
kitabı ve 12. İkinci
Günler kitabı, Buhtunnasar dönemindeki Yahudilerin durumunu
anlatır.
Şu otuz altı kitap, Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahit kısmını
oluşturmaktadır.
Tamamı Yahudilerin kitaplarıdır. Yahudilerden ziyade
Hıristiyanların elinde,
bütün Hıristiyan kiliselerinde okunan bir kitaptır ve kutsal
kitap olarak kabul
edilmektedir. Hıristiyan devletlerin var gücüyle,
kiliselerinin olağan üstü
gayretleri ile yeryüzündeki bütün dillere tercüme edilmiş ve
yeryüzüne
milyarlarca nüshası dağıtılmıştır.
Çok ilginçtir ki, Yahudilerden daha ziyade kiliselerin bu
şekildeki olağan
üstü çalışmaları, Kur’ân-ı Kerîm’in Mâide sûresi 44. âyette
ifade edildiği üzere
“Allah’ın kitabından yanlarında muhafaza ettikleri ile …”
cümlesinin gayet büyük
bir tecellisi midir? yahut A’raf sûresinde geçen “Yeryüzünde
haksız yere büyüklük
taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar gördükleri
hiçbir âyete
inanmazlar. Gördükleri hiçbir doğru yolu kendilerine yol
edinmezler. Ancak
gördükleri sapıklık yolunu hemen kendilerine yol
edinirler.”17 âyet-i kerîmesinin
mükemmel bir delili midir?
17 A‘raf, 7/146.
4. Eski Ahit’in Fihristleri
Yahudilerin otuz altı kitabını tanıtırken, içindekilerden de
toplu bir şekilde
bahsetmiştik.
1. Eski Ahit’in tamamı Yahudilerin tarihine aittir. Hatta
Tevrat’ın beş
kitabı da Hz. Âdem’den Hz. Yûsuf’a kadar olan Yahudi
neslinin hayat hikâyeleri
ve yaşam özelliklerine ait menkıbelerden ibarettir. Elçilere
saygı ve tenzih
İslâm’ın gerçekten güzel akidesindendir. Ben bunu biliyorum.
Fakat Eski Ahit
hakkındaki Yahudi ve Hıristiyanların inançlarını da teslim
yoluyla kabul
edebiliyorum. Tahriflerini iddia etmek faydasız bir
zahmettir. Kendileri kabul
ettikten sonra ben de kabul ederim. Tahrif, son yüzyılın
tenkitçilerinin marifetiyle
tespit edilmiş ise de zarureti olmayan bir devadır.
2. Bugünkü Tevratlar, Likoriğ’ın (......) kanunlarından daha
eskidir.
Tevrat’ta hem Yahudi tarihi hem de ilahî hükümler
bulunmaktadır. Tevrat, belki
eski dönemdeki Yahudilerin tarihi geçmişlerine, yaşam
tarzlarına ve edebî
doğalarına tamamen uygun bir fotoğraftır. Eski Ahit’te ne
varsa yüzyıllar boyunca
Yahudilerde elbette aynısı var olmuştur. Doğruluğun en nihaî
derecesi de vakıaya
mutabık olmasıdır. Yahut bütün yeryüzünde, bütün asırlar
boyunca Yahudilerin
sosyal, ekonomik ve yaşam tarzları, Eski Ahit’in bir
nüshasıdır. Yahudilerin
ruhlarına, vücutlarına basılan Tevrat mührü, Eski Ahit
damgası, hiçbir yerde,
hiçbir mekânda hiçbir güçle yok olmaz. Yahudiler Eski
Ahit’in her eserine her
zaman sadık kalır. Yahudiler “işittik ve isyan ettik”
deseler de, Eski Ahit
ruhlarıyla söylemiş olurlar. Bunun gibi iki taraflı uyum
hiçbir millette, hiçbir
kitapta yoktur. Oldukça ibretli bir durumdur. Yahudiler
Talmud’un, Talmud,
Yahudilerin fotoğraf nüshasıdır.
3. Tevrat’ta belki umumiyetle bütün Eski Ahit’e,
cümlelerinin, kıssaların
her birinde en nihaî amaç ve en mühim netice telkîn ve
mesajdır. Büyük
Papalarının halkla yahut Yehovalarıyla olan ilişkileri
hakkındaki marifetli
hünerleri, çocukları tarafından kutsal büyük bir ders gibi
itibar görür. Tevrat
sayfalarında yaşam hallerinin her birine tedbir olabilecek
güzel, muhtelif millî
örnekler, büyük Papaların hayat hikâyelerinden,
menkıbelerinden, Eski Ahit
sayfalarında büyük ustalıkla ve “elçiler”in marifetiyle
toplanmıştır. Talmud da
Yahudi kâhinlerinin şeytanca içtihatlarıyla dört beş asır
içinde tefsir edilmiştir.
4. Kâhinlerin, şairlerin hayal güçleri yahut halkın
kuruntuları, uydurulmuş
masalları, hurafî hikâyeleri Eski Ahit’te mevcuttur. Bu
masallar, yaşanmış
hakikatleri, halkın aklına yaklaştırmak yahut halkın edebî,
sosyal durumlarına
etkin kılmak düşüncesiyle, hurafeler pratik hikmet dilinde
nasıl kullanılıyorsa elçi
dilinde de aynı şekilde açıklanmıştır. Tevrat’ta böyle
masallar vardır.
Önceki dinlerin, eski milletlerin mitolojilerinde böyle
güzel masallar çokça
bulunur. Homeros gibi büyük bir şairin Yunan mitlerine ait
şiirlerini oldukça
isabetli ve güçlü bir dille eleştirmiş olan Platon (Eflatun)
gibi büyük bir ilahî
hakîm, filozof kendi Cumhuriyet ve Ziyafet gibi kitaplarında
birkaç tane masal
yazmıştır. Filozofların en büyük imamı Sokrates gibi büyük
hakîm, kendi
öğrencilerine güzel masallar anlatırdı. Sokrates, şüphesiz
tek tanrıya inanan
(muvahhid) bir kişi idi. Öyle ise de son dakikada hatta
zehir içtikten sonra halkın
hurafî inançlarına saygıyla tıp tanrısı Eskolap adına bir
kurban vasiyet etmiştir.18
(Bu vasiyet) hayat hastalıklarından ölüm esenliklerine
kurtuluş fidyesi gibiydi.
Yani güzel masalların edebî faydaları olur, hurafî inançlar,
peygamber huzurunda
da, hikmet nazarında da muteber olabiliyor.
18 Bu güzel vasiyeti İhvân-ı Safa 11. risalede, 4. ciltte
Fadin Fi’n-Nefs adlı eserinden nakletmiş ise
de büyük bir tahrifle anlatmışlardır. Yahut bunu neşredenler
“kötülüğün elebaşları” yerine,
“iblislerin elebaşları” kelimesini yazmış olmalıdırlar.
Neşredenlerin büyük hataları 4. cilt, 359.
sayfada Hârût ve Mârût kelimeleri hakkındaki üç satırda
onların kalemleriyle tespit edilmiştir.
5. Kur’ân-ı Kerîm
Halk masallarından, hurafî akidelerinden istifade etmek
câizdir. İslâm’ın
en büyük sûfîleri, en zor hakikatleri gayet lezzetli,
belagatli masal üslubu ile
anlatırlar. Fakat amaçlardan birini açıklama yolunda güzel
masallar, güzel hurafi
akideleri kullanma ihtiyacından tamamen uzak, tamamen üstün
ve şerefli olması
hasebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de hiçbir sûrede hiçbir âyet-i
kerîmede eski ya da yeni
masalların hiçbiri zikredilmemiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de
“Onlara, o memleket
halkını örnek ver”19 gibi ve “Tevrat’la yükümlü tutulup da
onunla amel
etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan merkebin durumu
gibidir.”20
şeklindeki misaller varsa da bilinen manasıyla masallar,
mitler, hurafi akideler
Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur. Bu yönüyle diğer semâvî kitaplarla
arasında olan farkı
çok büyüktür.
19 Yasin, 36/13.
20 Saf, 61/5.
21 Tekvîn 10/2.
22 Hezekiel, 2/39. Müellifin zikrettiği yerde bu bilgiye
rastlamadık. Ancak aynı bölümün 6.
âyetinde “Magog’un ve kıyıda güvenlik içinde yaşayanların
üzerine ateş yağdıracağım.” gibi
bilgiler zikredilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm’de önceki ümmetlerin, peygamberlerin,
İbrahim, Yûsuf,
Mûsâ, Meryem gibi şahısların farklı boyutlardaki hikâyeleri
var ise de Kur’ân-ı
Kerîm’de tarih yoktur. Kur’ân-ı Kerîm önceki ümmetlerin,
peygamberlerin ve
şahısların hikâyelerini zikretse de her zaman en önemli bir
amaç için zikreder.
Çeşitli amaçlar arasında, Eski Ahit sahifelerini az çok
tashih eden ifadeleri de
tekrarlarıyla elbette mevcuttur. Peygamberlerin durumlarını
anlatılıyorsa ya da
Eski Ahit hikâyelerini naklediyorsa her biri hakkında en
önemli, çok esaslı
malumatları Kur’ân-ı Kerîm ziyadesiyle zikreder. Eski
Ahit’in muhtevasından ve
tarihin bin bir gözünden gizli kalmış büyük olayları ve
önemli gerçekleri güzel bir
dille Kur’ân-ı Kerîm ifade eder.
Kur’ân-ı Kerîm Âyetleri’nin Mucizeli İfadelerine Göre
Samîlerin
Peygamberleri ve Semâvî Kitapları adlı bir kitabımda Eski
Ahit hikâyelerini,
Kur’ân-ı Kerîm’in ifadelerini Allah’ın yardımıyla açıkladım.
Bu cümleden olarak, bütün asırlarda, bütün Yahudilere,
Hıristiyanlara,
İslâm milletlerine İşaya, Yeremya, Hezekiel, lâhûtî
Yuhanna’nın kitaplarıyla veba
gibi sirayet etmiş müthiş Ye’cûc ve Me’cûc inançları
hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in
dikkat çekici, özlü ve mucizeli büyük bir tespiti vardır.
6. Eski Ahit’te Ye’cûc ve Me’cûc
1) Nuh`un oğulları Sam, Ham ve Yafes’in öyküsü şudur:
Tufandan sonra
bunların birçok oğlu oldu. Yafes’in oğulları: Gomer, Mağuğ …21
2) Me’cûc’e bir ateş gönderdi.22 Burada Me’cûc, ya bir
memleketin adı ya
da o memleketin halkıdır.
3) “Ey âdemoğlu, yüzünü Mağuğ ülkesinden Roşun, Meşekin ve
Tubal’in
önderi olan Ğuğ’a çevir, ona karşı peygamberlik et.”23
Burada Me’cûc, memleket
ismi olup, Cüc, ya memleketin halkıdır, ya da memleketin
büyüklerinden biridir.
23 Hezekiel, 38/1.
24 Hezekiel, 39/1-2.
25 Tesniye, 49-50. Müellif bura da bir alıntı hatası
yapmıştır. Bu âyetleri zikrettikten sonra onun
verdiği rakam 28-49 şeklindedir.
26 Yeremya, 5/15-16.
4. “Ve sen âdemoğlu, Ğuğ’a karşı peygamberlik et ve ona de
ki, “Egemen
Rab şöyle diyor: “Ey Roşun, Meşekin, Tuval’ın önderi Ğuğ,
işte, ben sana
karşıyım ve seni geri çevireceğim ve seni ileri götüreceğim
ve uzak kuzeyden
çıkaracağım ve İsrail’in dağlarına getireceğim.”24
Burada Cüc, büyük bir memleketin, güçlü bir halkın reisi
olabilir. Mısır
hükümdarı Firavun, Amalika hükümdarı Acac, Roma hükümdarı
Kayser, Habeş
hükümdarı Necaşi gibi bu isimlerin her biri, hükümdarların
umumî lakaplarıdır.
Bu durumda Cüc kelimesi, Türkçe olabilir. Kelimenin aslı
Gök’tür.
Rusların Gosodar sözlerinde Gök Sodar anlamında olup, göğün
hükümdarı
anlamına gelebiliyor. Bu da Gök Tanrıdır.
Türkçe kağan sözü, Aramca köhn kelimesinden alınmış değilse,
Gökhan
olabilir. Aksi durum da ihtimal dâhilindedir. Yani köhne
kelimesi Kağan
kelimesinden alınmış olabilir. Neticede kehanet kelimesi de
türetilmiş olabilir.
Böyle durumlarda iki yönlü bir tahmin yürütmek mümkündür.
Eski
Ahit’teki, memleketin hükümdarına söylenmiş Cüc kelimesinin
aslı, her hâlükârda
gök olabilir. Bu ihtimal daha güçlüdür. Samîlerin dillerinde
Cüc kelimesinin başka
şekilde kullanılışı yoktur. Türkçede ise gök sözü çok
kullanılmaktadır.
5. “Rab uzaktan, dünyanın öbür ucundan bir ulusu -dilini
bilmediğiniz bir
ulusu, yaşlılara saygı, küçüklere sevgi beslemeyen acımasız
bir ulusu- birden
çullanan bir kartal gibi başınıza getirecek.”25
6. Ey İsrail halkı, Uzaktan gelecek bir ulusu üzerinize
saldırtacağım” diyor
Rab, “Köklü, eski bir ulus; Sen onların dilini bilmez ve ne
dediklerini anlamazsın.
Oklarının kılıfı açık bir mezar gibidir, Hepsi birer
yiğittir.26
Son iki âyette uyarı diliyle ortaya konmuş olan çok güçlü,
büyük ulusun
yerleri, memleketleri 4. numarada mezkûr “Kuzeyin uzağından”
kelimeleri ile
açıklamaktadır. Eski haritalarda, eski coğrafya
kitaplarında, İhvân-ı Safa
Risaleleri gibi ilim mecmualarında memur yurtlarından
bahsederken Türklerin
ana yurtlarına “Ye’cûc ve Me’cûc Ülkesi” isimlendirmesi
nakşedilmiş olsa da
bunun asıl kaynağı, Eski Ahit’in Tesniye, Yeremya ve
Hezekiel gibi kitaplarıdır.
7) Sayıları denizin kumlarından fazla halk Ye’cûc ve Me’cûc
büyük
şeytanın, İblisin siyasetiyle güçlü Deccal’ın komutasında Yahudilerin
üzerine
hücum edecektir. Neticede o güçlü halkın her birini Allah
helak edecek”.27
27 Lahutî Yuhanna’nın Ruyaları 20/7.
Burada Cüc ve Me’cûc, Yahudilere karşı olan, bütün
yeryüzünün bütün
milletlerdir ve bütün devletleridir. “Bütün yeryüzünün dört
tarafında yerleşmiş
olan Cüc Me’cûc” demek yeryüzünün bütün ümmetleri ve bütün
devletleri
demektir.
İşaya, Yeremya ve Hezekiel gibi Yahudi peygamberlerinin
peygamberliklerine ve lâhûtî Yuhanna gibi büyük bir
Yahudi’nin rüyalarına karşı
gelmiş, zalim ve günahkâr Yahudileri, biraz disipline ve
terbiye etmek maksadıyla
Yahudilerin Yahoveleri ve Yahudiler üzerine Yahudilerin
güçlü düşmanlarını
Cücler ve Me’cûcleri yani yeryüzünün bütün milletlerini bir
zaman diliminde sevk
edecektir.
Güçlü düşmanın şiddetli pençeleriyle Yahudileri disipline
ettikten sonra
Yehova kendinin büyük cömertliğini hem de Yahudiler
hakkındaki büyük
sevgisini bütün âlem huzurunda izhar etmek için çok korkunç
ilahî cezalar ile
bütün Cüc ve Me’cûcleri yani yeryüzünün bütün ümmetlerini
tamamen helak
edecektir. Yahudiler yolunda bütün milletleri kurban
edecektir.
Sonra, yeryüzünün bütün hayvanlarını, yırtıcı kuşlarını,
kurtlarını kendinin
kurban bayramına davet edip, bütün zalimlerin semiz atlarını
ve padişahların
kanlarını vahşi hayvanlara takdim edecektir. Cebbarların
semiz atlarını yiyen
Yahudilerin karınları doyacaktır. Kanlarını içen Yahudiler
sarhoş olacaktır. Cücler
tamamen helak olduktan sonra bütün milletler cenaze
matemlerinde yeryüzünün
kuşlarına, kurtlarına Yahudilerin Yehova’ları bir merasim,
büyük bir düğün
yaptıktan sonra kasabalarından, şehirlerinden Yahudileri
çıkaracak, bütün
yeryüzünün mallarını elde edeceklerdir. Önceki gasp
edicileri gasp ederler.
Ganimetler hesapsız olacaktır. Ancak savaş aletleri,
silahları bütün kasabaların
bütün şehirlerin var olan ocaklarında, hamamlarında, bütün
fabrikalarında yakmak
için yedi sene tutuşturmaya tamamıyla yetecektir.
Şu son 17 satır, İşaya, Eremya, Hezekiel ve Yoel gibi Yahudi
peygamberlerinin kitaplarında özellikle Hezekiel’in 32, 38
ve 39. Bölümlerinde
Yahudilere mahsus büyük bir belagatle hem de intikamın en
büyük lezzetleriyle
Yehova’larına da büyük hamd ve halis teşekkür ibareleriyle
anlatıldıktan sonra
mabedlerinde, mekteplerinde çocukların kalplerine telkin
edilmiş ve kanlarına
aşılamak yoluyla bütün asırlar boyunca okunmuştur.
Çok ilginçtir ki, yalnızca Yahudi mabedlerinde değil, belki
bütün
Hıristiyanların kiliselerinde de her zaman kutsal kitap olarak
okunmuş,
yeryüzünün bütün dillerine de tercüme edilmiş, her sene her
yerde milyonlarca
nüshaları Amerika, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi büyük
medeniyetli
devletlerin büyük destekleriyle neşredilmektedir.
Yalnız bir defa değil, milyonlarca defa!
Yahudi peygamberleri, kendi marifetiyle telkin edilmiş
şeriatların
verebilecek neticelerini uzaktan görebilmiş, Yahudilere
bütün medeni milletlerin
ileride ortaya koyacakları düşmanlıklarını da göre bilmiş
ise böyle ileri görüşlü, o
kadar büyük peygamberliğe ihtiyaç kalmazdı. Şeriatlarının
ruhlarını, Yahudilerin
tabiatlarını ve milletlerin de az çok hürmetlerini biraz
anlamak yeterli olacaktır.
Ancak Hıristiyanlık kiliselerine, asırlar boyunca bütün
milletlerin kalplerine bu
kadar büyük nüfuzun sırrı nedir. Sihirli etkisi nasıl
gerçekleşmiştir?
Kur’ân-ı Kerîm, böyle peygamberliklerden, böyle rüyalardan,
böyle
kurnazlıklardan peygamberlerin her birini tenzih etmektedir.
Kurnaz şeytanların
büyük belagatiyle uydurulmuş, böyle telkinleri de Kur’ân-ı
Kerîm “Onlar,
Süleyman’ın hükümdarlığı hakkında şeytanın söylediklerine
uydular”28 gibi âyet-i
kerîmelerde son derece esaslı bir yol ile tamamen
reddetmiştir. Kurnazlık diliyle
uydurulmuş öyle peygamberlikleri, bütün milletlerin
hürmetlerini muhafaza etme
yolunda, Araf sûresinin “Hani Rabbin, elbette kıyamete kadar
onlara azabın en
kötüsünü tattıracak kimseleri göndereceğini
bildirmişti.”29ayetiyle gerçek
peygamberliği bildirmiştir (son 40-50 satırı biraz daha
dikkatlice oku).
28 Bakara, 2/102.
29 Araf, 7/167.
30 Fihristte konu başlığı “Eski Ahit’te Ye’cûc Me’cûc”
şeklindedir.
Burada Cüc, Me’cûc hakkında Eski Ahit ve Yeni Ahit’in
açıklamalarını
naklettim. Her birinin üç anlamı varmış. (1) Me’cûc,
Yafes’in bir oğludur. (2) Bir
ülkenin halkıdır. (3) Yeryüzündeki Yahudilere düşman bütün
milletler
Me’cûc’dür.
Cüc ve Me’cûc’ün cinsiyetleri ve yurtları hakkına Eski
Ahit’de açık bir
bilgi yoktur. Yalnız Hezekiel’in 39. Bölümünde “uzak
kuzeyden” sözü
memleketin yönüne işaret ettiği söylenebilir. “Rusların
reisi, Maşik (....) ve
Topal (.....)” sözlerini Ruslara, onların Moskovalarına ve
Tobolisklerine
(.........)hamletmek gibi bir incelikten bahsedilebilir.
Öyle ise de Hıristiyanların
eski haritalarında yedi iklim içinde boylam, enlem
dereceleri belli yerlere,
Türklerin memleketlerine, Ğuğ, Mağuğ ismi verilmiş olması
sebebiyle, bu bilgiler
İslâmi eserlere oralardan sirayet etmiştir. Artık onlar
Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen
Ye’cûc ve Me’cûc sözlerini Ğuğ ve Mağuğ yurdu için kullanır
oldular. Bu, çok
büyü bir gaflet, çok büyük bir hatadır, Kur’an-ı Kerîm
kelimelerine çok
sorumsuzca bakmaktır, Allah’ın âyetlerini Allah’ın
indirmediği konularda
kullanmak yönüyle tahriftir.
7. İslâm Eserlerinde Ye’cûc ve Me’cûc30
Hezekiel ve lâhûtî Yuhanna gibi kutsal kitapların güçlü
etkisiyle Ye’cûc ve
Me’cûc şaşkınlık hem korku veren numunesi, çokluk misali
olup, İslâm’ın ilk
dönemlerinden itibaren biliniyordu. Uzafîr adında zengin bir
kişinin büyük
cömertliği hakkına meşhur şair Ferezdak (v. 114/732) şu
beyitleri söylemiştir:
......... ........ ..
.........
...... .......
............
..........31
......... ... . ...
....... .............
..... ... ... .....
..............
... ............. ..
.... .................
..... .... .......
.........
..........
31 Ferezdak et-Temimî bu şiiri, Emevî dönemi şairlerinden
Uzafir b. Yezin et-Temimî’i övmek için
yazmıştır. Şiirin tercümesi: “Yemin olsun ki, tartıldığı gün
rızıklar, ekmek bakımından
Uzafir’in sofrasından daha fazla değil. Eğer Deccal Uzafır’e
misafir olsa ve tüm Ye’cûc ve
Me’cûc sayınca askerleri ile Uzafir’in ekmekçisinin yanına
gelse, Uzafir’in bir sabahlık
kahvaltısı onları bir ay doyururdu”. Bkz. Şerhu Divani’l-Farezdak,
Yayına Haz: Îliya el-Hâvî,
Daru’l-Kutubi’l-Lübnaniyye, Lübnan 1983, I/519.
Ye’cûc e Me’cûc kadar askeriyle Deccal misafir olsaydı,
Uzafir’in yalnız
bir sabah kahvaltısı, diğer Ye’cûc ve Me’cûcleri bir sene
doyurmaya yeterdi.
Ye’cûc ve Me’cûcler’in kum deryaları kadar çok olmasının
misalinden güzel bir
şekilde istifade eden bizim Arap şairimiz böylece
Yahudilerin büyük kuruntularını
küçük düşürme yoluyla ince bir beyt söylemiş oldu.
Asrın bütün ilimlerini cem etmiş İhvân-ı Safa mecmuası 4.
risalede
coğrafya olarak “Yedinci iklim Ye’cûc ve Me’cûc, Bulgar ve
Sekalibe bölgesidir”
dedikten sonra 8. Risalede “Ye’cûc ve Me’cûc Sed’din
arakasındadır. Onlar bir
ulusturlar. Şekilleri insandır, nefisleri ise yırtıcı
hayvandır. Tedbir ve siyaseti
bilmezler. Ancak yırtıcı hayvanları avlamayı bilirler.
Birbirini gasp eder ve
birbirlerine baskın yaparlar ve birbirlerini yerler.”
denilmektedir
Türkistan Türkleri, Bulgar Müslümanları, Rus Slavları
hakkında ilim
mecmualarının nihaî gafletlerini gör. Hıristiyanların eski
haritaları, Yahudilerin
ufak masalları, asıl kaynak olduktan sonra bu gibi
açıklamalar reddedilmese de
Hıristiyanların, Yahudilerin Ğuğ ve Mağuğları’nı Kur’ân-ı
Kerîm âyetlerine
hâkim kılmak elbette hiç kabul edilmez.
Keşfu’z-Zunûn gibi önemli ve büyük bir kitabın müctehid,
muhakkik
müellifi ve bir Türk, Cihannüma gibi gayet güzel bir
kitabında Tatar Türki Ye’cûc
ve Me’cûc hakkında 316. sayfalarında şöyle yazmıştır:
“O kavim insanlar arasında sert mizaclı, su ve rüzgâr gibi
tabiatları
harekete alışkındır. Ehremen gibi güçlü, hayalet gibi dev
atları ne azık ister ne de
yem ister. Av meydanlarında fidan, okları ne bitirirse onu
yerler. Çöllerde Bayıl
gibi uçarlar. Ne kendileri yorulurlar, ne de atları terler.
Bindikleri atlara ne nal
gerekir ne de çivi gerekir. Yiyecekleri ete ne tencere
gerekir ne de şiş gerekir.
Deryalarda seyahat ederler ne gemici ararlar ne de gemi
ararlar. Çöllerde seyahat
ederler ne su götürürler ne de at yemi götürürler. Kendileri
dağlardaki savaşçı
kurtlar gibidirler, ama koyun derileri giyerler. Kurt ve kuş
ve yırtıcıların kuşların
hiçbirini ayırmazlar. Ölülerini de dirilerini de yerler.
Yapıları Herman’ın yapısı
gibidir. Bünyelerinin zamanın değişimi ile ilgili derdi
yoktur. Yağlı sedef gibi bir
dişi dökülmüş yahut son bahar yaprağı gibi yüzleri sararmaz.
Ayların geçmesiyle
güneş gibi gözlerinin nuru eksilmez. Zamanın geçmesiyle
dönüp dolaşıp dururlar,
belleri bükülmez. Yüz yaşındaki hançer gibi parlak
yüzlüdürler. Gözyaşları
tükenmiş, okun ucundaki sivri demir gibi çukur gözdürler.
İnci gibi gözleri çok
küçük, kalkan gibi yüzleri çok büyüktür. Alınları dağ
tepesindeki sert kaya gibi,
başları geniş çöllerde açılmış büyük oyuklar gibidirler. Bu
sözü teyit eden
“Türkler sizi terk ettiği, size savaş açmadığı müddetçe siz
de onlara taarruz
etmeyin. Onlar güçlü, merhametsiz, vahşi bir taifedir.
Dilleri Türkçedir. Ayinleri
de onlara yakındır. Savaşlara kadınları ile birlikte
çıkarlar. Domuzdan başka
hayvanları yerler. Ye’cûc ve Me’cûc Türklerdir. Gelişmiş
uzak bir bölgede
otururlar. Nesilleri çok bereketlidir. Sayıları haddinden
fazla çoktur. Etrafa
yayılmış vaziyettedirler. Halkın işlerini bozarlar. Zülkarneyn
o yurtlara vardığında
halk onları şikâyet etmiştir. Dağları bir delikten
geçiyorlardı. Yolları o gedikle
sınırlıydı. İskender o gediği kapatmıştır. Büyük sed inşa
etmiştir.”
Tatar Türkleri, Ye’cûc, Me’cûc ve İskender’in Seddi hakkında
İslâm
eserlerinde geçen bilgilerin özeti budur.
Askerlerini her vakit, her yerde düşman hesabına beslen
Türkler hakkında
Cihannüma’nın açıklaması, hem Zülkarneyn dönemine hem de
Hunlar dönemine
göre de, ayrıca Cengiz Han ve Timur gibi büyük cihangirlerin
dönemlerine göre
de elbette doğru olabilir. Ancak öyle büyük fütuhat
tedbirlerini o kadar güzel
görebilen Türk komutanları, Yahudi kâhinlerinin, Hıristiyan
kiliselerinin ve
tarihçilerin hayal ettikleri gibi o kadar vahşi olamaz. 20.
yüzyılın büyük
medeniyetlerini, şu günlerdeki dünya savaşlarını ve Bolşevik
devrimlerini de
gördükten sonra öyle olduğunu farz edelim ki, gerçek
böyledir. Yahudi ve
Hıristiyanların Ğuğ ve Mağuğlarını Kur’ân-ı Kerîm’de geçen
Ye’cûc ve Me’cûc
ile bir kabul edip, İslâm eserlerinin açıklamalarına kanaat
gösterin! Ye’cûc ve
Me’cûc Türk’tür ve Tatarlardır deyin!
8. Eğer Ye’cûc ve Me’cûc Türk ise
Demek bugün Zülkarneyn Seddi yoktur. Hunların büyük
kuvvetleri ile
önceden tahrip edilmiştir. Hunların İslâm’dan önceki dehşetli
ve devamlı akınları
yalnız küçük Filistin topraklarını değil, belki bütün
yeryüzünü kan tufanlarıyla
kurutmuştur. Cengiz Han’ın kıyametleriyle Ye’cûc ve Me’cûc
haberleri bin bir
çeşit benzerlikleriyle ile gerçekleşmiştir. Medînetu’s-Selam
faciası ve Hülâgu
olayı lâhûtî Yuhanna’nın rüyalarını beş on misliyle ifade
etmiştir. Hezekiel gibi
peygamberlerin haberlerini Cengiz ve Hülâgu kıyametleri
ziyadesiyle tasdik
etmiştir. Kıyamet yaklaştığında yine bir defa Ye’cûc ve
Me’cûc fitnelerine bundan
sonra imkân kalmamıştır.
İslâm nuruyla Ye’cûc ve Mecuc kuvvetleri tamamen
fethedildikten sonra,
yani yeryüzünün bütün Türkleri ve Tatarları İslâm’ı kabul
ettikten sonra Ye’cûc
meseleleri de çözülmüş olur. Ye’cûc ve Me’cûc fitneleri de
defedilmiş olur.
Eğer Ye’cûc Türk olacaksa, yani Türklerin ana yurtlarına Ğuğ
ve Mağuğ
isimlerini suç işlemek suretiyle takmış olan Yahudilerin ve
Hıristiyanların zanları,
rüyaları, hileli telkinlerini Kur’ân-ı Kerîm âyetlerine
hâkim kılmak bütün
problemlerden daha ziyade büyük problem olmayacaksa, bu
takdirde bize nispetle
Ye’cûc ve Me’cûc meseleleri çözülmüş olabilir.
Kur’ân-ı Kerîm âyet-i kerîmelerinin böyle çözülmesine kanaat
ederseniz,
Mekke dağlarında helak edilmiş Fil Sahipleri gibi yahut
bundan daha fazla
dehşetli suretlerde günlerin birinde Filistin dağlarında
bütün Türklerin yok
edileceklerine iman etmek sizin mantığınızın zorunlu bir
sonucu olacaktır.32
32 Bu hususta 6. konunun 7. alt başlığına bakınız. s. 12/7.
Müellif.
33 Bu başlık, kitabın fihristinde “Yeryüzünün Milletlerine
Yahudilerin Bakışları” şeklindedir.
Kur’ân-ı Kerîm’in kutsallığı karşısında ben bu sözlerin
hikâye ve
tasvirlerini kabul etmiyorum. Eğer Kur’ân-ı Kerîm’de
zikredilen Ye’cûc ve
Me’cûc, Yahudilerin ve Hıristiyanların Mağuğlar’ından ibaret
olsaydı, Kur’ân-ı
Kerîm, Yahudilerin değersiz rüyalarından ve uydurmuş
zanlarından küçük bir
intihal olup kalırdı.
Ye’cûc meselesinden bana büyük huzursuzluk çektiren dört beş
problemi,
yukarıda 4-6. sayfalar arasında görüşlerimin temellerini
açıklarken ortaya
koymuştum. Daha fazla büyük meseleleri şu iki üç sayfada
size arz ettim. Bütün
bu problemler zihnime, kalbime azap etmekteydi. Yıllarca
büyük huzursuzluk
içinde kaldım. Nihayet Kur’ân-ı Kerîm’in “ya (..)”sı beni
kurtardı. Samîlerin irili
ufaklı kitaplarına büyük bir irşad, dikkat çekici ve faydalı
bilgiler elde edilsin diye
Eski Ahit Cücleri’ne Kur’ân-ı Kerîm’de ilave edilen “ya”,
büyük küçük bütün
problemlerden beni kurtardı. Şari‘-i Hakîm Nebî-i Kerîm, Hz.
Muhammed(a.s)
gibi ümmî, Kur’ân’daki böyle bereketli “ya”, o kadar kolay,
o kadar dikkat çekici
faydalı mucizenin şahidi oldu. Ümmet imamlarının
içtihatlarına uyma edebiyle
talep yollarında, sebatlı olmanın bereketiyle Kur’ân-ı
Kerîm’de ziyade kılınmış
“ya” nuruyla çözüm sahillerine ulaştım. (İlim) talebi
yolunda en az benim kadar
yahut daha ziyade içtihatta bulunmaları vadiyle, isteklili
Türk talebelerine bu
kitabımı şükran eliyle takdim ettim.
9. Ye’cûcMeselesinde Tefsirlerin Yorumlarına Bir Eleştiri33
Kur’ân-ı Kerîm’de, biri Kehf sûresi 94. âyette, İslâm’dan
binlerce sene
önce büyük Zülkarneyn münasebetiyle, ikincisi Enbiya sûresi
96. âyette İslâm’dan
binlerce sene sonra zuhur edecek olan büyük hadiselerin
beyanları münasebetiyle
iki defa Ye’cûc ve Me’cûc isimleri zikredilmektedir. Rivayet
tutkunu bütün
müfessirler Ye’cûc ve Me’cûc hakkında Eski Ahit ve Yeni
Ahit’in sözlerini, hatta
Talmûd’un da masallarını tam anlamıyla taklit etmişlerdir.
Yukarıda beyan
ettiğimiz gibi, Eski Ahit peygamberlerinin peygamberlikleri,
lâhûtî Yuhanna’nın
rüyaları, Yahudilerin hayalleri, Hıristiyanların cehaletleri
Kur’ân-ı Kerîm
âyetlerine hâkim olamaz. Hiçbir şekilde açıklayıcı olamaz.
Kehf sûresinde
zikredilen Ye’cûc birkaç bin sene önce meydana gelmiş gerçek
bir olaydır. Eski
Ahit ve Yeni Ahit’te zikredilen Cüc ise birkaç bin sene
sonra gerçekleşecek
peygamberlik ya da rüyadır. Enbiya sûresinde geçen Ye’cûc,
gelecek yakın veya
uzak zamanların birinde meydana gelecek müstakbel bir hadise
ise de, Hezekiel
kitabının bölümlerinde dehşetleri detaylandırılmış,
peygamberliğe tam muhalif,
mütenakız bir hadisedir. İslâm nuruyla ya da gücüyle
fethedilecek Ye’cûc’ün,
Filistin dağlarında Yahudilerin şerefine Kurban edilecek Cüc
ve Me’cûc’le alakası
yoktur. Şayet var ise, Kur’ân-ı Kerîm kıssalarının, önceki
kitapların kıssalarını
bildirmesi cihetiyle olur. Yani önceki kitapların
açıklamalarını ıslah edecektir.
Yanlışları varsa düzeltecektir. Aksi takdirde, yani Kur’ân-ı
Kerîm âyet-i
kerîmelerini Eski Ahit nübüvvetleriyle tefsir etmek
tahriftir.
2. Ğuğ-Mağ, Cüc-Me’cûc isimli bir cins millet, bir devletin,
yeryüzünde
hiçbir dönemde mevcutluğu söz konusu olmamıştır. Hatta
efsaneler ve
mitolojilerde de yoktur. Yalnız Eski Ahit hayallerinde ve
lâhûtî Yuhanna’nın
rüyalarında vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in Ye’cûcleri’ni Eski
Ahit hayallerine,
Yahudilerin rüyalarına hamletmek- eğer Kur’ân-ı Kerîm’i
tahrif sayılmazsa- en
azından Kur’ân-ı Kerîm’in kutsiyeti önünde büyük bir
ihmaldir.
3. Kur’ân-ı Kerîm’de o kadar uzun fasılalarla biri
diğerinden ayrılmış
kıssaların anlattığı hadiseler, birer tarihî vaka olduktan
sonra bu kadar birbirine
uzak iki asrın halkları elbette aynı halk olamaz. Yani
Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i
kerîmelerinde geçen Ye’cûc ve Me’cûc, isim değil, belki
sıfattır. Eğer Kur’ân-ı
Kerîm kelimelerini belirli halkın ismi olarak kabul edersek,
Kur’ân-ı Kerîm’in
âyet-i kerîmelerini basiretsizlikle göz göre belirli batıl
hayallere hamletmiş oluruz.
Sahra ve deryanın kumları kadar hesapsız halkın Zülkarneyn
Seddi’nin arkasında
binlerce sene yıl kapalı, ufak bir Seddi kırmaktan, aşmaktan
binlerce sene âciz
kalmış biçarelerin, nihayet bir gün bütün yeryüzünü tahrif
edeceklerini hayal
etmek doğru değildir. Böyle beyhude bir masal Kur’ân-ı
Kerîm’de bulunmaz.
4. Eski Ahit’te isim “Cüc”dür. Kur’ân-ı Kerîm’de ise
“Ye’cûc”dür. Bu
kadar açık fark niçin ve nasıl ihmal edildi? Bu kadar açık
fark bulunduktan sonra
Yahudilerin haberlerini ve Hıristiyanların hayallerini
Kur’ân-ı Kerîm’in âyet-i
Kerîmlerine hâkim kılmak neden?
Bu meselede kalbim gayet muzdarip idi. Huzursuzluğum ve
şaşkınlığım
tahammülden taşmaktaydı. Tefsirlerin sükût ve gafletleri
kalbime acı
çektirmekteydi.
5. Kur’ân-ı Kerîm’de nebilerden daha fazla yüceltilmiş
Zülkarneyn gibi
büyük bir şahsiyeti, Pilihp’in oğlu İskender’e hamletmek,
sonra böyle bir tefsirin
açık ve zorunlu neticelerinden tamamen habersiz kalmak ne
anlama geliyor?
Pilihp’in oğlu İskender’in ufak büyük bütün hal ve
hareketleri, yanlış-
doğru bütün akideleri, ufak-büyük bütün fütuhatları; nihayet
hayatının sonlarında
delice büyüklük taslamanın zirvesine ulaşması, hatta ilahlık
devasında
bulunmaları, savaş, siyaset ve düşünce hususundaki tam
başarısızlıkları, ufak-
büyük bütün küstahlıkları ve belaları bize bütün açıklığıyla
malumdur.
İskender gibi şirk akidesi güçlü, büyük bir müşrik, İskender
gibi müsrif,
zorba ve büyük bir zalime, Kur’ân-ı Kerîm’de o kadar büyük
bir ihtiramla saygı
gösteriliyorsa, Enbiyaların hiçbirine nasip olmamış mutlak
ihtiyar “Ey
Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında
iyilik yolunu tutarsın,
dedik.”34 Âyet-i Kerîmsiyle Pilihp oğlu İskender’e
verilmişse, bu çok şaşırtıcı
olur. Şerîatların, nübüvvetlerin ve tevhid’in önemi kalır
mı? Bütün semâvî dinler
boşuna olmaz mı? O zaman küçük bir Yunan’ın en büyük ve en
alçakça şirki
semâvî dinlerin her birinden daha üstün tutulmuş olmaz mı?
Sonra İskender,
İskenderiye’yi inşa ettirmiş olsa da hiçbir yerde Sed inşa
ettirmemiştir.
34 Kehf, 18/86. Ancak müellifin âyetin metnini verdikten
sonraki verdiği rakam ile âyet numarası
farklıdır.
Az çok mülahaza zahmetinden tam anlamıyla ayrı böyle büyük
bir gafleti
ben elbette kendime yakıştıramam. Ben bunları “Ruze”
kitabımda yazdım. Akide
İlahîlere Nazar adlı eserimde yazdım. Bu tefsir ehline bir
uyarıdır. Kelâm ehline
bir susturma yolu idi. O günlerde sözlerim boşuna söylenmiş
ise de, kelâm
taklitçilerine söz anlatamadıysam da kendim biraz anladım ve
dedim ki, “Meydan
boştur. Meydan gayet geniştir. Söyle! ne söyleyeceksen
söyle! Senin sözün
başkaların sözlerinden daha batıl olamaz. Ancak dikkat et!
Söyle! Düşün! Güç
olur, geç gelir. Fakat geç olmaz.
Kehf sûresinde faydalı ve tatlı üç kıssa anlatılır:
Birincisi, kavmin
şirkinden sakınma yolunda tevhit mağarasına sığınmış genç
yiğitler. İkincisi, talep
yolunda büyük meşakkatlere katlanmış, Tevrat sahibi Hz.
Mûsâ’nın hakîm
öğretmeni, Üçüncüsü, muhteşem gücüyle güneyi ve doğuyu
fethetmek suretiyle
fesat yollarını güzel tedbirlerle kapatmış Zülkarneyn
kıssaları çekici, şirin ve son
derece belîğ bir şekilde ortaya konmuştur. Burada genç
yiğitlerin, hâkim
öğretmenin ve büyük Zülkarneyn’ın zamanı, mekânı ve onların
isimlerini
belirlemenin önemi yoktur. Buna ihtiyaç da yoktur.
Edeplerini, hallerini ve
tedbirlerini anlamak ve istifade etmek esastır. Bu sebeple
zaman, mekân ve isim
hiçbir şekilde belirtilmemiştir.
Kapalı kalan gerçekleri olduğu gibi kapalı bırakmak ve
açıklanmış
sorumlulukları yerine getirmek edeptir. Aksi durum, yani
açıklanmış
sorumlulukları ihmal ederek kapalı bırakılmış hakikatlerden
bahsetmek tahriftir.
Doğrusu, istenen bütün sorumluluklar yerine getirildikten
sonra kapalı bırakılan
hakikatleri belirginleştirme çabası da insanda bulunursa
doğru ve güzel bir içtihat
olur.
Zülkarneyn: (1) Türklerin iki boynuzlu Oğuzu’dur. (2)
Yunanlıların
İskender’idir. (3) Mısır Firavunlarından biridir. (4) Himyer
taraftarlarından biri
olabilir. Böyle sözler zarafet diliyle geçici bir kanaat
oluşturma yolunda
söylenebilir. Fakat bu şekildeki belirleme Kur’ân-ı Kerîm
için bir artı değer, bizim
için ise bir fayda sağlamaz.
Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen söz konusu durumları, böyle
şahıslardan
birine yakıştırmak, Kur’ân-ı Kerîm’in kutsallığı hakkında
birazcık edebî cinayet
olmasa da her hâlükârda kabul edilemez bir içtihat sayılır.
Kur’ân-ı Kerîm yalnız
geçmişin hikâyelerini değil, belki geleceğin de hidayetidir.
Uydurma çabası, çok
önemli ve en çok istenen doğrulardan Kur’ân-ı Kerîm’i mahrum
etmek olur.
Bereketli kalem sahibi Sayın Ömer Rıza Bey (ö. hazretlerinin
içtihadıyla,
1952) geniş marifetiyle tercüme hem şerh edilip, birçok ilmî
eser sahibi Edib
Eşref beyin (ö. 1971) gayretiyle neşredilen “Asr-ı Saadet”in
4. cild, 1214-1729
sayfalarında sayın mütercimin 16 sayfalık ilavelerinde
Ashab-ı Kehf, Hz. Mûsâ ve
Zülkarneyn meselelerine dair gayet güzel faydalı bilgiler
okudum ve istifade
ettim.
“Yalnız Hıristiyanlar değil, başka dinerlin de ümmetlerine
malum”
mağarada asırlarca uyumuş, genç yiğitler “Örneklikleriyle
önceki temiz muvahhid
Hıristiyanlığın üç asırlık saf tarihi, Kur’ân-ı Kerîm âyet-i
kerîmelerinin mucizeli
diliyle canlandırılmıştır” denmektedir.
Gayet güzel şu tevcihi başka bir kitapta görmedim. Muhterem
Ömer Rıza
Bey hazretlerinin edebî keşfidir. Böyle değerli keşif bana
nasip olsaydı filozof
Pisagor gibi teşekkür yoluyla edeb talebelerine mutluluk
kurbanları sunardım.
6) Büyük bir maksadı açıklama hususlarında güzel misallerden
birini
kullanmak önceki ümmetlerin, önceki kitaplarının durumlarına
göre, câiz olsa da
Kur’ân-ı Kerîm’in icazına göre de câiz olabilir demek mümkün
ise de böyle bir
kullanım böyle bir istiarenin şiir sayılıp sayılmayacağı
çözülmediği müddetçe ne
kadar güzel ise de öyle bir tevcihi ben söyleyemem.
Ashab-ı Kehf bir masal mı? Gerçek tarihî ve garip bir hadise
mi?
Şayet güzel bir masal ise, öyle masalları ve böyle mucizeli
bir nazımla
Kur’ân-ı Kerîm açıklar mı? Eğer öyle yaptıysa Kur’ân-ı Kerîm
Ashab-ı Kehf
kıssası hakkında şiir olur. Doğru, şiir bir güzelliktir.
Fakat Kur’ân-ı Kerîm şiir
olmanın ötesindedir.
7) Pavlus havarilerden değilse de Miladî birinci yüzyılın
önde gelen
simalarından biri idi. Oğulluk, haç, kurban, teslis gibi
temel akideler Pavlus’un
marifetiyle ilk asrın ilk yarısında yayılmıştır.
Hıristiyanlık tarihinde her asırda
muvahhit insanlar var olmuş ise de “asıl saflığı üç asır
muhafaza edilmiş
Hıristiyanlık” tarihte yoktur. Mâide sûresi 117. âyette
söylenenler buna delil
olabilir. Hıristiyanlığın asıl saflığı üç asır devam etmiş
olsaydı, akideleri asıl
saflığı üzere üç asır devam eden Hıristiyanlar hakkında
Meryem oğlu İsa’nın “sen
benim canımı aldıktan sonra” şeklindeki cevapları gerçek
vakayı gizleme cihetiyle
büyük bir zulüm olurdu.
8) Zülkarneyn’i Philip oğlu İskender ile tefsir etme
hakkındaki
eleştirilerimi ve görüşlerimi 5. konu başlığı altında
yazmıştım. Benim o
düşüncelerim, 1725. sayfada muhterem Ömer Riza bey
hazretlerinin tefsiri
hakkında da söylenebilir. İran’ın büyük hükümdarı ile
İskender’in dereceleri farklı
olsa da, olmasa da Kur’ân-ı Kerîm’in o kadar büyük
övgülerine layık olup
olmamak bakımından hiçbir fark yoktur. Gerek İran taçları
olsun ve gerek büyük
İskender’in büyük tacı olsun, Kur’ân’ın övgülerini taşıyamaz.
Taçların övülmesi
Kur’ân-ı Kerîm’de yer almaz. Ve yoktur. “Krallar bir
memlekete girdi mi, orayı
harap ederler ve halkının ileri gelenlerini zelil hâle
getirirler”35 şeklindeki
anlatımlarından Zülkarneyn’ı istisna eden Kur’ân-ı Kerîm’de,
hem de
“Yeryüzünde zayıf düşürülenlere iyilikte bulunmak, onları
önderler, mirasçılar
kılmak ve yeryüzünde onlara bir mekân vermek istiyoruz.”36
âyet-i kerîmelerinde
kralların hatalarını ortaya koyan Kur’ân-ı Kerîm’de taçlara
övgü yer almaz.
35 Neml, 27/34.
36 Kasas, 28/5.
37 Kehf, 18/83.
38 Kehf, 18/84.
“Sana Zülkarneyn hakkında sorarlar.”37 Kur’ân-ı Kerîm ehli
kitabın
sorularını anlatarak “Deki, size ondan bir parça okuyacağım”
cümlesiyle büyük
Zülkarneyn’ın yalnız bazı faziletlerini açıklamak için gayet
uzun 16 âyet-i
kerîmeyi Kur’ân-ı Kerîm’de ve İslâm Mushaflarında ebediyen
okunacak büyük
bir zikir kılmaya özen göstermiştir. Cevaplarını da Şari‘-i
Hâkim hazretlerine
emretmiş ise o kadar büyük, yüce, ulu bir önem, Yahudilerin
“iki boynuzlu koç”
rüyasını yorumlamak gibi cüzî, sınırlı, ufak faydalara ait
olamaz. Doğru,
Danyal’in kitabında ortaya konmuş ve yorumlanmış “iki
boynuzlu koç” rüyasını,
imtihan düşüncesiyle ehli kitap sorabiliyorlar. Fakat
Kur’ân-ı Kerîm’in hikmetli
üslupla verdiği cevapları, soru soranların böyle ufak
amaçlarına mevkuf olamaz.
Belki, örneğin, İslâm milletlerinin gelecek devletlerine,
üstün model olabilecek
ideal bir hükümdarı bildirme gibi amaca yönelik olması mümkündür.
Kur’ân-ı Kerîm’de k-r-n (...) maddesi çeşitli âyet-i
kerîmelerde var ise de,
boynuz manasında karn kelimesi Kur’ân-ı Kerîm’de yoktur.
“İki boynuzlu koç”
tabiri de insanlar için Arap zevkinden çok uzaktır. Çok
ulus, eski çağlar gibi
manaların Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr olduğunu düşünerek yol
alırsak, dinî karn
ile medenî karnları cemeden hekîm, hâkim ve hükümdar
manasındaki Zülkarneyn
ismi, gayet makul, gayet makbul bir şekilde lakap
olabiliyor.
Siyaseti: Din, medeniyet, adalet ve maslahatı cem etmiş
bilge kral, filozof
kral manasına gelen Zülkarneyn, yalnız Kur’ân-ı Kerîm’de
ortaya konulabilecek
üstün bir misaldir, büyük idealdir. Solun Likorg, Fisagor,
Hipokrat, Sokrates ve
Platon gibi büyük filozofların hayal edip de bulamadıkları
“ideal kral felsefesi”,
ümmi Şari‘-i hakîm Hz. Muhammed’in (a.v) özlü ve mucizeli
diliyle ortaya
konmuştur. (Bu yalnız bir ihtimaldir).
Kral filozofların krallıktan mahrumiyetleri “Platon Cumhuriyeti”nde
esas
kılınmış ise de büyük filozofların böyle düşüncelerine
ulaşabilmek için Kur’ân-ı
Kerîm “Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine
her konuda bir yol
verdik. O da o yolları takip etti.”38 âyet-i kerîmesiyle
irşad etmiş olabilir. Yani
bütün vesilelere, sebeplere sahip olmak kralların hakkıdır.
Bütün vesileleri amaç
yolunda kullanmak kralların vazifesidir. Krallıktan mahrum
olmak gibi tedbirleri
kullanmaya iman bulunduktan sonra ihtiyaç olmaz, demek
olabilir. (Bu bir
ihtimaldir)
Kur’ân-ı Kerîm’in büyük kutsiyeti, gayet geniş mucizeliği
önünde ihtimal
dillerini kullandım. Amacım, Yahudi haberlerine, laflarına
Yahudilerin rüyalarına,
planlarına Kur’ân-ı Kerîm’i uydurmaya gerek yok. Belki tam
anlamıyla câiz değil,
demektir. Medeniyet Asırlarında İslâm Hilafetinin Nizamı
adlı kitapta İslâm
müctehidlerinin ifadelerini, kısa bir dille özet olarak bir
araya getirdim. Devlet
esasları hakkında Kur’ân-ı Kerîm’in büyük irşatlarını
müctehidlerin dilleriyle
ortaya koydum. Zülkarneyn hakkındaki görüşlerimi de orada
yazdım.
9) Birinci hükümdar Zülkaryneyn kılındıktan sonra o dönemin
Ye’cûc ve
Me’cûcleri İskitler olabiliyor. Fakat gelecek asırlarına
nispetle Enbiya sûresinde
zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc o halde kimdir? Böyle bir çözüm
tamamen eksik
kalır. Problem daha fazla olur. Göz göre göre açık batıl
manaları Kur’ân-ı
Kerîm’e isnat ne kadar doğrudur?
10. Kur’ân-ı Kerîm’in Bazı Kelimeleri Hakkına Benim
Mülahazalarım
1) Diller, Âdemoğulları gibi biri diğerine uzak yakın
kardeştirler. Anneleri
bir, hemşire/kızkardeştirler. Aralarındaki ilişkiler ve
değişimler her zaman olur.
Biri diğerinden ödünç alır, borç alır bu doğal bir durumdur.
Toplumsal bir
zarurettir. Bilinen bir meseldir. Örneğin, Arap lügati her
ne kadar zengin bir lügat
ise de diğer dillerden bazı kelimeler alır. Bunu yaparken,
(1) ya aynen kullanır, (2)
yahut az çok değiştirerek ve Arapçalaştırarak alır. Bunların
her biri câizdir ve her
biri vaki olmuş bir durumdur.
2) Böyle bir meselede ihtilafların olması gerekli ise de
muciz Kur’ân-ı
Kerîm’in istisnaî büyük kutsiyetine göre Kur’ân-ı Kerîm’de
Arapçalaştırılmış
kelimelerin bulunup bulunmadığı konusu müctehid imamların
esaslı az çok
mühim ihtilafları, fıkıh usulü kitaplarında detaylı bir
şekilde anlatılmıştır. Ancak
özel isimlerde (ism-i alem) elbette ihtilaf yoktur. Bu,
büyük ve kesin icmâ bizim
buradaki maksadımız için yeterlidir. Yabancı özel isimlerin
Kur’ân-ı Kerîm’de
varlığı icmâ ile kabul edilmiştir.
3) Örneğin büyük İskender, Hipokrat, Platon, Pisagor gibi
filozofların,
Homeros gibi şairlerin, Hz. İbrahim, Hz. Mûsâ gibi
peygamberlerin isimlerinin
kullanılışı elbette her dilde icmâ ile sabittir. Kur’ân-ı
Kerîm’de de Calut, Hârût,
Mârût, Babil, Mikail gibi isimler vardır.
4) Aleksandır, Arapların nazarında meşhur ve saygınlığı olan
bir kişidir.
İsminin sekiz-dokuz harfi vardır. Arapçada asıl harf beşten
fazla olmaz. İsmi
büyük sahibine saygı yoluyla, Arapça kelimelere biraz daha
yaklaştırmak için
Arap edebiyatçıları isimde tasarrufta bulunmak suretiyle
kelimeyi, el-İskender
(........) yapmışlardır. Belirteç harfi olan “..” isimlere
her zaman
eklenebilmektedir. Bu yüzden kelime el-İskender oldu. Hemze
“.” her zaman
ziyade harftir. Hemzeden sonra gelen sîn “...”de ziyade
olabilmektedir. Sekender
“.....” gibi beş harfli kelimelerde ortasına nûn “.”,
eklenebilmektedir. Bu şekilde
İskender “......” kelimesi, ihrenceme “......” gibi ya da
sekender “.....”,
sefercel “.....” gibi tamamen Arap dili vezninde olmuş olur.
İsim sahibine
büyük ihtiram amacıyla Arap edebiyatçılarının güzel
hileleri, Aleksandr ismi
hakkında başarı ile tamamlanmıştır. Bizim büyük
edebiyatçımız Ebû Tamam
Habîb b. Evs et-Tâî gibi büyük bir şair, Rumların Teodor ve
Teofil gibi isimlerini
gayet güzel incelikle Arapçalaştırmış. O:
.. .... ... .. ...... ... .. .. ..... ........ .. ... ....39
39 İskender döneminden beri ya da ondan önce, gecelerin
perçemleri yaşlanmadan ağardı.
demiş ise de “..” hakkında bilgisiz değildir. Belki
el-İskender “........”
kelimesini “.......” gibi kelimelere teşmil etmiş gibi
gözükerek, belirteç edatına
ihtiyaç olmadığına işaret etmek suretiyle İskender’e büyük
saygı göstermiştir.
Büyük şairin çok ince tasarrufu, bütün İslâm eserlerine
hâkim olmuş, Bazen
“........” şeklinde kullanılmakla birlikte İskender “......”
ve skender “.....”
şeklindeki kullanılışları da yaygınlaşmıştır.
5) Harfi beşten fazla kelimelerin baş tarafını hazfetmenin
câizliği hakkında
İskender kelimesi kesin delil olabilir. el-İskender
kelimesinde “..” takısı belirteç
harfi değilse de belirteç harfi gibi hazfedilmiştir.
6) Kur’ân-ı Kerîm’de olmamakla birlikte tasavvuf ve sûfiyye
kelimeleri
bütün İslâmi eserlerde vardır. Bu güzel kelimelerin
kökenleri hakkındaki hem
büyük hem de esaslı ihtilaflar edebiyat ehli tarafından
bilinmektedir. Sûfilerin en
çok tercih ettikleri edeplerine en uygun hem de iştikak
kanunlarına göre de tam
yerinde kelime, “...” kelimesidir. Harfleri tam örtüştükten
sonra sıralamada
ihtilaf edilmesinin bir zararı yoktur. Buna Kur’ân-ı Kerîm
kelimelerinden birçok
delil vardır. Zahirî lügatçilerinin görüşlerine göre
tasavvuf ve sûfiyye
kelimelerinin asılları Kur’ân-ı Kerîm’de de mezkûrdur. Bu da
“sûf”tur.
Elbiselerinin sûf (yün) olması cihetiyle onlara sûfî
denmiştir. Kelimenin zahiri her
ne kadar bu manayı desteklese de tarih böyle bir yönü kabul
etmez. Sûfîlerin ilk
asırlarda sûf (yün) elbise giyme adetleri yoktur. Sûfilerin
en büyüklerinde yünlü
elbise hiçbir zaman bulunmamıştır. Elbise ile gösteriş
yapmak ancak sûfilerin son
tabakalarında bidat olarak ortaya çıkmıştır. Tarihin ve
ehlinin kabul etmeyeceği
bir ismi yakışıksız bir şekilde kullanmak ilim adabına uygun
olmaz. Kelimenin
doğruluğuna daha yakın olan üçüncü bir yönü vardır. Şöyle
ki, kelimenin dopru
anlamı, gayretlerini, kuvvetlerini cihat yollarına, din
hizmetlerine adamış Suffa
ashabına olan nispetidir. Sûffe ile sûfe kelimeleri bazen
biri diğerinin yerine
geçebilir. Sarf ilminin kuralları bunu kabul eder. Mudaaf
illetli fillerin maddeleri
biri diğerinin yerine geçebilmektedir.
Kelimenin kökeni hakkındaki dördüncü bir ihtimal, lügat
açısından biraz
daha uzak bir ihtimal olsa da istiare yönüyle kullanılışının
yaygınlığıyla gayet
yakın bir ihtimaldir. Bu da Sûfiyye ve tasavvuf
kelimelerinin teossufiyye
kelimesinden türetilmiş olma ihtimalidir. İlk cüzü naht
(...) kuralı gereğince
düşürülmüştür. Bu gayet yakın bir ihtimaldir. Bu durumun
tercüme dönemine
tesadüf etmesi bu ihtimali güçlendirmektedir. Hatta ulûhiyet
kelimesinin teoloji
kelimesinden türetilmiş olması da bir ihtimaldir. Bu görüş
çerçevesinde sîn harfi
ile sûfiyye kelimesini yazmak her ne kadar daha doğru ise de
Yunan lehçelerine
daha ziyade sadık kalmak düşüncesiyle yahut felsefe ve
filozoflardan bağımsız ve
müstağni kalmak iddiasıyla tasavvuf imamlarının yollarına
sûfiyye demişlerdir.
Buna elbette hakları da vardır.
Sûfiye kelimesi teosufiyye kelimelerinden türetilmiş olması
kesin ya da en
azından ihtimal ise, kelime türetmede kelimelerin baş
tarafını hazfetmenin cevazı
meselesinde sûfiye kelimesi de bize delildir.
7) Posta manasındaki berîd “....” kelimesi, eskiden beri
bilinen bir
kelimedir. Delaletleri doğru olsun olmasın posta atlarının
kuyrukları kesik olması
dolayısıyla berîd kelimesinin beridedem (. ......)
kelimelerinden alındığı
söylenmiştir. Bu bakış kesin değil, ancak bir ihtimaldir. Bu
durum iştikakta
kelimenin son kısmını hazfetmenin câizliğine delil olabilir.
8) Kur’ân-ı Kerîm’de 11 defa İblîs, 68 defa şeytan
kelimeleri
zikredilmiştir. Bunların her biri elbette yabancı
kelimelerdir. Diabolus kelimesi
Yunanca’dır. Anlamı iftiracı, çok şaşırmış kimse ve …
düşmanı demektir.
Tekvîn’de İblis, canlı yılan ile, Eyyub’de Zebur 107’de
şeytan ismi ile
zikredilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de hem şeytan, hem İblis
isimleri zikredilir.
Kur’ân-ı Kerîm’de hem Âdem’in hem de İblisin isimleri geçer.
Böbürlenme,
kabul etmeme ve reddetme şeklinde sadece Hz. Âdem’in
yaratılışıyla birlikte her
defasında İblisten bahsedilir. Cahiliye şiirlerinde
bulunmaması, Kur’ân-ı
Kerîm’de yalnızca Hz. Âdem’in yaratılışıyla birlikte
zikredilmesi İblis
kelimesinin yabancı olduğuna delildir. Baş tarafından bir
iki harf düşürülmek
suretiyle İblis kelimesi Arapçalaştırılmıştır. Artık bununla
birlikte elimizde
beşinci delil de mevcuttur.
9) İncil, bu kelime şüphesiz Yunanca’dır. Kur’ân-ı Kerîm
imamlarından
Hasan Basrî kelimeyi hemzenin fethasıyla, diğer imamların
tamamı hemzenin
kesresiyle okumak suretiyle İncil kelimesindeki iki çeşit
okuma şekli icmâ ile
sabit, mahfuz ve mütevatirdir. Gufran risalesinde
edebiyatçıların imamı Ebu’l-
Âla, İncil’de hemzenin fethi düşmüştür demiş ise de,
hemzenin fethi sabittir ve
kalıcıdır. Bu şekildeki okuyuş, Kur’ân-ı Kerîm’de muhafaza
edilmiştir.
Lügat imamları İncil kelimesini ncl maddesindendir,
filandandır deseler de
İncil kelimesi şüphesiz Yunancadır. İki kelimeden
oluşmuştur. Birincisi,
yeve=güzel, İkincisi, engil=haber demektir. Güzel
haber=müjde, yahut =iyi
işaretler. Celalettin Rumî Mesnevi’de bir yerde Engilyun
kelimesini kullanmıştır.
nev=engilyun, güzel müjde, gerçek müjde ve fiilî müjde
demektir. Kur’ân-ı
Kerîm’deki “tebşîr ve mübeşşir” kelimeleri İncil kelimesinin
tefsiri gibi olabilir.
Mesele şu yönüyle tam açıktır. Baş tarafından naht usulüne
göre
düşürülerek, engil kelimesi, Arapçalaştırılmıştır. Bu
elimizdeki altıncı delildir.
Başka bir cihetle, gayet önemli şu mesele hakkında kalbimde
uzun
zamandan beri huzursuzluğum devam etmekteydi. Meryem oğlu
İsa, elbette bir
Yahudi peygamberi, İsrail oğlu idi. Yunan Latin dillerini
biliyor olsa da kendi dili
İbranice idi, Aramî yahut Süryanî idi. Tevrat’ı onaylamış,
Tevrat’la amel etmiş
olan İsa Peygambere inen kitap İbranîce, Aramîce veya
Süryanîce olacaktır. “Biz
her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik”40
âyet-i kerîmesinden
Hz. İsa gibi büyük ve meşhur bir peygamber istisna edilemez.
40 İbrahim, 14/4.
41 Ali İmran, 3/48.
42 Saf, 61/6.
43 İsra, 17/70.
Kitabın dili Aramî, İbranîce olduktan sonra çok ilginçtir
ki, kitabın ismi
niçin Aramîce ya da İbranîce olmamıştır?
Kitabın Aramî, İbranî ismi bir dönem var olmuş ise de
Kur’ân-ı Kerîm’de
niçin o isim zikredilmedi?
Düşündüm, fikir yürütmekten daha ziyade defalarca okudum.
Eski Ahit ve
Yeni Ahit’in Arapça, Rusça tefsirlerini de okudum. Fakat
kalbim sükûnete
erişmedi.
“Ve Allah ona kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretecek.
Allah, onu
İsrailoğulları’na bir Peygamber olarak gönderecek.”41
Kitap, hikmet ve Tevrat’tan sonra öğretilen İncil nedir?
Kur’ân-ı Kerîm’in
bazı lafızları tekrar etmesi beyhude olur mu? İncil kitaptan
başka bir şey
olmasaydı mutlak bir surette ayrıca zikredilmezdi. Hz.
İsa’nın elçilik vazifesi
kavmine mahsus ise mahsus kılınmamış İncil nedir?
Fütühât-ı Mekkiyye’de olmasa da gayet önemli olan bu
meselenin cevabı
Futuhât-ı Medeniyye’nin bereketi olarak Allah’ın (c.c)
ihsanıyla bana ilham
edildi. 1927 yılında ben o anda saadet bahçesinde idim.
“Hani, Meryem oğlu İsa, “Ey İsrailoğulları! Şüphesiz ben,
Allah’ın size,
benden önce gelen Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra
gelecek, Ahmed adında
bir peygamberi müjdeleyici (olarak gönderdiği)
peygamberiyim” demişti.”42
Teğabûn sûresinden sonra nazil olan Mumtehine sûresinden
sonra
Mushaf’a yazılmış olan 61. Sûrenin 6. Âyetinde, Hz. İsa’nın
büyük ehemmiyeti,
bütün ehemmiyeti: 1. Tevrat’ı tasdik etmede, 2. Peygamber
Muhammed’i
müjdelemede i‘câz kılınmıştır.
Buna göre İncil İslâm peygamberi Ahmed’in yakın zamanda
ortaya
çıkacağı hakkında müjde demek idi. Meryem oğlu İsa’nın
elinde bir kitap var idi.
O ise, Tevrat idi. Bir de müjde vardı. O büyük müjdenin,
büyük kitabı olması için
İslâm peygamberi Hz. Ahmed’in elindeki Kur’ân-ı Kerîm indi.
Hilafet-i
insaniyyenin, İncili idi. Sosyal adaletin İncil’i idi. Ezelî
ve aslî temizlik İncil idi.
Ezelî hatadan arınma hayaliyle, Mısır ve Hint nehirlerinde
yıkanmaktan,
Hıristiyanların vaftizlerinden ve buna benzer hurafe ve
beyhude akidelerden
insaniyeti kurtarmanın müjdesi idi. Kurbana muhtaç olmayan
tam bağımsız
Allah’ın “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık.”43
İncil’i idi.
Hz. İsa’nın elinde kitap vardı. İsmi el-Kitap idi. Hz. İsa,
Allah’ın kelâmı
idi. İncil, Hz. İsa’nın dilinde Allah’ın kelâmı idi. İlahî
müjde idi. İncil yazılmış bir
kitap değildi. Bilfarz bir kitap olduğunu düşünelim, onun en
temel amacı, Hz.
Muhammed’i müjdelemek olduğundan kitabının tamamının da ismi
Ahmed’in
müjdesi oldu. İncil oldu. Çok net olması için tam anlamıyla
seçkin, mükemmel bir
isim seçildi. Asıl kitap Aramîce olsa da ismi Yunanca
kılındı. Böyle olabiliyor.
Bu bir görüştür. Başka daha güzel bir görüş bulunmadıkça bu
görüş kesin faydalı
olur.
Mushaflarda sûrelerin tertibi tevkîfî olsa ya da tesadüf
olsa da dikkat
çekicidir. Tesadüf ise daha ziyade dikkat çekici olur.
Teğabûn sûresinden sonra
nazil olup, Mushaf’ta öne geçirilmiş, Mumtehine sûresinin on
üç âyetinden sonra
Mushaf’a yerleştirilmiş Medîne’de nazil olan 61. sûre, yani
Sâf sûresinin 6.
âyetinde, Meryem oğlu Hz. İsa’nın böyle büyük müjdesi
zikredilmiştir. Bu,
Tevrat’ın hesabiyle Yahudi ve Hıristiyanların inançlarına
göre yaratılıştan 60 asır
sonra, yedinci binin, 6. asrında dünyaya gelerek peygamber
olduktan 13 sene
sonra büyük imtihanlardan geçerek Medîne şehrine hicret
edecek İslâm
peygamberi Ahmed hakkındaki Meryem oğlu İsa’nın bu
müjdesidir. Yani 7-8.
yüzyıllarda vuku bulacak İslâm devletinin başarılarını haber
veren cümlelerin, 7.
ve 8. âyet-i kerîmelerde var olması gibi böyle bir tertip
tesadüf olursa daha fazla
dikkat çekici olur.
Bu dikkat çekici tertibin bundan başka yine birkaç delili
vardır. Cuma
sûresinden sonra gelen 63. sûrenin 11. âyet-i kerîmesinde
geçen “Allah, eceli
geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez.”44 cümlesi ümmetin
bütün gücü tam
olgunlaştıktan sonra “ ................. .............
......... .........” ilâhî müjdesi tam anlamıyla
gerçekleştikten sonra altmış üç yaşında hicretin 11. yılında
Şari‘-i Hakîm’in yüce
Allah’ın katına gecikmeksizin yolculuğunun açıklaması
olabilir. Bu gayet açık bir
beyandır. Hiçbir zorlama da yoktur.
44 Munafikîn, 63/11.
Kadir sûresi Mushaf’ta Âlak sûresinden sonra
yerleştirilmiştir. İlk beş
âyeti Ramazan ayında, Kadir gecesinde ve Hz. Peygamberin 40.
yılında nazil
olduğu görüşü işaret gücüyle ifade edilmiştir. Kur’ân-ı
Kerîm’in tamamı, baştaki
ilk beş âyet-i kerîmede tam manasıyla mündemiçtir. Rahim
duvarına asılı kan
pıhtısından yaratılmış insan, ilahi delillerin en büyüğüdür.
İlk öğretmen, kalem
vasıtası ile öğretmiştir. Senin Rabbin çok ikram sahibidir.
İnsanın bütün bilgisi,
Allah’ın bir lütfü, demek olur.
Bütün bu manalar, çok kolay bir yolla yalnızca surelerin
tertibinin
bereketli ile faydalı olmuştur.
Beş sûre; Tekasur, Asr, Hümeze, Fil ve Kureyş sûreleri
istenen bir amacı
ifade etmek üzere nüzul tertibine muhalif bir şekilde
Mushaf’ta bir düzene
konulmuş olabilir. Kur’ân-ı Kerîm Asr sûresinde bütün tarihi
çağları şahit tutmak
suretiyle yemin eder. Bütün insanlık zarardadır. Maddî
medeniyet insanlara
mutluluk veremedi. Ancak boş şeyleri ileri sürdü. “.......
......” medeniyetin malî
gücünde insanların maslahatlarında kullanılmadı.
Başkalarının haklarına,
hürriyetlerine tecavüz eden medeniyetin askeri gücü de
nihayet Fil sahipleri gibi
yok olur, olacaktır. Yeryüzünde ıslah şu üç şartla-
Birincisi: Bütün insanlığın
ülfeti, ikincisi: Yükselen ihtiyaçlar, üçüncüsü: Toplumun
emniyetin bereketi ile-
meydana gelir.
Bu sûrelerin her biri müstakil manalarını ayrı ayrı olarak
ifade etmekle
birlikte Mushaf’taki tertipleriyle de istenen manaları ifade
etmiş olmaktadır.
. .. ..... .. .. ... .. .. . ... ...... .... ......45
45 Konuşmaksızın her zaman yepyeni eskinin sırlarını
söylerim sana dinle.
46 Maide, 5/44.
47 Taha, 20/51.
48 Ey İsrail oğulları! Bu sizin Tevrat’ınızın çakmağı değil,
ancak ciğerleri yakan bir haberden
başkası değildir. Şayet cahiller sizin sırrınıza vakıf
olmasa da, o kendi örtüleri içinde benim için
aşikârdır.
Tarihten beri yalan vesilelerle insanların mallarını sürekli
olarak yiyip durdunuz. Sizin derin bilgi
sahibi olan âlimlerinizin hiçbir zaman abidlerden olmaması
beni şüpheye düşürdü.
10) Tevrat kelimesi muhtemelen Türkçedir.
Geçmiş ümmetlerin kitapları arasında insanların dinlerine,
fikirlerine etkisi
bakımında Tevrat en eski, en önemli, en büyük dünya
kitabıdır. Kur’ân-ı
Kerîm’de “Biz içinde hidayet ve nur olan Tevrat’ı
indirdik”46 gibi, “Biz ilk nesli
yok ettikten sonra Mûsâ’ya kitabı verdik…”47 gibi âyeti
Kerîmlerde Tevrat
hakkında belîğ övgüler nazil kılınmıştır. Tevrat’ın belki
asıl dili İbranîce’dir.
Belki sonraları Aramî, Suryanî dillerine çevrilmiş olabilir.
İslâm’dan birkaç asır
önce Arapça’ya da tercüme edilmiştir.
Tevrat kelimesinin kökeni Yahudi âlimleri tarafından olduğu
gibi
Hıristiyan âlimleri tarafından da bilinememiştir. Okunuşu
tam ittifakla Tevrat’tır.
Hz. Osman Mushaf’ında da ismi Tevrat’tır. Eski Türkler mi
Yahudilerden yahut
Yahudiler mi Türklerden şu Tevrat kelimesini istiare yoluyla
almış? Bu iki
ihtimalin her biri elbette mümkündür.
Tevrat kelimesinin maddesi ve yapısı her hâlükârda
yabancıdır. Edebiyat
ilminin imamları Tevrat “...” maddesinden gelmiş, (1) “....”
tefil kalıbındadır.
(2) “....” kalıbındadır, (3) yahut “. . .” maddesinden
“.....” veznindedir, deseler
de böyle sözler kuru bir tahminden ibarettir.
Filozof Ebu’l-Âla el-Meârrî “el-Lüzumiyyat” adlı eserinin
çeşitli
yerlerinde büyük hakikatleri açıklama yolunda Tevrat
kelimesinin kökeni
hakkında latifeler söylemiştir:
..... ..... . .... ... .... ... .... ..... ...
.... ..... .. ...... ... ...... .. ...... ... ... ......48
.... ... ... .. ...
....... .. ...... .. ....... ...
... ...... .. .. .... ..... ....... ... .. ... ..
Büyük filozofun şu sözleri kelimenin türevi hakkında
edebiyat
imamlarının sözleri gibi kuru ve zarif bir tahmin ise de
Eski Ahit’in muhtevası
hakkında söylenmiş doğru bir sözdür.
..... ... .. ..... ..... .... ....... ..... ...
....... .. .... ......... ....... .. .... ...
. ......... .. .... ........... ..... ......49
49 Aklına uygun davran! Onun güzel gördüğünü yap, çünkü o
miştardır. Tevrat’tan hiçbir hükmü
kabul etme, zira gerçekler ondan gizlenmiştir.
Yahudilerin kitaplarının “Burya”dan türediğini düşünüyorum.
Hâlbuki şimdiye kadar onun Bevar
kelimesinden türediği zannedildi.
50 Kelime sözlükte ölmek, yok olmak, sonuç vermemek,
başarısız olmak ve işlememek ve bir
şeyden faydalanamamak anlamındadır.
“..... kelimesi, ....50 kelimesinden, Tevrat ..... kelimesi,
“.....”
kelimesinden türetilmiştir” şeklindeki söz gayet güzel bir
latife ise de, Tevrat
sayfaları Yahudilere ..... oldu. “Doğru ve gerçek,
Tevrat’tan tamamen ......
oldu” şeklindeki söz de her zaman gerçek olmuştur. Bu durum
günümüzde
fazlasıyla açık bir gerçek olmuştur.
Tevrat (Torah) sözünün aslı, Eski Ahit âlimlerine aşikâr
değilse, Tevrat
kelimesi hakkında edebiyat imamlarının iştikakları da kuru
bir tahmin ise, o
zaman Tevrat kelimesi her hâlükârda Türkçedir. Kanun, karar,
hakim gibi
manaları vardır. Arapça ya da İbranice olsaydı diğer
müştakları da sabit olurdu.
Tevrat kelimesinin aslı, “Töre”dir. Beş kitabın ismi
Türkçe’den istiâre
edilmiştir. Hz. Osman Mushaf’ındaki “Tevrat”ın yazılış şekli
de bize delil
olabiliyor. Zeyd b. Sâbit gibi sağlam bir kâtip, elbette
Kur’ân resmini ortaya
koyan değil, onun nakledicisidir. Harflerin ziyadelerine,
dönüşümlerine açık delil
bulunmadıktan sonra Tevrat “....” yahut “....” veznindedir,
şeklindeki sözler boş
sözlerdir.
Bizim Oğuz Han’ımız, Zülkarneyn olsa da olmasa da Oğuz
Töresi, Yahudi
töresinden daha eskidir. Oğuz Han’ın töresi, Cengiz Han’ın
yasası ve Timur’un
tüzüğü tamamen Türk malıdır. Töre sözü Türkçedir. Yahut Türk
sözü töreden
gelmektedir. Yahudilerin töresi, Türklerin töresinden
istiâre yoluyla alınmıştır.
Tevrat kelimesiyle Tur (...) kelimesi arasında yakın ilişki
vardır. Tur
sözü Yahudiler’de yoktur. İbranîler böyle bir görüşü asla
kabul edemezler.
Onlarda Hurîb (.....) söz vardı. Kur’ân-ı Kerîm’in nazmına
ve Mushafların
hatlarına önem veren İslâm âlimleri, böyle bir görüşü kabul
etmezler. Ancak
Tevrat sözünün aslının töre olmaktan başka bir ihtimali
yoktur.
Garip ve latif bir söz, ....... ..... .. ....... ..... adlı
kitapta Bahupal hâkimi
Hz. Nüvvab Sıddîk Hasan, Siyaset kelimesi Cengiz Han’ın
seyase (üç yasa)
sözünden alınmıştır, demiştir. Bu söz, siyaset teriminin
mastarını, siyaset
kelimesinin kökenini açıklama konusunda şaşırtıcı ve latif
bir yorumdur. Uygur
Türklerinin marifetiyle tedvin edilip, Cengiz Kağan andına
isnat edilmiş olan üç
yasa=seyase=siyese Türkçe ve Türk malı olduğuna göre Türk
Tarihi Yüce Heyeti
üyelerine, özellikle Sayın Afet Hanım51 gibi Türk fahrinin
güzel konferanslarına
ilave edilebilecek latif bir delildir.
51 Ayşe Afet İnan Uzmay, 29 Kasım 1908 yılında Selanik
doğumludur. 8 Haziran 1985 yılında
Ankara’da vefat etmiştir. Türk öğretmen, tarihçi ve
sosyoloji profesörü. Atatürk’ün manevi
kızıdır. Cumhuriyetin ilk tarih profesörlerinden birisi olan
Afet İnan, yıllar boyu kurucuları
arasında yer aldığı Türk Tarih Kurumu'nun astbaşkanlığını
yapmıştır. Türk Tarih Tezi’ni ortaya
koyan tarihçiler arasında yer alır.
52 Ebu Muhammed eş-Şatıbî, Herzu’l-Emanî ve Vechu’t-Tehanî
fi’l-Kiraati’s-Seb‘a, Daru’l-huda,
1426/2005, s. 67.
Beş on Arapça kelimenin iştikaklarını delil olsun diye
yukarıda zikrettim.
Zorlama eseri, sahtekârlık hileleri açıklamalarımda yoktur.
Şimdi sıra Ye’cûc ve
Me’cûc kelimelerine geldi.
11) Kehf sûresi 94. âyet ve Enbiya sûresi 96. âyet-i
kerîmelerinde
zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri de elbette
Yunancadır.
İmam Âsım’ın kıraatinde Ye’cûc “.....” ve Me’cûc “.....”
kelimeleri
mehmuz (hemzeli) ise de, diğer bütün imamların yani ümmetin
bütün imamlarının
kıraatlerinde Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri memdûddur
(uzatmalı). Bu cümleden
olarak lügat âlimlerinden İmam Ru’be b. el-Ucac’ın
sözlüğünde, kelime Âcüc
(....) dür. Buna göre, kelime Me’cûc ve Mâcüc olmak üzere
iki yapıda olur.
Ye’cûc kelimesinin okunuşuna gelince, burada üç türlü okuyuş
biçimi vardır.
Birincisi, Ye’cûc (.....), Yâccûc (.....) ve Âcüc (....)
dür. İmam Şatıbî’nin
konuya vâkıf bir yaklaşımına göre ..... , ..... kelimeleri
mehmuz olursa, bu iki
isim “. . .” maddesinden “.....” ve “.....” vezninde olmuş
olurlar. Anlamları,
yanmak, yakmak ve alevlenmek gibi manalara delaleti
cihetiyle kelimelerde
Arapça olma şüphesi vardır. İmam Şatıbî, Kehf sûresinde
geçen ferş (...)
kelimesinin harflerini tahlil ederken “........ .......
....... ......... ...........”52 şeklinde bir
şiir nakletmiştir. Manası Arapçaya yardım etmek için dört
kelimeyi mehmuz yap
demektir. Kelimeye med takdir edildiğinde kelime yabancı
olur, demektir. Bu ne
güzel ve ne kadar özlü bir açıklama.
Me’cûc, demus ve ağus kelimelerinden oluşan demağuğ
kelimesinin
Arapçalaştırılmış şeklidir. Kendi amaçları, nefsanî, şahsî
arzu ve hevesleri
yolunda halkı sevk eden efe demektir. Daha önceleri övgü
lakabı olarak
kullanılırdı. Sonunda tabiatlarının bozukluğuna bağlı olarak
kelime de
bozgunculuk manalarına delalet eder olmuştur.
Ye’cûc=theos ağus, kelimelerinden oluşan (theağus) kelimesi
de
Arapçalaştırılmıştır. Tanrıları da kendi amaçları yolunda
sevk etmek, heva ve
heveslerine müptela olmuş kibirli, zalim ve böbürlenen
bozguncu demektir.
Arapçalaştırılırken önceki bölümleri naht usûlüne göre terk
edilmiş,
demağuğ, theağuğ kelimeleri, mağuğ, ağuğ şekillerine
kısaltıldıktan sonra
Arapçaları Âcüc, Ye’cûc ve Me’cûc olmuştur.
Bu durumda, (1) Cücü de reislik manası gayet açıktır. (2)
Cüc ve Me’cûc
kelimelerini Eski Ahit ve Yeni Ahit sayfalarında çeşitli
manalarda kullanıldığı
açıktır. (3) Kur’ân-ı Kerîm, Eski Ahit kelimelerini ümmî bir
kişinin diliyle
asıllarına döndürmüştür. (4) Eski Ahit ve Yeni Ahit
Enbiyalarının, bütün
Yahudilerin, bütün Hıristiyanların asırlarca gafletlerini
sapıklıklarını Kur’ân-ı
Kerîm âyet-i kerîmelerinin dikkat çekici güzel “..”sı, ikame
etmiş, gayet nezih ve
mübarek bir dille düzeltmiştir. Bu durumda:
11. Ye’cûc ve Me’cûc Kimdir?
Ye’cûc, yeryüzünde her yerde, her millette her zaman ortaya
çıkabilir. Bu
sebepten, Ye’cûc ve Me’cûc’ün cinsiyetleri, zamanları,
mekânları Kur’ân-ı
Kerîm’de tayin edilmemiştir.
Hz. Nuh döneminde de vardı. Fakat güçsüz olmaları yahut
başkalarının
daha güçlü olması nedeniyle istila yolları kapanmış idi.
Zülkarneyn döneminde
vardı. Her tarafa yayılmış bir vaziyette idiler. Az çok
zayıf kalmış halklar üzerine
o zamanın müfsit Ye’cûc ve Me’cûcleri, bozguncuları ve
zalimleri saldırıyorlar ve
istila ediyorlardı.
“İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir
sözü
anlamayan bir halk buldu.” dediler ki: “Ey Zülkarneyn!
Ye’cûc ve Me’cûc (adlı
kavimler) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla
bizim aramıza bir
engel yapman karşılığında sana vergi verelim mi?”.53
53 Kehf, 18/93-94.
Belli iki dağ civarında oturan belli bir memleketin
halklarını o döneminin
müfsitlerinden saklanmak için o halkın istedikleri tedbiri
uygun görmüş, iki dağın
arasını dağ kadar büyük Sed ile Zülkarneyn kapatmıştır.
Burada itibar gözüyle, ihtimam fikriyle mülahaza edilecek
meselelerden
biri, İki dağ nerede? İkincisi, dağ kadar Sed ne zaman inşa
edildi? Üçüncüsü, ne
kadar zamanda dağlar kadar Seddin inşası tamamlandı? gibi
meseleler değildir.
Büyük Kur’ân’ın büyük kıssalarına göre zamanın ve mekânın
ehemmiyeti yok
yahut azdır. Hatta inşa edenlerin de ehemmiyeti pek yoktur.
İnsanların büyük
facialarını görüp dururken, ancak tedbir aramaktan habersiz
tarihçiler, beyinleri
ilimle dolu ise de kalpleri ilmin etkisinden boş kimseler
öyle meseleleri çözmekle
meşgul olabilir.
Kur’ân-ı Kerîm’in maksadına göre itibar edilecek meseleler:
(1)
Memleketlerin biri belalardan birine duçar olursa, yardım
tedbirlerine acele
etmek, o dönemdeki mevcut güçlerin her birine vazife olur.
(2) Vazife karşılığında
bedel almaya, kendilerine arz edilse bile himmet
gösterilmez. İnsanların
mülklerini ve kuvvetlerini yalnız onların zaruretlerine ve
maslahatlarına sarf
etmek meşrudur. (4) Büyük güç ve çareler hükümdarın elinde
toplanırsa bunlar
halkın zaruri ihtiyaçları ve maslahatları için sarf edilir.
(5) Devlet ve hükümetten
amaç, halkın maslahatlarını güvence altına almaktır. Hâkim,
hâdimdır. Kendi
amaçları yolunda halkı istihdam ederse, böyle bir hükümet
zalim bir hükümet
olur. Nihayet devletin yıkılmasına sebep olur. (Halledilecek
meseleler şu dört beş
mesele gibi meselelerdir).
Son dönemlerde Ye’cûc ve Me’cûc bulunmuştur. Büyük İskender
o
zamana göre, Ye’cûc, güçlü askeri ise elbette Me’cûc’dür.
Yahudilere nispetle
Bâbil hükümeti Ye’cûc olup, Türk hem İslâm âlemine nispeten
Cengiz Han ve
Hülâgu, Ye’cûc-Me’cûc’ün en şiddetli olanı idi.
Şu günlerde ateş gücü ve mali gücüyle bütün yeryüzünü istila
etmiş
medenî Hıristiyan dünyası, bütün insanlara nispeten,
özellikle İslâm milletlerine
nispeten en şiddetli manasıyla Ye’cûc ve Me’cûc’dür.
Eski şirk inançların bütün teuğuniyelerini, paganist
putperestlerin bütün putlarını
kendilerine tam anlamıyla mal ettikten sonra kendilerinin
ateş gücü ve maddi güçleriyle
hem Allah huzurnda büyüklük taslayan hem de bütün insaniyete
şiddetli zulümler yapan
(theâğuğ, demğuğ) Theanthrop Hıristiyan dünyası, yeryüzüne
gelebilecek Ye’cûc ve
Me’cûclerin en ileri aşaması, en gelişeni ve en müfsit
örnekleridir.
Kehf sûresinde peygamber Zülkarneyn diliyle “Zülkarneyn: Bu,
Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vâdi gelince, O,
bunu yerle bir eder.
Rabbimin vâdi haktır, dedi. O gün (kıyamet gününde bakarsın
ki) biz onları,
birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır; Sûr'a
da üfürülmüş,
böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.”54 âyet-i
kerîmesi ve Enbiya
sûresinin “Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc’ün önü açıldığı zaman
her tepeden akın
ederler.”55 âyet-i kerîmesi bugünkü kapitalist medenî
Hıristiyan dünyası hakkında
elbette daha fazla doğru olabilir.
54 Kehf, 18/98-99.
55 Enbiya, 21/96.
56 Kehf, 18/86.
57 Kehf, 18/98.
Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük bir kitapta “Ey Zülkarneyn! Ya
(onları)
cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın”
dedik.”56 gibi mutlak
seçim hakkı verilmiş olan Zülkarneyn, iki dağ kadar büyük
bir Sed inşa ettikten
sonra gururlanmayıp, “Bu Rabbimden bir rahmettir” demiş ise,
böyle söz taçlı
kralların sözü olamaz. Belki Süleyman’dan daha büyük bir
peygamberin sözü
olabilir. “Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder.
Rabbimin vaadi gerçektir
dedi.”57gibi geleceğin perdeleri arkasındaki tamamıyla gaip
büyük haberleri, ufak
tefek Yahudi peygamberleri söyleyemez. Mutlak irade şerefine
nail olmuş büyük
kral, büyük nübüvvet şereflerine ulaşmış adil Zülkarneyn
gibi simalar, büyük
İskenderler, birinci Keykubat ve Qiwang te gibi kişiler
arasında aranırsa
bulunamaz. Zülkarneyn’in dilinden hikâye edilmiş “Rabbimin
vaadi gelince onu
yerle bir eder.” âyet-i kerîmesinde Sed’in yıkılması Ye’cûc
ve Me’cûclere isnad
edilmemiş, Allah Teâla (c.c)ya yahut onun vadine isnad
edilmiştir. Kur’ân-ı
Kerîm’in böyle bir isnadı, Ye’cûc ve Me’cûc hakkındaki
yaygın hataları tamamen
yıkacaktır.
İhvân-ı Safa risalelerinin 4. cildinde, Ulum-i Nâmusiyye-i
Şer‘iyye
risalelerinden 6. risalede zahiri manalarından vazgeçilip,
Batınî manalarına
hamledilecek meseleler arasında Ye’cûc ve Sed hakkında şöyle
denmiştir:
...... ..... ... . ... .. ..... ... ... ... ..58
58 Arka arkaya gelen zümrelerden hangisi Ye’cûc Me’cûc’ün
Seddi’ni yiyip bitirecek.
59 Enbiya, 21/97.
60 Enbiya, 21/1-2.
61 Enbiya, 21/105.
İhvân-ı Safa gibi ilim mecmualarına da sirayet etmiş hata ve
uydurmaları
bir defa kabul ettikten sonra tevil etmek belki bir ustalık
olabilir. Fakat öyle
uydurmaları Kur’ân-ı Kerîm âyet-i kerîmelerine isnat etmek
İhvân-ı Safa
mecmualarına elbette uygun olmaz. (Büyük gafletten
kaynaklanmış edebi bir
cinayettir)
Zülkarneyn asrının Ye’cûc ve Me’cûc’ü, o zamanın basit
istihkâmlarını
aşmak gibi ufak bir zahmetten aciz idiyseler, medeniyet
asrının ateş gücü ve
maddi gücü önünde öyle yıkıntıların elbette yeri olamaz.
O zaman Allah’ın (c.c) gerçek vaadi zuhur ederdi. Ateş gücü ve
maddi
güçlerine aldanıp gaflette kalmış Ye’cûc ve Me’cûc, büyük
gafletlerinden uyanıp,
“Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim
kimselermişiz”59
şeklindeki itiraflarıyla kibirli gururlarından, istibdat
zulümlerinden tevbe edip
yahut aciz kalıp hak ve hakikat mihraplarında secde ederler.
Sosyal adalet
kanunlarına boyun eğerler. Medeniyet dünyasının büyük dönemi
başlar.
Medeniyetin nefsanî siyasetlerinin yerine İslâmiyet’in adil
siyaseti ikame edilir.
Bizim şu açıklamalarımıza göre lâhûtî Yuhanna’nın müthiş
rüyalarından,
İşaya Hezekiel gibi peygamberlerin dehşetli
nübüvvetlerinden, bütün medenî
milletler gelecekte azat olur. Büyük medeniyetin nihai
dereceleri, son gayeleri
Yahudilerin şanına kurban edilemez. (Medeni devletlere büyük
bir müjde).
Enbiya sûresinin başı “İnsanların hesaba çekilmeleri
yaklaştı. Hâlbuki
onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rab’lerinden
kendilerine yeni bir öğüt
gelmez ki, onlar mutlaka onu alaya alarak, kalpleri de
gaflette olarak
dinlemesinler.”60 şeklindeki âyet-i kerîmeleridir. Sûrenin
sonunda Ye’cûc ve
Me’cûc’ün fethi anlatıldıktan sonra “Andolsun, Zikir’den
(Tevrat’tan) sonra
Zebûr’da da, yer yüzünde muhakkak benim iyi kullarım varis
olacaktır, diye
yazmıştık.”61 âyet-i kerîmesi zikredilmiştir. Böyle bir
âyet-i kerîmeden sonra
peygamber Hz. Muhammed’in (s.a) bütün alemlere rahmet olan
risaletinin
tamamı, “De ki: “Bana ancak, ilâhınızın yalnızca bir tek
ilâh olduğu
vahyolunuyor. Artık Müslüman oluyor musunuz?”62 âyet-i kerîmesindeki
iki
büyük sınırlamada (... ) özetlenmiştir.
62 Enbiya, 21/108.
63 Mücadele, 58/21.
Kur’ân-ı Kerîm’in dikkat çekici şu iki açıklaması Ye’cûc ve
Me’cûc
meselesinde benim görüşümü açık desteklemektedir. Ye’cûc ve
Me’cûc hakkında
Yahudilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların meşhur
zanlarına dayalı inançları
doğru olsaydı, Ye’cûc hadiselerinden sonra genel olarak
risaletin önemi
kalmayacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’in yüce ve büyük o açıklaması
zamanı geçmiş,
önemi bitmiş bir hikâye olacaktır.
Talebeler! İçtihadınıza bir mesele arz edeyim. Şari‘-i Hakîm
Hz.
Peygamberin (a.s) âlemlere rahmet risaletinde büyük iki
sınırlamanın (... )
hikmeti nedir?
12. Görüşümü Yazdım. Amacım Neydi?
Kur’ân-ı Kerîm gibi büyük kitapta zikredilmeseydi Ye’cûc ve
Me’cûc
kelimeleri hakkında bir söz söylemek arzusu bende belki hiç
olmazdı. Ye’cûc
hakkındaki düşüncelerimi yazdım. Çünkü kalbim büyük
huzursuzluklar içindeydi.
Ufak ve kolay meselelerdeki ümmet imamlarının gafletlerini
giderdim. Belki daha
ziyade doğru açıklamalara müctehidlerden biri bundan sonra
yol bulur. Kur’ân-ı
Kerîm ifadelerini Yahudi masallarına uydurmak
cinayetlerinden müslüman
talebeler kurtulursa, ben kanaat ederim. Bütün amacım sadece
budur. Eski
görüşlere saldırmak değil, geleceğin yollarını talebelere
açmak benim amacım
idiMüslüman talebelerinin üstün zekâlarına, canlı ruhlarına,
doymak bilmeyen bir
ilgi, edepli bir özgürlük ve kâmil bir saygı telkin etmek
arzumuz idi. Eğer
ilimlerin ve sanatların her birine ilgi, saçmalık,
akılsızlık, cehalet ve kötü taklit
gibi bağların her birinden özgür ve fikirlerin,
hakikatlerin, insanların tümüne
hürmet gibi bu üç fazilet bizim talebelerimizde bulunursa,
yani kişisel edep
değerleri İslâm’ı idrak eden talebelerde yerleşirse Deccal
fitneleri, Ye’cûc-
Me’cûc istilaları ve devrim tufanları bize zarar veremez.
Mehdiyi beklemeye, Hz.
İsa’nın nüzulüne de ihtiyaç kalmaz. Mehdîlerimiz, yol
göstericilerimiz,
Mesihlerimiz ve masihlerimiz kendimizden, Müslüman Türk
evlatlarından
çıkacaktır. Galip olurlar. Maddi ve manevî güçlerin her
birinde medenî milletlerin
her birine, İslâm milletleri eşit ya da onların önüne
geçmedikçe İslâm mehdileri
meydana çıkmaz. İmâm Mehdî gelişmelerin başlangıcı değil,
bütün gelişmeler e
büyü gücün neticesinde meydana gelecek adaletin baş
imamıdır. İmam mehdi
hadisleri, Yahudilerin ve Mesih nübüvvetlerinden daha ziyade
kesinlikte elbette
sabittir. Problem hadislerde değildir. Eğer problem var ise
de o da sadece
kafalardadır.
Allah, “Şüphesiz ben ve elçilerim galip geleceğiz, diye
yazmıştır.”63
Buradaki “elçiler” daha önceki ümmetlere gelen elçiler
değil, İslâm elçileridir.
Peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’in mührüyle
onaylanacak İslâm
elçileridir. Bunlar daha önceki ümmetlere gelen elçiler
olsaydı âyetin geleceğe
işaret eden yönü zikredilmezdi.
İctihad bize mutlak olarak farzdır. Büyük bir vazifedir.
Teşri‘ bizim büyük
ve kutsal hakkımızdır. İslâm risaleti, İslâm ümmetinde
sonsuza dek artarak devam
edecektir. O, kemaline ulaşacak ilahi bir nimettir. “O,
Allah’a ortak koşanlar
hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için,
peygamberini
hidayetle ve hak dinle gönderendir.”64 âyet-i kerîmelerinin
umumî muhtevasının
dışında olabilecek bir sosyal nimet yoktur.
64 Tevbe, 9/33.
65 Zumer, 39/69.
66 Zumer, 39/74.
Bu gün yeryüzü güneş ışığından ziyade özgür ilim ve saygın
fen
bilimlerinin nuruyla aydınlatılmaktadır. İslâm talebeleri,
Türk çocukları, hepiniz
buralara, medeniyet okullarına ve evlerinize medeniyet
nuruyla birlikte İslâm
ruhunu taşıyınız. Türk yurtları, Allah’ın nuruyla
aydınlanır. “Yeryüzü, Rabbinin
nuruyla aydınlanır. Kitap ortaya konur. Peygamberler ve
şahitler getirilir.”65.
Allah’ın (c.c) büyük kitabı Kur’ân-ı Kerîm sosyal
hayatınızın temeli olmasının
bereketiyle, kendi çocuklarınız nebi ve şahitler olur,
Şar‘-i Hakîm’in nurlu
ruhaniyeti bu şekilde yeryüzünde bitmez tükenmez bir hayat
olur. Nihayet her
biriniz “Hamd, bize olan vaadini gerçekleştiren ve bizi
cennetten dilediğimiz yere
konmak üzere bu yurda varis kılan Allah’a mahsustur. Salih
amel işleyenlerin
mükâfatı ne güzelmiş!”66 âyet-i kerîmelerini o zaman tasdik
edici bir dille
okursunuz. O günkü tilavetler bir ses değil, bir yankıdır ve
tilavet değil bir
hikâyedir.
Büyük atalarınızdan miras olarak size kalmış yerleriniz ve
yurtlarınız
cennetiniz olur. Mükemmel, büyük özgürlükle, mutlak seçme
özgürlüğünüz ve
bütün takdir-i ilâhiniz elinizde olur. O zaman Proletarya
kavgaları, kargaşası,
komünizm Me’cûc’leri ve kapitalizm Ye’cûc’leri size zarar
veremez. Bismillah
ileri!
Petersburg-Leningrad 31 Mayıs 1930 tarihinde yazıldı.
Musa Carullah
Bu kitap, Kaşgarlı Abdurrahman Ahund Nasiruddîn kardeşimizin sorularına cevap olması için yazılmış erserlerden biridir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder