MUSA CARULLAH (1875–1949)
Eğitim Hayatı
Musa Carullah 1875 yılında Rusya'nın Don nehri kıyısındaki Nova-Çerkossk şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası Molla Carullah imamlık görevini yapan bir âlimdi. Babasının genç yaşta ölümünden sonra annesi Musa Carullah'ın iyi bir dini eğitim alması için ilk mektebi bitirdikten sonra onu Kazan'a gönderir. Kazan'da meşhur Göl Boyu Medresesine kayıt olur.
1895'te (20 yaşındayken) dini ilimlerde derinleşmek ümidiyle Maveraünnehr taraflarına yönelir. Buhara ve Semerkant'ta eğitim gördükten sonra tekrar memleketine döner ve öğrendiklerini arkadaşlarına anlatır. Maveraünnehir'de 3–4 yıl kaldıktan sonra Rostov'a döner ve üniversiteye girmek için müracaat eder ancak Latince bilmediğinden kabul olunmaz. Carullah bu defa yeni ümitlerle ilmi susuzluğunu gidermek maksadıyla diğer İslam beldelerine yönelir. Önce İstanbul'a gelir. Teknik Üniversiteye kayıt olur ancak bırakır ve Mısır'a gider. Burada fıkıh ve hadis âlimlerinden dersler alır. Muhammed Abduh'tan da dersler aldığı söylenir. Mısır'da geçirdiği 3 yıl zarfında Kur'an tarihi üzerine çalışır. Carullah 5-6 yıl süren bu seyahatinde İslam ülkelerindeki medreselerin durumunun çok iyi olmadığını ancak onların kütüphanelerinden çok faydalandığını söyler. Tekrar Rostov şehrine döner. Artık sıra öğrendiklerini pratik hayata geçirme zamanı gelmiştir. Bu dönemde medreselerde okutulan kitaplara "taklit" aşılıyor diye soğuk bakmasına mukabil, kütüphanelerde "yüzyıllardır el sürülmeyen" İslam eserleri ona cazip geliyordu. Müslüman çocuklarına dinamik bir ruh aşılayacak eğitimin bu eserlerin tanıtılması ve yaygınlaştırılması ile mümkün olacağına inanıyordun. Kendisinde her ne kadar itikadi sorunlar varsa da akla önem verdiği ve taklidi reddettiği için Ma'arri'nin Lüzumiyyat adlı eserini örnek gösterir. Onun amacı medrese talebeleri için yeni, dinamik bir İslam literatürü oluşturmaktı.
Carullah İslam dünyasında yaptığı seyahatler sayesinde ıslah ve reform fikirlerinden etkilenmiş, özellikle Mısır'da Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh'tan çok etkilenmiştir. Carullah’ın Kur’an tarihiyle ilgili yazdığı risale Mısır'da Menar dergisinde yayınlanır.
1905'te Rusya'da ihtilalle beraber fikri bir serbestlik ortamı oluşur. Bu ortamda bilgisini geliştirmek için Petersburg'a gelir. Petersburg Camii'nde cuma günleri vaaz verir ve hutbe okurdu. Dini eğitim alanlar bu dönemde imam veya müderris olurdu ancak Carullah'a bu işler durağan gelmiş. Yazı yazmak ve mücadele etmek kendisine daha cazip gelmiştir. Rusya Müslümanları arasında birlik oluşturmak, İslam dünyasını birleştirmek, milli otonomi almak gibi dini ve siyasi meselelere ağırlık veren Ülfet dergisinde yazılar yazar ancak Çarlık rejimi aleyhtarı olması sebebiyle baskı rejiminin güçlendiği 1907 yılında yayını durdurulur. Hükümetin Ruslaştırma politikası, Hıristiyan misyonerlerin Kazaklar üzerindeki plan ve tasarılarının önüne geçilmesi de ilgi alanı içindedir.
Rusya Müslümanları 1904–1917 yılları arasında beş büyük kongre düzenlerler. Carullah 1904–1914 yılları arasındaki bütün kongrelere katılır sadece bir tanesine katılamaz. Rusya Müslümanlarının birinci kongresi Oka Nehri üzerinde bir gezinti yapma görüntüsü altında bir vapurda yapılmıştır. (15 Ağustos 1905'te yapılan bu kongreye 120 kişi katılmıştır.) Carullah burada merkez komitesine girer. Bu toplantıda İsmail Gaspıralı ve Yusuf Akçura gibi fikir adamları vardı. Katılımcılarda hükümet korkusu vardı. Vapur kıyıya vardığında herkesi korku sarmış, toplantı tutanaklarının yazıldığı kâğıtları kimse muhafaza etmek istememiş. Carullah bunu yapmıştır. Bu ilk toplantıda ilk defa Rusya'nın Sünni ve Şii Müslümanları kucaklaşıyordu ancak bu durum sadece aydınlar arasında oluyordu. Halk için o kadar kolay olmadı. Toplantı en önemli amacına ulaşmış, Rusya Müslümanlarının birliği yönünde çok önemli adımlar atılmıştı. Ancak bu toplantılara karşı çıkanlar da olmuştur. Rus mekteplerinde okuyan ve Rus hayatı içinde asimile olan bu kimselerin Rusya Müslümanlarının ümitlerini kırmaya çalışmaları Carullah'ı fena halde kızdırır. "Rus mekteplerinde tahsil görmüş ağalarımız, biraderlerimiz" diye bahsettiği bu kimselere karşı büyük bir hayal kırıklığı içindedir. Onların Rus toplumu içinde iyice asimile olduklarını görerek üzülür, Rusça öğrenmeye ve Rus mekteplerinde okumaya karşı çıkan eski nesle bu noktada hak verir.
II. Kongre’de Rus İmparatorluğu içindeki çeşitli etnik grupların hürriyetlerini elde etme mücadeleleri Rusya Müslümanlarının neler yapması gerektiği tartışılır. (22 Aralık 1905)
III. Kongre’de Rusya Müslümanları "Müslüman İttifakı" adında siyasi bir parti kurarlar. (16–21 Ağustos 1906) Onlara göre İslamiyet dini olduğu kadar siyasidir de. Siyaset dinden ayrılamaz, dolayısıyla "dinimizde siyaset yoktur" demek yanlış olur. Siyasi ve medeni haklar dine dâhildir. Ayrıca Carullah, Rusya Müslümanları arasıdan Sünni-Şii ayrılığını ortadan kaldırma ve birlik sağlama arzusundaydı. Kongre'de şöyle bir karar alınır: Müslümanların hepsi birdir, mezhep ayrılıkları önemsizdir. Ortak dini bir idare kurmaya engel değildir. 1906 Nisan'ında yapılan seçimlerde 524 mebusluk Duma'ya (Rusya Millet Meclisi) 25 milletvekili gönderirler.
Hukuk ilmine karşı büyük bir ilgisi vardır ve Batı hukukunu yakından tanıma ve inceleme arzusundaydı. Bu amaçla Petersburg Üniversitesi'nin Hukuk bölümüne dinleyici olarak yazılmış ve devam etmiştir. Carullah İslam hukukunun çağın diliyle ifade etmek amacıyla İfadetul Kiram (Kazan,1905) adlı eseri yayınlar. Hemen arkasından yine hukukla ilgili olmak üzere ve bu çalışmanın devamı niteliğindeki Kavaid-i Fıkhiyye'yi (Kazan,1910) yayınlar. Burada fıkıh teorisini oldukça sağlam ve çok makul bir şekilde yeniden ele alır.
Kur'an Baskı Hataları Meselesi
Kazan baskısı Kur'anlarda bulduğu yanlışlıklar ve bu konuda Islah gazetesinde yazdığı yazılar Carullah'ı ön plana çıkarır. Kazanlıların ellerindeki Kur'anların Zeyd bin Sabit'in kalemi ile yazılmış Kur'anlara hat itibariyle uygun olmadığını iddia eder. Yapılan toplantılarda öne sürdüğü deliller ikna edici bulunur ve tekrar düzeltilir.
İlahi Rahmet Meselesi
Carullah'ın tartıştığı meselelerden biri de ilahi rahmet meselesidir. Carullah bu konuda sufilerden etkilenir ve Allah'ın Rahmetinin bütün insanları kuşatıcı olduğu, hangi dinden olursa olsun insanların öteki dünyada sonsuz azap içinde kalmayacakları görüşünü ortaya atar. Tezini ispatlamakla İslamiyet’in genişliğini ve müsamahasını ortaya çıkaracağına inanıyordu. Ayrıca bu vesile ile bazı Avrupalı ilim adamlarının İslam dini hakkındaki önyargılı görüşlerine de cevap vermeyi amaçlıyordu. Onun bir amacı da Müslümanlar arasındaki taassupla diğer dinlerin mensuplarına karşı toleranssızlığı azaltmak ve Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki gerginliği gevşetmekti.
Kur'an Tercümesi Meselesi
Carullah üzerinde bir kaç yıl çalıştığı Kur'an tercümesini 1912'de tamamlamış ve yayına hazırlamıştır. Ayrıca Ufa şehrindeki Müslüman Dini İdaresi Kur'an tercümesinin baskısına izin vermez. Bu duruma sinirlenen Carullah'a göre 20 milyon kadar olan Rusya Müslümanları Kur'an tercümesine susamıştı ve bu yasak âlimleri aşağılamak anlamına geliyordu. Muhafazakâr ulema Carullah'ın Kur’an’ı kaldırıp onun yerine "Tatarca kitap" koyacaklarını ve bu tercümenin fesada sebep olacak bir iş olduğunu savunurlar. 1913 yılında Çarlık yönetiminin yeni usulle eğitim veren medreseleri kapatması karşısında Dini İdare'nin bir şey yapmamasından, hatta müftünün hükümeti haklı görmesinden şikâyetçi olur. Müftüye bildirdiği üzüntüsüne karşılık şu cevabı alır: "Onlar müstehak, çünkü çok ileri gittiler."
Siyonizm Hakkındaki Görüşleri
O günlerde gündemde olan Siyonizm meselesi ile ilgili Yahudiler hakkında Kur'an ayetlerini yeniden yorumlamak amacıyla bir dizi yazı yayınlamıştır. Osmanlı Devletinde ortaya çıkan Sebatay Sevi'den de bahseden Carullah, o günlerde Filistin'de yerleşen Yahudi kolonisinin gelecekte kurulacak büyük bir devletin temek taşı olduğunu haber vermekteydi. Kendisinin bizzat gezip gördüğü Filistin'de Osmanlı yönetiminin uygulamalarını da eleştirmekteydi. Fakihlerin yönlendirmesiyle ticarete yönelen Yahudilerin kısa süre içinde zengin olduklarını ve bu fakihlerin Yahudilerin kalbine "siyon" yani "mukaddes evvelki devlet"e dönüşü imanın şartı gibi mukaddes bir ülkü yerleştirdiklerini söyler. Amaçlarına ulaşmak için siyaset yolunu takip eden Yahudiler, Osmanlı devletinin zayıflığı, siyaset yolunu tercih eden Siyonizm önderlerine elverişli bir ortam sunuyordu. Carullah şu tespiti yapar: "Şu gün Filistin'de Yahudilerin bir kolonisi, gelecek günlerde büyük bir devletin temel taşıdır". Siyonizm hakkında yazdığı ikinci makalesinde 19. yüzyıldan başlayarak Siyonizm hareketinin tarihini ele alır. Son asırda medeniyet dünyasında altın aşkıyla, finans kuvvetiyle yönetilen siyaset ruhu, Siyonistlerin işini kolaylaştırdı. Bu yüzden Siyonistler amaçlarına ulaşmak için para gücü ve siyaset merkezlerinin yardımıyla hareket etmişlerdir. 1840'dan 1896 yılına kadar Siyonizm bu yolla devam etti. Bu müddet (56 yıl) içinde Filistin'de milyonlara mal olan 15 kadar büyük ve güzel koloni satın aldılar. 1897'de Yahudilerin ilk büyük kongresinde açıkça bir Yahudi Devleti kurma fikrini hukuk doktoru Theodor Herzl dile getirir. Bir Yahudi devletinin Filistin'de kurulması fikri Avrupa'nın da işine gelmekteydi, çünkü ne kadar ilerlerse ilerlesin bu devlet Avrupa devletlerine zarar vermeyecekti. Fakat İslam dünyasının tam kalbinde olması bakımından Müslüman devletlere çok büyük zararı olacaktı. Dolayısıyla Avrupa siyasetçileri bu durumdan her bakımdan yararlanacaktı.
Carullah makalesinde bir hatırasını nakleder ve Filistin yerlerini öğrenci iken fakirlikten yaya olarak seyahat ettiğini ve buradaki peygamber ve velilerin mekânlarını ziyaret ederken kolonistlerin elinde cennet olup gitmiş yerleri de görürdüm, der. Osmanlı'nın bu bölgeyle ilgilenmediği, bazı bürokratik engellerden dolayı bölge Müslümanlarının buraları imar etmediğini ve geri kaldığını söyler. Bunda dolayı Filistin’de Müslüman toprağının çoğu veya tamamı birkaç sene içerisinde bankalar vasıtasıyla Yahudilere mülk olacaktı. Ona göre Yahudiler yalnız Filistin ile kanaat etmezler, belki Türkiye (Osmanlı) vilayetlerinin diğerlerine de yayılıp o vilayetlerde ticareti ellerine alırlar. Halk her bakımdan esir kalır, der.
Carullah Siyonizm ile ilgili son makalesinde: "Sayıları az lakin mukaddes maksatlarına, büyük ideallerine açık tarikle, büyük cesaretle gece gündüz her yerde sa'y eden yahudilerin siyaset dünyasında itibarı var iken, siyaset dünyasının gözünde birkaç yüz milyon ehl-i İslamın itibarı niçin kalmadı?" diye sorduktan sonra, Müslümanların başkalarını suçlamak yerine hatayı kendilerinde aramaları gerektiğini söyler. Piyer Loti gibilerin makale ve mektuplarını okuyup sevinmeyi onur kırıcı bulur. Ona göre İslam dünyası Batı ile her yönden eşit seviyeye erişmedikçe, Müslümanlara yapılan hücumlar her zaman "haklı" kabul edilecektir. Batının hücumuna hedef olmak veya sempatilerine ihtiyaç duymak zayıflık göstergesidir. Bu durumda kaldıkça Batı dünyası Müslümanların protestolarına veya teşekkürlerine kıymet vermeyecek, her hareketlerini vahşilik ve barbarlık olarak görecektir. Bu arada Carullah Siyonistlerin gayretlerine olan hayranlığını da ifade eder. Fakat bunun onları örnek alma bakımından değil, bir milletin inanç sayesinde nasıl bir güce erişebileceğini göstermesi açısından ilginç bulur. Kutsal bir amaca inanıp, ulaşmak istediği hedef için rahatını feda edebilecek durumdaki bir millet, gücün önemli bir kısmına sahip olmuş demekti.
Tasavvuf Savunusu ve Dinde Reform Hakkındaki Görüşleri
Carullah, tasavvufun terbiye amaçlı kullanılmasını savunur. Onun dışındaki görüşleri eleştirir. Carullah ilgilisini sufilerin eserlerine çeken şeyin tasavvuf ehlinin hoşgörü ve fikir hürriyeti gibi konulardaki geniş görüşleri olduğunu söyler. Tasavvufun daha ziyade entelektüel cephesi onu çekiyordu. Bunun yanında aslından sapmış sufiliği de eleştirmekten çekinmiyordu. Mesela küçük tanrılar veya canlı putlar olarak nitelendirdiği imam-ı muntezar, gavs, kutb, evtab, nüceba, abdal, Hızır-İlyas gibi kavramların İslamiyet'e sonradan sokulduğu kanaatindedir. Kendisi gibi akide konusunda titiz, taklidi sevmeyen ve ısrarla içtihadı savunan İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevzi gibi mücedditlerin yanında onu tasavvufa yakınlaştıran sebep buydu.
Dinde reform yapılması fikrini ve bu yolla fikir beyan edenleri de eleştirir. "Dinde Reform" ibaresini doğru bulmaz çünkü o ibarenin İslamiyet’in kendisinde hastalık varmış şaibesini ima ettiği görüşündedir. Müslüman aydınların toplumsal konulara yabancı gözü ile bakmalarını da ve batılıları taklit etmelerini bir hastalık gibi görür. Carullah: " Benim nazarımda İslamiyet "dini ıslahat" ameliyelerinin hiçbirine muhtaç değildir. Aslında, İslamiyet’te değil, özümüzde, içtimai, siyasi ve dini hastalıklar vardır. O mühlik hastalıklardan arınmak, devalarını da aramak elbette lazımdır. Lakin şu takdirde İslamiyeti ıslah etmek hacet olmaz. Belki İslamiyet vasıtasıyla, İslamiyet devasıyla özümüzü, vücudumuzu devalamak, ıslah etmek hacet olur." der.
Yine Carullah, eski İslam âlimlerinin görüşlerini açıkça ve cesaretle eleştirirken, batılı filozofların sözlerine sorgulamaksızın kabul etmeyi, hürriyet değil, çok büyük bir zillet olarak görür ve bu durumun Türk yazarlarında çok yaygın olduğunu belirtir. Carullah İslam dünyasında ıslahat gerektiği kanaatindedir. Ancak o bu ıslahatın en mühim esaslarını mazide arar. Islahatın en önemli esası, seleften miras kalan bütün hazineleri aramaktır, bulmaktır. Onun ıslahattan anladığı budur.
Dini- Dünveyi Ayrımı Hakkında Görüşleri
Carullah Batı dünyasındaki gibi kiliseyi devletten, dini dünyadan ayırma temeline dayanan "dini olan" ve "dünyevi olan" şeklinde bir ayrımı İslam’ın ruhuna aykırı bulur. Yine Kur'an'ı dini bir kitap olarak nitelendirmeye karşı çıkar ve Kur'an'ın dini olmanın yanında aynı zamanda "içtimai" (sosyal) ve "siyasi" olduğunu vurgular. Ona göre Kur'an, ibadete ait yönlerinin yanı sıra, aile hükümlerini, muamele hukukunu bildirmesi açısından içtimaidir. Aynı zamanda siyasidir çünkü siyasetin en önemli esaslarını çok açık ve ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.
İbadet hükümlerine ait yüz ayet bulunması yönünden Kur'an dini olursa hayat yollarına ait iki yüz ayet bulunması açısından elbette içtimai ve siyasi olarak tanımlanabilir, demektedir. Carullah, İslamiyet ile hayat arasında bir ikiliğin olmadığı inancındadır. Ona göre İslamiyet hayat dinidir. Hayat ve İslam arasında bir berzah yoktur. İslamiyet dairesi, hayat dairesi kadar geniştir. "Sırf dini", "sırf dünyevi" gibi tabirler, yani hayatla İslamiyet’i birbirinden ayrıma temeline dayanan tabirler İslam’ın özüne uymaz.
1917 Devrimi
Şubat 1917 Devrimi sonrası Rusya Müslümanları V.Kongrelerini yaparlar. Bu kongrede Carullah'ın savunduğu "Millet-i İslam Muhtariyeti" fikri Rusya'da yaşayan bütün Müslümanların dini ve milli hürriyetlerinin sağlanmasını amaçlıyordu. Ancak Carullah'ın önerisi yerine Sadi Maksudi'nin "Milli Medeni Muhtariyeti" kabul edildi. Maksudi İç Rusya ve Sibirya Türk Tatarları için tasarladığı muhtariyeti Carullah bütün Rusya Müslümanlarını kapsayacak şekilde hazırlamıştı. Yine 1917 Devriminden sonra müftülük aday gösterilen altı kişi arasında bulunur ancak seçimi kazanamaz.
Çarlık Rejimi tasfiye edeb 1917 Şubat ihtilalinin etkisi 8 ay sürer ve bu dönemden sonra ülkede baskı ortamı oluşur. Carullah Rusya'dan kaçmayıp bu yeni şartlar altında yeni rejimden Müslümanlar için bazı haklar koparabileceğine inanıyordu. Müslüman aydınlar bu dönemde hiçbir varlık gösteremiyordu ve halka ön ayak olamıyorlardı. Carullah ise "şimdi ümit zamanı değil, hareket ve kıyam zamanıdır" diyordu. Bütün milletlerde hareket ve çaba görülürken Müslüman toplumundaki sessizlik ve hareketsizlik onu rahatsız ediyordu. 1920'de Rusya Müslümanlarının düzenlediği bir kongrede TBMM'ye ve Müslümanların halifesine bağlılıklarını resmi bir şekilde ilan etmişlerdir. 1920 sonrasında Bolşeviklerin Müslüman şehirlerin servetlerini alıp buradaki medreseleri ya çarşı helâsı veya merkep ahırı olarak kullanmaları onu en fazla üzen olaylardan olmuştur.
Leningrad'a gidip oradaki büyük bir camiide imamlık yapan Carullah, komünist idarenin bütün medreseleri kapatmasından sonra kendisi Astrahan'da bir medrese açmak için izin alsa da Bolşeviklerin dine karşı mücadelesi bu projenin gerçekleşmesini engeller. Bu dönemde yayın yapma imkânları kısıtlandığı için eser basamaz. Gelirini kitaplardan sağlayan Carullah bu dönemde tuz ve un satışıyla geçimini sağlamaya çalışır.
1920'de yazdığı İslam Elifbası adlı kitabını Sovyetlerde bastıramayınca Berlin'de bastırabilir. Bu eser Almanya'da İslam Milletlerine adıyla basılır ancak eserin yayınlanmasından sonra 12 Kasım 1923'te güvenlik görevlileri tarafından tutuklanmıştır. 3 ay tutuklu kalır.
1 Şubat 1927'ten itibaren 3 sene Moskova'dan dışarı çıkmamak üzere gözetin altında bulundurulmasına karar verilir.
1926'da Mekke ve Kahire'de yapılacak olan kongrelere Ezher Üniversitesi'nden şahsi davetiye almasıyla onun kongrelere katılmasına izin verilir. Bu durum Carullah'ın İslam ülkelerinde de tanındığını ve kendisine saygı duyulduğunu gösterir. Önce İstanbul'a gelir. Oradan Ankara'ya geçer. Başbakan İsmet İnönü tarafından kabul edilir. Akşam Gazetesi muhabiri, Musa Carullah'ın Türkiye'deki şapka kanunu konusundaki tepkisini merak eder ve ona Rusya Müslümanlarının şapkayı nasıl değerlendirdiğini sorar. Carullah'ın cevabı biraz karışıktır: "Bizim için baş örtmenin bir önemi yoktur. Dış görüntüye anlam yüklemeyiz. Biz sizin gibi değiliz, siz şapkayı çok geç aldınız. Mesela ben 20 yıldır başı açık dua ediyorum" der.
Carullah Türkiye’nin hukuk sahasında yaptığı reformları tasvip etmez. O İslam dünyasında Muhammedi Kanunun hâkim olması arzusundadır. Batı dünyasının hayatın güzel numunelerini İslam öğretilerinden alması ümidiyle yanıp tutuşur. Türkiye'nin medeni kanununu dışarıdan, kendi deyişiyle "ağyardan" almaya ihtiyaç duyması onu çok üzmüştür.
Türkiye'de büyük bir inkılâp olduğu fakat fikirde, ruhta bir inkılâp olmadığı, o konuda eskisi gibi taklit ve esaretin sürdüğü kanaatindedir. Eskinin mutaassıp hocalarının yerini şimdi beyefendiler almıştır. Ona göre bu günkü durum daha fena, daha beter surette akidemiz garb faraziyelerine, garb nazariyelerine, bütün hareketimiz medeniyet modalarına esir oldu, der. Türkiye'de gönlünün razı olmadığı diğer bir yenilik de alfabe değişikliğiydi. Bazı teknik zorluklar olsa da Arap harflerinin el yazısındaki işlekliği yönünden diğer alfabelere üstünlüğü vardı. Arap yazısı Latin ve Rus yazılarına kıyasla zor olsa bile dini ve milli elifbayı bırakıp başka bir alfabe almanın kabul edilemez olduğu görüşündedir.
Carullah, 1927 yılında Hacc için izin almayı başarır. Mekke ve Medine'ye gider ve oralarda 20 gün kalır. Medine'nin Buhara’dan geri olduğunu gözlemler. Memleketine döndüğünde rejimin baskısının iyice arttığını fark eder. 1927–28 yıllarında Sovyetlerde bütün şehirlerde özellikle de köylerde Müslüman din adamlarına karşı baskı siyaseti uygulanmaktaydı. Rusya'dan göç etmek için hükümetten izin isterse de bir sonuç çıkmaz. Geçim sıkıntısı geçer. Eser basmasına izin verilmez ve hakkında basında karalama kampanyaları başlatılır. Bunun tesirlerini günlük hayatta da görür. Eskiden dost olan bazı insanlar bile yeni duruma ayak uydurmak ve rejime şirin gözükmek için güçlüden yana olur. Ona karşı aşağılayıcı sözler sarf ederler. Bir keresinde de Leningrad'da tramvayda kötü sözler söyleyip azarlarlar. Bütün bunlar onu zor bir karar almaya yani Sovyetlerden kaçmaya mecbur eder.
Sovyetlerden Kaçış (1930)
Carullah'ın kendi ifadesine göre bütün kurtuluş yollarının yüzüne kapanması sonucunda Sovyetlerden kaçmaya karar verir. 1930 yılı sonlarında Türkistan'a daha sonra gizlice Doğu Türkistan sınırındaki Simhane şehrine oradan da Kaşgar 'a geçer. Niyeti bu şehrin medreselerinden birinde hocalık yapmak vardı. Fakat Çin hükümeti buna izin vermez. 4 ay süren at sırtında yolculuktan sonra Kabil'e varır.
Sovyetlerden kaçışı dostları ve ailesi için büyük problemler yaratır. Kaçmasına yardımcı olanlar tutuklanır. Ailesi sürgüne gönderilir. Kazan üniversitesi'ne başvuran kızının başvuru kabul edilmez. Diğer bir kızının kocası tutuklanır ve hapiste öldürülür. Bu dönemde Carullah'ın adını ağza almak bile mümkün değildir, çünkü o bir halk düşmanı olarak görülür.
Carullah Afganistan'dan Hindistan'a oradan da Mısır'a gider. 1932'deki I.Türk Tarih Kongresi'ne katılmak için Ankara'ya gelir. Bu kongrede ifade edilen bazı fikirleri mesela Yusuf Hikmet Bayur'un "Şarkta İnhitat Sebepleri" adlı konferanstaki İslamiyet’in ruhunda ilerlemeye engel olduğunu iddia etmesini doğru bulmaz. Cahil hocaların İslam’ı yanlış anlamalarının günahını İslamiyet'in kendisine yüklemeyi haksızlık olarak görür.
1933'te Berlin'de bulunmaktadır. Burada Arap harfli bir matbaa kurarak dört eser yayınlar. Berlin'den Finlandiya'ya geçer. Oradan yeni bir doğu seyahatine çıkar. İstanbul yoluyla Irak'a gidip, Musul, Kerkük, Kerbela, Necef, Küfe gibi şehirleri dolaşır. Burada tanınmış âlimlerle tanışır. Şiilerin Muharrem ayinleri ona çok garip gelir. Muharrem matemlerini İslamiyet’le bağdaştırmaz. Tanıştığı Şii âlimlerin dar fikirli ve mutaassıp olduklarına, bölgede Sünni-Şii düşmanlığının devam ettiğini görüp üzülür.
1934'te Tahran'a gider ve Şiilerin önde gelen müçtehitlerinden bazılarını ziyaret eder ve orda Şii âlimlerine bazı sorular yöneltir. Şii âlimler Carullah'ın sorularına hemen olmasa da daha sonra yazdıkları bir kitapla cevap verirler.
İran'dan sonra Mısır'a döner. Bu tarihten sonra eserlerini Arapça yazar. Bu durumu şöyle izah etmektedir. "Türkçe ne kadar kitap yazdım ise israf oldu, yazık, tamamen ihmal kılındı. Bunun için biraz üzüntülüyüm. Muvaffak olursam iki-üç kitabımı Arapça neşredeceğim inşallah." der. Nitekim Irak-İran gezisi esnasında gördüklerini ve Şii akidesi hakkındaki görüşlerini ve eleştirilerini "el Veşia fi Nakdi Akaidi'ş Şia" (Kahire, 1935) adlı eserini Arapça olarak yayınlar. Kitap Arabistan ve Hindistan'da olağanüstü ilgi görür ve kitap hemen tükenir. Bu kitap yüzünden Irak hükümeti Carullah'ın ülke girmesini resmen yasaklar. Fakat o bu eseri kendisi Şiilere karşı olduğu için değil, diğer Sünni ülkelerde olduğu gibi gördüğü yanlışlıları düzeltmek için yazdığını söyler. Özellikle Şiilerin bazı sahabeye küfretmesini eleştirir. Belki bu kitabın da tesiriyle 1930'lu yılların sonunda İran hükümeti bazı sahabelere lanet okumayı yasaklar.
Mısır'dan Hindistan'ın Bombay şehrine oradan da Benares'e gider. Hindu Brahmanlarından Hind'in Vedalarını, Hind filozoflarının felsefelerini öğrenmeye çalışır. Daha sonra Java'ya oradan da Japonya'ya geçer. Tokyo'da bulunan Türk okulundaki öğrencilere İslami ilimler öğretilirken diğer yandan Tokyo Camiinde imamlık yapar. Bu arada öğrencilerinden biri de ünlü Japon İslam araştırmacısı Toshihiku İzutsu olur. İzutsu onun okuduğu tecvidin güzelliğini unutmadığını söyler. İzutsu ondan Arapça dersleri alır. Carullah'tan kendisine hadis öğretmesini istemiş fakat Carullah İzutsu'ya "Kâfirlerin hadis tetkik etmesi caiz değil" demiştir. İzutsu'da kendisine kâfir denilmesine gücenmiştir. Carullah 1938 yılına kadar Tokyo'da kalır. II. Dünya Savaşının başlamasıyla Çin'e oradan da Hindistan'a gider. Burada İngilizler tarafından "siyasi töhmetlerle" tutuklanır. 1,5 yıl hapis yattıktan sonra Bhopal hükümdarı Muhammed Hamidullah Han'ın müdahalesiyle kurtulur, sarayında nezaret altında bulundurulmak şartıyla bırakılır.
1945'e kadar Bhopal'de kalır. 1947 yılında tekrar Mısır'a döner.
Vefatı
Kahire'ye geldiğinde yorgun ve bıkkındır. Karısını ve çocuklarını bırakıp kaçmak zorunda kaldığı 17 seneden beri içinde bir hasret birikmiştir. Sağlığı biraz düzelince İstanbul'a gelir. İstanbul'da bir sene kadar kalır. Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşlığına kabul edilir. 1947'de Gureba Hastanesinde yatarken kendisiyle bir görüşme yapılır. Carullah'a o günlerde Tasvir gazetesinde çıkan "Bütün öteki Müslüman milletlerin biricik kurtuluş yolu bugün Türkiye Cumhuriyeti'nin tuttuğu yolu tutmaktır" cümlesinin hakikaten kendisine ait olup olmadığı sorulur. Cevaben "Evet bu cümle ile müstakil (bağımsız) bir devlet olmak itibari ile tutulan yoldan, siyasi istiklal ve hâkimiyet yolundan başka bir yol düşünmedim." der.
İstanbul'un havası kendisine iyi gelmediği için tekrar Kahire'ye döner. Hastalığı artınca vasiyetini yapar; kitaplarını ve yazılarını Ankara'da açılacak olan Milli Kütüphane'ye bağışlar. 25 Ekim 1949'da hayata gözlerini yumar. Kahire'de Afifi Kabristanı'na gömülür.
1917 yılında ihtilalcilerin mülkiyeti ilga etmesi üzerine (özel mülkiyetin kaldırılmasıyla) 15 bine yakın olan kitapları elinden alınarak Leningrad ilimler akademisine taşınmış ve burada kendi adını taşıyan bir odaya konulmuştur. Vefat ettiğinde vasiyeti üzerine elinde bulunan 500'e yakın kitabı Ankara'ya gönderilir. Carullah kabına sığmayan, muhitini bulamayan, tek duramayan, daima cemiyet içinde bir hareket, bir yenilik yaratmaya özenen ve bu arada da kendisinden bahsedilmesini de hoş gören ateşli ve kaynayan bir karakterdi. Dindardı, namazını kılar, orucunu tutar, Hacc yapar, kul hakkından sakınırdı. Din âlimi olmakla beraber hiçbir zaman sarık sarmamıştır. Setre pantolonla gezerdi. O dönemin Tatarların genel eğiliminin tersine saçlarını uzatır, sakalını keserdi. Yazarlık dışında belli resmi bir işi yoktu. Rusya Müslümanlarının zabıt kâtipliği ve Hüseyniye Medresesinde kısa süren bir öğretmenlik mesleği dışında hiçbir resmi işi olmamıştır. Geçimini bastırdığı kitaplardan sağlamıştır. 50 bazı kaynaklarda 122 eser yazdığı söylenir.
Kaynak: Ahmet Kanlıdere'nin "Kadimle Cedit Arasında Musa Carullah"
(İstanbul, Mart 2005, Dergah Yay.) adlı kitabından özetlenmiştir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder