İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR*
AN
INVESTIGATION OF PEOPLE'S RELIGIOUS BELIEFS
MUSA
CARULLAH BİGİYEF1
DİPNOTLARLA NEŞR'E
HAZIRLAYAN: YRD. DOÇ. DR. A. BÜLENT BALOGLU
Rahmet-i İlâhiyye
umûmiyyeti hakkında serd olunmuş burhanlarıma2 bir ilâve suretinde3:
Tarikatta
sâlikc gelen her şey hayrın ta kendisidir,
Ey
gönül! Doğru yol üzerinde olan bir kimse
sapık değildir.
Musa Carullah, Osmanlıca
kaleme aldığı bu risalesinde zaman zaman
Kazan Türkçesine ait deyim ve terkipleri de kullanmıştır. Eserin orjinalliğini ve özelliğini bozmamak için sadeleştirmeden
ziyade metinde geçen anlaşılması güç bazı terkip ve deyimlerin günümüz Türkçe
karşılıklarını dipnotlarda vermeyi
tercih ettim. Metinde geçen şiirler Farsça asıllarından çevrilerek
verilmiştir.
Burada
Kazan Türkçesi ile ilgili bir hususu zikretmek istiyorum: İsmini, en büyük
yerleşim merkezi olan Kazan şehrinden alan kendilerini Kazan Hanlığı'nın
(1437-1552) devamı olarak gören Kazan
Türkleri konuştukları dile ısrarla -özellikle Ruslar tarafından- Tatar
lehçesi denmesinden hoşlanmayarak, aksine
Kazan Türkçesi demektedirler. (Bu hususta
daha fazla bilgi için Reşid Rahmeti Arat'ın islâm Ansik-lopedisi'ndek\
"Kazan" maddesine bakınız.)
Metinde
geçen terkip ve deyimler için şu iki sözlükten yararlanılmıştır:
Ferid Develioğlu. Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara, 1982; Karşılaştırmalı
Türk Lehçeleri Sözlüğü I-II (Kültür Bakanlığı Yayını) Ankara, 1991.
1 Musa
Carullah Bigiyef (1875-1949), asrımızın Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh
çizgisinde yürüyen, İslâm dinine çağdaş açıdan yaklaşan Türk düşünce
tarihimizin en önde gelen şahsiyetlerinden birisidir. Hayatını, islâm
ilimlerini tahsile, onlardaki tıkanıklık ve atâleti gidermeye, İslâm
dinini sıkıştığı dar kalıplardan
çıkararak asrın her türlü ihtiyacına cevap verebilecek seviyeye
getirmeye ve de devrinin Müslümanlarını da çağdaş bir anlayışa sevkederek
geri kalmışlıktan, bağnazlıktan ve
hurafecilikten kurtarmaya vakfeden bu Kazan'lı büyük Türk filozof ve
ilim adamı telif ve tercüme olmak üzere
120'nin üzerinde esere imzasını atmıştır. Modernist bir İslamcı olan
Carullah. Kur'an'ın eskimiş bir kitap olmadığı, dünya durdukça bütün hükümleri
içinde barındırdığı; İslâm dininin ietihad
hürriyeti temeli üzerine kurulduğu, ancak bu temelin ihmal edilmesiyle
İslâm aleminin geri kaldığı ve bu geri kalışa da ietihad kapısının kapanmasının
baş sorumluları olan din bilgini denen softaların sebep olduğu şeklinde özetlenmesi mümkün olan fikirlerini, eserlerinde
ısrarla savunmuştur. İslâm aleminin bir çok yerini
gezerek,
Müslümanların içinde bulunduğu acıklı duruma çok üzülen Carullah,
Kırımlı İsmail Gaspıralı (I851-1914)'nın Dilde, Fikirde, İşde Birlik ülküsünden etkilenerek
eserlerini büyük çoğunlukla Osmanlıca
olarak kaleme almıştır, islâm ilimlerinin her sahasında ustalıkla kalem
oynatabilen ender şahsiyetlerden olan Carullah'ın hayatı, kişiliği
görüşleri ve eserleri hakkında daha geniş
bilgi için bkz.: Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, Türkiye Diyanet
Vakfı Yay., Ankara, 1994; Musa Carullah Bigiyef, Uzun Günlerde Oruç, (Sad.:
Yusuf Uralgiray), Ankara, 1975; Hüseyin Rahmi Balaban. "Musa
Carullah", islâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, 1/178; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce
Tarihi I-II, İstanbul, 1966, ss. 447-453.
2 Burhan, kelime olarak, delil
ve hüccet anlamlarını taşır.
ıstılahta ise, doğruluğunda şüphe olmayan, her hangi bir itira
za zemin bırakmayan, dolayısıyla çürütülmesi mümkün olma
yan ve kendisiyle zarurî bilginin hasıl olduğu kesin ve kat'î
delil demektir. Daha fazla bilgi için bkz.: Türkiye Diyanet
Vakfı islâm Ansiklopedisi, "Burhan" mad., İstanbul, 1992, VI/
429-430.
ıstılahta ise, doğruluğunda şüphe olmayan, her hangi bir itira
za zemin bırakmayan, dolayısıyla çürütülmesi mümkün olma
yan ve kendisiyle zarurî bilginin hasıl olduğu kesin ve kat'î
delil demektir. Daha fazla bilgi için bkz.: Türkiye Diyanet
Vakfı islâm Ansiklopedisi, "Burhan" mad., İstanbul, 1992, VI/
429-430.
Bakara
suresi 11. ayette de bu anlamda kullanılmıştır: "Cennet Yahudi ve Nasrânîlerden başkaları
asla girmeyeceklerdir dediler. Bu onların kuruntusudur. (Ey Muhammed)
de ki: Eğer sözlerinizde doğru iseniz,
çürütülemez delilinizi (burhanınızı) getirin.'"
Carullah'ın bu mesele ile
ilgili olarak çok cesur bir ilmî tavır
sergilediği önadadır. Onun bu cesur tavrının kaynağını ortaya koyması
açısından, şu sözlerinin burada nakledilmesi zannederim
yeterli olacaktır: "Ben elimde delil ve burhanları toplanmamış hiç bir
meseleyi ortaya atmam, evvelâ delillerimi ve burhanlarımı hazırlarım. Kalbim
mutmain olduktan sonra arzetmek
istediğim meseleleri meydana atarım." (Bkz.: Mehmet Görmez, a.g.e.
ss. 51-52)
3 Carullah'ın bu ifadesinden de
anlaşıldığı üzere, insanların
Akide-i llâhiyy el erine Bir Nazar ismini taşıyan ve 1911
yılında Orenburg'da basılan 25 sayfalık bu risalesi, yine 1911
yılında Orenburg'da basılan 97 sayfadan ibaret Ralvnet-i
Akide-i llâhiyy el erine Bir Nazar ismini taşıyan ve 1911
yılında Orenburg'da basılan 25 sayfalık bu risalesi, yine 1911
yılında Orenburg'da basılan 97 sayfadan ibaret Ralvnet-i
Î22
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995
MUSA CARULLAH BİGİYEF
* * *
Hafız!
Eğer hasım hata(Iı) söylerse ondan almayalım,
Eğer,
gerçek söylerse, gerçek sözde de savaşmayalım.
* * *
Ben, ateş saçan kelimelerin kölesiyim, Sözdeki
harlı ateşe soğuk su serpilmez.
Menzil
çok tehlikeli ve maksad belirsiz ise de,
(Ne yapalım) başka hiç
bir yol yoktur, sonu olmayan (şey) için üzülme.
İlâhiyye Burhanları [Mehmet Görmez'in ifade
ettiğine göre. bu eser her hangi açıklayıcı bir not ilâve edilmeksizin Evrensel Kurtuluş adıyla İstanbul'da Önsöz Yayınevi tarafından sadeleştirilerek yayınlanmıştır. Bkz.: M. Görmez,
a.g.e., s.205] isimli risalesinin bir devamı niteliğindedir. Söz konusu
bu ikinci eserinde Carullah, ilâhî rahmetin yalnızca Müslümanlara münhasır olamayacağını vurgulamak istemiştir. Carullah büyük yankılar uyandıran bu ve benzeri
sivri fikirleri yüzünden zaman zaman
takibata uğramıştır. Tabii, yukarıda zikrettiğimiz
iki eseri de dahil olmak üzere bazı eserleri de bu takibattan nasibini
almıştır. Örneğin, bu bağlamda, 28 Mart 1329
(28 Mart 1913) tarihli Sebilurreşad dergisine (c. 10. n. 239, s.86) Dâru'l-Hilâfe tarafından verilen ve
"Bazı Kitab ve risalelerin Men'i" başlığı altında Carullah'ın bazı
eserlerinin Osmanlı sınırlarına girişini yasaklayan bir ilân aynen şöyledir: "Rahmet-i
İlâlıiyye Burhanları; insanların Akîde-I llâhiyyelerine Bir Nazar; Uzun
Günlerde Rûze; Kavâid-i Fıkhiyye namlarıyla intişâr eden dört risalenin
münderecatı usûl-i İslâmiyye'ye külliyen
mugayir ve nusûs-ı kâtıa'ya muhalif olarak
târîh-i edyân mürevviclerinin Islâmiyyet aleyhine sarfettiği cfkâr-ı
sahîfeyi te'yîd ve tervîc yollu bir takım küfriyyât ve ebâtıldan ibaret olduğu
gibi, e'imme-i dîn ile ulemây-ı müfessirîn hazerâtına erbâb-ı inkârın ağızlarına
yakışır ta'n ve teşnî'i muhtevî
bulunduğundan ve müelliflerinin bu suretle ehl-i Islâmı iğfale tasaddî
ettikleri anlaşılmakla resâil-i mezkûrenin
her nerede varsa toplanması makâm-ı meşîhatten dâhiliyye nezâretine iş'âr
edilmiştir."
Sebîlürreşad dergisinin
bu tarih ve sayısı göz önüne alınırsa, bu yasağın, Osmanlı Devrinin 123.
Şeyhülislâmı Mehmed Esad Efendi
(1846-1918)'in toplam I yıl 1 ay 21
gün (24.1.1913-15.3.1914) süren Şeyhülislâmlığı döneminde konduğu ortaya
çıkmaktadır.
4 İstisâdîkemlikler: İktisadî yetersizlikler.
5 Burada metnin daha iyi
anlaşılması için önemli gördüğüm
bir hususu arzetmek istiyorum: O da şudur: Carullah'a göre,
geri kalışımızın sebepleri iktisadî değil, manevidir. Bu manevî
sebepler ise maddeler halinde şunlardır: "D Müslümanlar
bir hususu arzetmek istiyorum: O da şudur: Carullah'a göre,
geri kalışımızın sebepleri iktisadî değil, manevidir. Bu manevî
sebepler ise maddeler halinde şunlardır: "D Müslümanlar
Şu gün Rusya
Müslümanlarının ahvâl-i medeniyy-esi derecesine göre en mühim itibar kılınacak
meseleler -şüphe yok- mekteb medrese ıslahları, maârif yollan, içtimaî hem de
siyâsî haller, iktisadî kemlikler4, millî edebiyat, millî matbuat,
millî lisân, yazı kaideleri gibi meselelerdir.5 Şu meseleler gene6
yalnız Rusya Müslümanları için değil, belki umum âlem-i Islâmiyyet için de
gayet mühim meselelerdir. Herkes bunu bilir. Ben de şu hakikati anlarım.
Lâkin mühim meselelerin
ehemmiyeti, güman ederim7, diğer meselelerin hiç birini ehemmiyet
derecesinden azl edemez. Ehemmiyet meydanında darlık yoktur. Bir mesele ehemm8
ise, öbürü lâ ekall mühim9 olabilir. bir milletin hacetleri,
kusurları ne kadar köp10 olur ise, o millet için mühim meseleler de o
kadar köp olur. "Şu mühim mesele var iken, bırak o meseleyi!" demek,
benim fikrimce, o kadar muvafık bir irşâd" olamaz. Mühim meselelerin
biriyle Zeyd, biriyle Bekir, diğer biriyle daha diğer bir adam iştigâl eder
ise, ihtimal, daha güzel olur.
Bir ferdin hayatında o
ferdin ahvâl-i ruhiyyesi en mühim en ciddî rolleri oynar ise, elbette, milletin
hayatında umûmen ahvâl-i ruhiyyesi daha ziyade mühim rolleri oynar. Gümân
ederim: milletlerin efkâr-i îmâniyyesi, târîh-i ruhiyyesi insâniyyette gayet
büyük eserler bırakmıştır: Hurâfât-ı itikâdiyye medeniyyet ha-
Doğru tevekkül ve
teşebbüs yolundan ayrılmış, miskinlik ve fakirlik yolunu tutmuştur. 2) Kaza ve
kadere bağlanmak onları yüksek
gayeler için çalışmaktan alıkoymuştur. 3) Fikir hürriyetini bırakmıştır. 4) Güzel eserleri görmez olmuştur. 5) Dalkavukluk
ve şahsiyetsizlik içine düşmüş. 6) İlerlemenin başlıca amili olan rekabeti
hasetle karşılamış. 7) En büyük felâket,
kadın ve kızların içtimaî hayatta yer almak hakkından yoksun edilerek perde arkasına kapatılmış
olmalarıdır. Halbuki kadının cemiyette yeri yükselmezse, cemiyet
ilerleme imkânını kaybeder." (Bkz.:
H.Z. Ülken, a.g.e.. s.415)
6 Gene: Yine (Metinde "Rusya Müslümanları için gene
değil.." şeklinde gelen 'gene' sözcüğü tarafımızdan 'meseleler'
kelimesinden sonraya alınarak, cümlede küçük bir değişiklik
yapılmıştır.)
değil.." şeklinde gelen 'gene' sözcüğü tarafımızdan 'meseleler'
kelimesinden sonraya alınarak, cümlede küçük bir değişiklik
yapılmıştır.)
7 Gümân
ederim: Zannederim.
8 Ehemm:
En önemli, en mühim.
9 Lâ
ekall mühim: En azından mühim.
10 Köp: Çok.
1' Muvafık bir irşâd: Uygun bir davranış,
uygun bir yol gösterme.
JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995
123
İNSANLARIN AKÎDE-IİLÂHİYYELERİNE BİR
NAZAR
reketlerine gayet büyük sekteler vurmamış mıdır?
Diyanet ile medeniyyet arasında o kadar uzun müddetler devam edegclmiş
muharebeler hep efkâr-1 îmâniyye semeresi değil midir? Milletlerin birini
diğerine ut12 ile su gibi düşman eden şey -îman ismiyle gönüllerde
tamırlaşmış1^ nazar değil midir? İnsanı hayır işlere de serlere de
sevk eden, hem de hayırdan da serden de meneden, akidesi değil midir?
Akîdelere şu noktadan
nazarım cihctiyle ben akîde-i İslâmiyyeye ihtimam etmiş isem, diğerler(i)
siyâsî, içtimaî, millî meselelerle iştigâl ederler iken, ben ilmî, itikâdî bir
mesele tafsîlâtıyla uğraşır isem, gümân ederim, benim sa'yim abes olmaz;
milletimizin terak-
12 Ut: Ateş.
13 Tamırlaşmış: Kökleşmiş, yerleşmiş.
14 İstimal: İçine alma, şâmil olma, kaplama.
15 Döröst: Doğru, doğrusu.
16 "Necât-ı umûmiyye"
meselesinden Musa Carullah'ın kas
tettiği şey, kâfirlerin cehennemde ebediyyen yanmayacakları
ve neticede onların da Allah'ın lütuf ve afvına mazhar olacak
ları hususudur. Carullah. özellikle Rahmet-i llûhiyye Burhan
ları isimli eserinde bu konu üzerinde durarak, bu görüşünü
Kur'an ayetleriyle temellendirmeye çalışmaktadır. Osmanlı
İmparatorluğunun son dönem şeyhülislâmlarından olan Mus
tafa Sabri Efendi (1869-1954), Musa Carullah'ın özellikle
Rahmet-i llâhiyye Burlıanları'mda yer alan bu görüşlerine red
diye olarak kaleme aldığı Yeni İslâm Müctelûdlerinin Kıymet-i
İlmiyyesi (Dâru'l-Hilâfeti'l-Aliyye: Şehzhade-başı -Evkâf-ı
lslâmiyye Matbaası, 1335-1336) isimli eserinin 74. sayfasında
onun bu görüşlerini şöyle özel-temektedir: "Malum olduğu
üzere, munâzırım, bu kitabı küffânn cehennemde muhalled
(daimî, sürekli kalıcı) olmadıklarını ishât maksadiyle
yazmıştır. Eseri okuyan insanın ilk telâkkisine göre mevzu'u
bundan ibarettir. Halbuki nazar-ı mütâlâa, bu kitabın biraz
daha dâire-i mahremiyyetine sokulacak olursa görür ki Musa
Elendi, müddeâsını [iddia edilen şey] kademe kademe
yükseltmiş ve adem-i hulûd teranesine daha münker nağmeler
ilâve eylemiştir: İlk dava şudur, edille-i Kur'âniyye de bunun
üzerine celb ve cem' edilmiştir: 1-Küffâr, azaba müstehık ol
dukları halde Cenâb-ı Hakk'ın mahz-ı [sırf] lütf ve keremi ve
vüs'at-i rahmeti icabıyla bilâhere bunların da cehennemden
kurtulmaları! 2-Küffânn, küfür ve şirkte kısmen mazur bulun
maları hasebiyle azaba da o kadar müstehık olmamaları! 3-
Mü'min. müşrik, herkesin itikadında haklı olması ve hiç bir
kimseyi dininden, itikadından dolayı ne fi'len ve ne de kalben
takbîh caiz olmaması!" Sabri Efendi. Carullah'ın bu
görüşlerini naklettikten sonra aynı sayfanın ikinci dipnotunda.
bu görüşlerin İslâm akidesine uygun olmayan bir sapıklık
teşkil ettiğini ve Carullah'ın bu görüşlerini destekleyen selef
ten hiç bir alimin olmadığını da ilâve etmektedir. Bununla bir
likte, Sabri Efendi, yukarıdaki söz konusu eserinde (s.5) Ca-
tettiği şey, kâfirlerin cehennemde ebediyyen yanmayacakları
ve neticede onların da Allah'ın lütuf ve afvına mazhar olacak
ları hususudur. Carullah. özellikle Rahmet-i llûhiyye Burhan
ları isimli eserinde bu konu üzerinde durarak, bu görüşünü
Kur'an ayetleriyle temellendirmeye çalışmaktadır. Osmanlı
İmparatorluğunun son dönem şeyhülislâmlarından olan Mus
tafa Sabri Efendi (1869-1954), Musa Carullah'ın özellikle
Rahmet-i llâhiyye Burlıanları'mda yer alan bu görüşlerine red
diye olarak kaleme aldığı Yeni İslâm Müctelûdlerinin Kıymet-i
İlmiyyesi (Dâru'l-Hilâfeti'l-Aliyye: Şehzhade-başı -Evkâf-ı
lslâmiyye Matbaası, 1335-1336) isimli eserinin 74. sayfasında
onun bu görüşlerini şöyle özel-temektedir: "Malum olduğu
üzere, munâzırım, bu kitabı küffânn cehennemde muhalled
(daimî, sürekli kalıcı) olmadıklarını ishât maksadiyle
yazmıştır. Eseri okuyan insanın ilk telâkkisine göre mevzu'u
bundan ibarettir. Halbuki nazar-ı mütâlâa, bu kitabın biraz
daha dâire-i mahremiyyetine sokulacak olursa görür ki Musa
Elendi, müddeâsını [iddia edilen şey] kademe kademe
yükseltmiş ve adem-i hulûd teranesine daha münker nağmeler
ilâve eylemiştir: İlk dava şudur, edille-i Kur'âniyye de bunun
üzerine celb ve cem' edilmiştir: 1-Küffâr, azaba müstehık ol
dukları halde Cenâb-ı Hakk'ın mahz-ı [sırf] lütf ve keremi ve
vüs'at-i rahmeti icabıyla bilâhere bunların da cehennemden
kurtulmaları! 2-Küffânn, küfür ve şirkte kısmen mazur bulun
maları hasebiyle azaba da o kadar müstehık olmamaları! 3-
Mü'min. müşrik, herkesin itikadında haklı olması ve hiç bir
kimseyi dininden, itikadından dolayı ne fi'len ve ne de kalben
takbîh caiz olmaması!" Sabri Efendi. Carullah'ın bu
görüşlerini naklettikten sonra aynı sayfanın ikinci dipnotunda.
bu görüşlerin İslâm akidesine uygun olmayan bir sapıklık
teşkil ettiğini ve Carullah'ın bu görüşlerini destekleyen selef
ten hiç bir alimin olmadığını da ilâve etmektedir. Bununla bir
likte, Sabri Efendi, yukarıdaki söz konusu eserinde (s.5) Ca-
kiyâtına sekte vurabilir derecede zarar da
vermez.; belki umum âlem-i insâniyyete husn-i nazarı istimal14 cihetinden,
ihtimal, milletimize büyük fâideler verir.
Döröst15,
"necât-ı umûmiyye" meselesi16 "evsâf aynı mı, zâid
mi?"17, "illet-i ihtiyâç imkân mı hudûs mu"18
gibi hayatta ehemmiyeti yok yahut "Ali mi efdal, Osman mı?" gibi
hayât-ı insâniyyede zararı var mesele olsa idi, o vakit ben,
"vaveyla!" bağıranların feryâdlarına "daha mühim meseleler
vardır! bırak o meseleni!" gibi sözlerle tedbir felsefesi satar
mürşîdlerin irşâdlarına, ya ise özünün bir iki makalesine ehemmiyet verip de,
milleti hiss-i temyîzden19 tamamen ârîdir gümân edenlerin
tenbîhlerine, yâhud "islâm her şeyden âlîdir; fakat ehl-i İslâm her
şeyden!... (dûndur)20" gibi .sözlere cesaret eder edîblerin
sadâlarına kulak verir idim.
rullah'ın bir İslâm
müçtehidi olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca, Carullah'ın 'kendisiyle tartışabilecek yegâne
alim" olduğunu da sık sık dile getirmiştir. (Bkz.: Yusuf Uralgiray,
a.g.e., s.
XXV.)
17 Allah'ın sıfatlarının Allah'ın zatının aynı mı yoksa gayrı
mı olduğu meselesi de. bilindiği gibi, İslâm kelâmcılarını bir
hayli meşgul etmiştir. Ehl-i Sünnet anlayışına göre, Allah'ın
sıfatları vardır, ezelîdir; zatı ile kâimdir; bu sıfatlar Allah'ın ne
aynıdır, ne de gayrıdır. Yani, Allah'ın sıfatlan O'nun zatının
aynı ve tıpkısı olmadığı gibi, zatının başkası da değildir.
Kerrâmiyye kelâm mezhebi, Allah'ın sıfatlarının varlığına
inanmakla birlikte bunları hadis olarak kabul etmişlerdir. Mu
tezile ise, Allah'ın sıfatlarını kabul etmenin bir Allah inancını
(tevlıîd) ortadan kaldıracağı iddiasıyla, sıfatlan kabul etme
mişlerdir. Çünkü, sıfatlann Allah'ın zatına ters ve O'ndan
başka olan kadîm ve ezelî varlıklar olduğunu savunmuşlardır.
Böyle olunca da, Allah'tan başka kadîmlerin de var olması ve
kadîmlerin böylece birden fazla olmasının gerekeceğini ileri
sürmüşlerdir. (Geniş bilgi için bkz.: Taftazânî, Şerhu'l-Akâid,
[Çev. Süleyman Uludağ] İstanbul, 1982, s. 157 vd.)
mı olduğu meselesi de. bilindiği gibi, İslâm kelâmcılarını bir
hayli meşgul etmiştir. Ehl-i Sünnet anlayışına göre, Allah'ın
sıfatları vardır, ezelîdir; zatı ile kâimdir; bu sıfatlar Allah'ın ne
aynıdır, ne de gayrıdır. Yani, Allah'ın sıfatlan O'nun zatının
aynı ve tıpkısı olmadığı gibi, zatının başkası da değildir.
Kerrâmiyye kelâm mezhebi, Allah'ın sıfatlarının varlığına
inanmakla birlikte bunları hadis olarak kabul etmişlerdir. Mu
tezile ise, Allah'ın sıfatlarını kabul etmenin bir Allah inancını
(tevlıîd) ortadan kaldıracağı iddiasıyla, sıfatlan kabul etme
mişlerdir. Çünkü, sıfatlann Allah'ın zatına ters ve O'ndan
başka olan kadîm ve ezelî varlıklar olduğunu savunmuşlardır.
Böyle olunca da, Allah'tan başka kadîmlerin de var olması ve
kadîmlerin böylece birden fazla olmasının gerekeceğini ileri
sürmüşlerdir. (Geniş bilgi için bkz.: Taftazânî, Şerhu'l-Akâid,
[Çev. Süleyman Uludağ] İstanbul, 1982, s. 157 vd.)
18 "tllet-i ihtiyâç imkân mı hudûs mu meselesi" Allah'ın
varlığına filozoflar ve kelâmcılar tarafından getirilen iki tür is
tidlal metodudur. Bunlardan birincisi daha ziyade filozoflar
tarafından kullanılmış olup, varlığın mümkün ve vâcib olarak
taksimi esasına dayanmaktadır. (Bkz.: Hüseyin Atay, İbn
Sina'da Varlık Nezariyesi, Ankara, 1983, s. 128 vd; el-Fuzulî,
Matlau'l-ftikad, Ankara 1962, s. 42.) Hudûs delili ise, kâinatta
mevcut olan değişmeyi ve hareketi esas alarak varlığı kabul
edilen bir oluşumdan (hadis) hareketle, değişmeyen ve kadîm
olan bir Varlığa ulaşmak esasına dayanmaktadır. (Bkz.: el-
Maturîdî, Kitabu't-Tevhid, İstanbul, 1979, s. llvd.; el-Fuzûlî,
a.g.e,, s. 42-43.)
varlığına filozoflar ve kelâmcılar tarafından getirilen iki tür is
tidlal metodudur. Bunlardan birincisi daha ziyade filozoflar
tarafından kullanılmış olup, varlığın mümkün ve vâcib olarak
taksimi esasına dayanmaktadır. (Bkz.: Hüseyin Atay, İbn
Sina'da Varlık Nezariyesi, Ankara, 1983, s. 128 vd; el-Fuzulî,
Matlau'l-ftikad, Ankara 1962, s. 42.) Hudûs delili ise, kâinatta
mevcut olan değişmeyi ve hareketi esas alarak varlığı kabul
edilen bir oluşumdan (hadis) hareketle, değişmeyen ve kadîm
olan bir Varlığa ulaşmak esasına dayanmaktadır. (Bkz.: el-
Maturîdî, Kitabu't-Tevhid, İstanbul, 1979, s. llvd.; el-Fuzûlî,
a.g.e,, s. 42-43.)
19 Hiss-i temyiz: Ayırdetme, iyiyi kötüden ayırma duygusu,
hissi.
hissi.
20 Dûndur: Aşağıdır.
m
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2,
BAHAR DÖNEMİ 1995
MUSA
CARULLAH BİGİYEF
Lâkin bilirim: Necât-ı
umûmiyye meselesi âlem-i İslâmiyyet için hayat noktasından bir kadr-i
ehemmiyeti var meselelerdendir. O meseleyi şimdi meydana atmak, işe kuyruğundan
başlamak değil, belki işe en başından en esâsından başlamak olur. insanın hissî
hareketi kalbiyle, dimâğıyladır; insâniyyete nazarı da akîde-i îmâniyyesiyledir.
Öyle ise, heme21 âlem-i insâniyyete güzel bir nazarı, istikbâl
cihetinde güzel bir ümîdi verebilir bir mesele hiç bir suretle zarar veremez,
o meselenin vakti hemen gelmemiş demek tedbîri de elbette itibarı lâzım bir
tedbir olamaz.
İndi geleyik22
insanların akîde-i ilâhiyyelerine nazar meselesine:
İnsanın her hali
-sünnet-i ilâhiyye hükmüyle-ibtidâ23 dâne (orlık)24
halinde bulunup, sonra yavaş yavaş kemâline erişir. Her halin bir tufûliyyet
devri25, bir de kemâl devri vardır. İki arada, yalnız bir Allah
bilir, ne kadar tehavvülât26 vücûda gelir, ne kadar asırlar uzar.
Her hal öyle olur ise,
insanın aklında "ihtida" hali de yani efkâr-ı ilmiyyesinde hem de
akîde-i ilâhiyye-sinde hakikate vusul hali de elbette öyle olur. İnsan akîde-i
ilâhiyyesinde devr-i tufûliyyetten devr-i hakikate doğru hareket eder iken,
Allah bilir, ne kadar ve nasıl itikâdları geçer gider! Lâkin insanın o
hareketleri, gayet agnnhkla27 o takaddümleri28 her halde
sırât-ı müstakim üzerinde doğru hem de sahîh bir hareket olur. Bir ferdin aklı,
sabîlik halinden hakimlik kemâline nasıl istikâmet üzerinde hareket eder ise,
temâm-ı insâniyyetin aklı da tul'ûliyyet akidesinden hakîkat akîdesine öyle
istikâmet üzerinde (hem) hareket, hem tekaddüm eder.
Şu sünnet-i ilâhiyyeyi Kur'ân-ı
Kerîm'in müteaddit âyetleri de teyîd eder:
1) Hûd sûresinde 56ıncı
âyet-i kerîmede Kur'an-ı Kerîm demiş: "İnnî tevekkeltü 'alellâhî rabbî
ve rab-bikiim, mâ min dâbbetin illâ hüve âhizüıı bi nâsıyetihâ. İnne rabbî alâ
sırâtim müstakim'^.
21 Heme: Bütün.
22 İndi geleyik: Şimdi gelelim.
23 tbtidâ: Önce, başlangıçta.
24 Orlık (dâne): Çekirdek.
25 Tufûliyyet : Küçüklük, çocukluk;
hamlık, olgun-
laşmamışlık.
laşmamışlık.
26 Tahavvülât: Değişmeler, değişiklikler.
27 Agnnhkla: Yavaşça.
28 Takaddümleri: ilerlemeleri.
29 Metnin aslına sadık kalarak ayetlerin Arapçalarını metin
Şu âyet-i kerîme hükmüne,
şüphe yok, her bir insan dahildir. Her bir insanın nâsıyesi^ sırât-ı
müstakimde Han Mevlâsının kabza-i iktidarında31 olur ise,
bi'z-zarûre her bir insan sırât-ı müstakîmde olur. Yani akîdede devr-i
tufûliyyetten devr-i hakîkate hareket eder iken her bir insan doğru yoldan
gider. Ol yol, hikmet-i ilâhiyye iktizâsiyle insanlara tabiî tedricî surette
hareket etmek için resm olunmuştur. Binâenaleyh, devr-i tufûliyyet ile devr-i
hakîkat arasında var itikâdların hiç biriyle insan muaheze32
kılınmamak lâzımdır.
2) "Leyse
'ale'l-a'mâ haraciin velâ 'ale'l-a'raci haracün velâ 'ale'l-maridi
haraciin".^ Nûr süresiyle Feth sûresinde şu âyet-i kerîme nazil olup
monı (muni)34 min haysü'l-ma'nâ35 te'yîd eder âyetler
Kur'ân-ı Kerim'de bir kaç sûrede nazil olmuştur. İnsanların halini Kur'ân-ı
Kerîm'in örfüne göre, mülâhaza edeyik36 . "Harac'\v^~l
mânâsı nedir?
Sokûrluk38,
aksaklık, hastalık gibi a'zâr-ı bedeniy-ye39 hasebiyle mescide
varmak, cihâda gitmek gibi âsân40 işler, "haraç" olur
mülâhazasiyle şer'i şerifin müsamahasına binâen, insanlardan sakıt olur ise,
hakâ'ike ihtida gibi insâniyyet aklına nisbetle gayet ağır işler elbette bilâ
şübhe nazar'ı şerî'atte haraç itibar kılınıp,
içerisinde oiduğu
gibi bıraktım. Bu ayetlerin anlamlarını ise dipnotlarda vereceğim. Hûd
suresi 56. ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "Ben, ancak benim de
sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiç bir canlı yoktur ki,
Allah onun alnından yakalamamış olsun. Şüphesiz benim Rabbim doğru yol
üzeredir."
30 Nâsiye : Alın.
31 Kabza-i İktidarında : Hakimiyetinde, gücü altında.
32 Muaheze: Sorumlu, mesul.
33 Kur'an-ı Kerim'in bu ifadesi
Carullah'ın da zikrettiği gibi
48/Feth: 17 ve 24/Nûr: 61. ayetlerde yer almaktadır. Meali ise
şöyledir: "Kör için bir güçlük yoktur. Topal için bir güçlük
yoktur. Hasta kişiye de her hangi bir güçlük yoktur." Bu
anlamı teyid eden -Carullah'ın da belirttiği gibi- daha başka
Kur'an ayetleri de mevcuttur; bunun için bkz.: 22/Hacc: 78, 5/
Mâide: 6.
48/Feth: 17 ve 24/Nûr: 61. ayetlerde yer almaktadır. Meali ise
şöyledir: "Kör için bir güçlük yoktur. Topal için bir güçlük
yoktur. Hasta kişiye de her hangi bir güçlük yoktur." Bu
anlamı teyid eden -Carullah'ın da belirttiği gibi- daha başka
Kur'an ayetleri de mevcuttur; bunun için bkz.: 22/Hacc: 78, 5/
Mâide: 6.
34 Monı (mum): Bunu.
35 Min haysü'l-ma'nâ: Manâ bakımından.
36 Mülâhaza edeyik: Dikkatle gözden geçirelim, üzerinde
düşünelim.
düşünelim.
37 Haraç: Güçlük.
38 Sokûrluk: Körlük.
39 A'zâr-ı bedeniyye: Bedende mevcut engeller, sakatlıklar,
hastalıklar, özürler.
hastalıklar, özürler.
40 Asan: Kolay.
JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995
I2S
İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR
NAZAR
akîde-i ilâhiyye babında heme kusurlar şer'i
şerîfın müsâmahasiyle afv kılınır. Usûl-i dîn, furû'-ı dîn ile bir hükümde
olup, furû'-ı fıkhiyyede şer'i şerîf tarafından bezi olunmuş41 ikrar42
alâ tarîki'l-evleviyye43 usûl-i dîn'de de sabit olur. Şu mânâ ile
her bir akîde-i ilâhiyye hakkıyyeti, furû'-ı fıkhiyye hakkıyyeti gibi lâzım
olup gelir. Zîrâ, bendeden44 hafif bir özür vücuduyla hafîf bir
teklîf sakıt olur ise, büyük bir özrün vücuduyla daha büyük bir teklîfin sükûtu
elbette hikmet iktizâsıdır. Ufak özürler ile ufak şeyleri iskât eden4-1
şerî'at. büyük özürler ile büyük hem ağır şeyleri iskât etmezse, o takdirde
şer'-i şerîfın ehemmiyeti kalmaz, vaz'-ı şerî'at'de gayet büyük bir
münasebetsizlik yüz gösterir.
Dünyada insan için
tahayyül46 gibi büyük bir haraç olmaz. Hakaiki talep yolunda akl-ı
insan için ta-hayyür gibi her vakit vâkî olur bir halet2 de
bulunmaz. Tahayyür akl-ı insan için en ağır, hem de en çok vâkî olur ne büyük
bir haracdır.
Bunun üzerine insanın
aklına târî olur48 âfetler, be-liyyeler49, vücûduna târî
olur afetlerden daha ziyadedir, daha devamlıdır. İnsanın vücûdu insanın
aklından daha ziyade süratle kemâline vâsıl olur. Ama kemâline vâsıl olmamak
beliyyesi insanın aklına gayet kesretle50 ânz olur.
Binâenaleyh, aksaklık
gibi âfetler tekâlif-i şer'iyye51 sükûtuna sebep kılınmış ise,
"kemâline vâsıl olamamak" gibi tabiî hem de daimî bir âfel-i akliyye
"ihtida edememek", "mütehayyir olup kalmak" gibi en umûmî
bir haracın sükûtuna elbette nazar-ı şerî'atte büyük bir sebep olur.
Neticede: hakâ'ika ihtida
yolunda hareket eder iken insanın aklı nakıs52 ya hilâf-ı vâkî53
itikâdlarda bulunur
1 Bezi olunmuş: Bol bol verilmiş.
42 İkrar: Kabul, tasdik; bildirme, söyleme.
43 Alâ tarîki'l-evleviyye: Öncelikle, haydi haydi.
44 Bendeden: Kuldan.
45 İskât eden: Düşüren; üzerinden (bir borcu) kaldıran.
46 Tahayyür: Hayrete düşme, şaşırma, şaşırıp kalma.
47 Halet: Hal, suret, keyfiyet, nitelik; dikkate değer hal,
durum.
durum.
48 Târî olur: arız olur.
49 Beliyyeler:
Felâketler, belâlar.
50 Kesretle: Çoğunlukla, ziyadelikle.
51 Tekâlif-i Şer'iyye: Dinin emrettiği malî ve bedenî her
türlü ibadet, yükümlülük.
türlü ibadet, yükümlülük.
^2 Nakıs: Noksan, eksik, kusurlu, tam olmayan.
53 Hilâf-ı vâkî: Gerçeğin, hakikatin, olanın tersine.
ise, bunun için insan indallâh muaheze-*'4
olmaz. Şu meselede âlem-i insâniyyet bir insan gibidir, alem-i insâ-niyyette
zahir olmuş milletler, diyanetler - nazar eder iken insanın aklından gelip
gitmiş itikatlar gibidir. Nazar yolunda bir insanın kusurları, şüphe yok,
ma'füv-dür55, İnsâniyyet âleminde zahir olmuş diyanetlerin de
akîde-i ilâhiyyede kusurları elbette buna göre ma'füv olur.
Ben âlem-i insâniyyette
gelip gitmiş, yâhud şu güne kadar kalmış milletlere icmal56 gözüyle
nazar eder isem, fikrime her defada "kâne'n-nâsü ümmeten vâhideten. Fe
be'asellâhü'n-nebiyyîne mübeşşirîne ve münzirtne ve enzele me'ahümü'l-kitâbe
bi'l-hakkı li yahküme beyne'n-nâsi fîmâhtelefü fıhi. Vemahtelefe fîhi
ülellezîne ûtûhu nün ba'di mâ câethümü'l-beyyînâtü bağyen beynehüın. Fe
hedâllâhulzîne âınenû I imâli te lefû fıhi mine'l-hakkı bi izni/ü. Vallâhü
yehdî men yeşâ'ü ilâ siıâttn nıüstakîm"51 (el-Bakara: 213)
âyet-i kerîmesi hutur eder58. Giderim tefsîrleri aktarırım, kanâat
verebilecek bir ilmî beyânı hiç birinde bulamam. Tahayyür beliyyesi kalbimi
de aklımı da istîlâ eder. Ufak şeylere kanâat edip, böyle büyük bir âyet-i
kerîme tefsirine cesaret eder ehl-i kelâmın haline taaccübüm ziyâde olur.
Târîh-i insâniyyet, târîh-i edyân ile gene tefsîr kılınabilir bir âyeti yalnız
vücûh-ı lafziyye59 ile şerh eder ehl-i tefsîrin sözlerini
bi'z-zarûre gayet ufak sayar olurum.
Şu halin tesiriyle, hem
de tefsîrleri aktarmaktan gelmiş ta'ableri60 melalleri61
izâle etmek ümîdiyle, levcîh ederim gözümü arş-ı icabet olan semâya, tutunurum
mülâhaza etmeye:
5 Müâhez: Sorumlu.
55 Ma'füv: Affolunmuş, suçu bağışlanmış.
56 İcmal: Topluca, toplu olarak.
57 2/Bakara: 213: "İnsanlar
tek bir ümmetti. Allah peygam
berleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa
düşecekleri hususlarda aralarında hükümler vermek için onlar
la birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kendilerine kitap veri
lenler, kendilerine belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras
(bağy) yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları,
üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi.
Allah dilediğini doğru yola eriştirir."
berleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa
düşecekleri hususlarda aralarında hükümler vermek için onlar
la birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kendilerine kitap veri
lenler, kendilerine belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras
(bağy) yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları,
üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi.
Allah dilediğini doğru yola eriştirir."
58 Hutur eder: Hatıra, akla gelir.
59 Vücûh-ı lafziyye: Lafzı kaideler, kurallar, şekiller.
60 Ta'ableri:
Yorgunlukları, zahmetleri, meşakkatleri.
61 Metalleri: Usançları, bıkkınlıkları; gevşeklikleri.
126
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995
MUSA
CARULLAH BİGİYEF
"Heme insanlar bir
ümmet idi" sözünün mânâsı nedir? "Azgınlık, îmânsızlık hususunda bir
ümmet idiler" mânâsında olamaz. Zîrâ insanlann en evvelki ataları Adem,
büyük bir nebî olup balalarına62 en ibtidâ bir hak dîni ta'lîm etmiş
idi.
"İmân, ihtida
hususunda bir ümmet idiler" mânâsında da olamaz. Zîrâ ihtida yolunda olmuş
insanlara nebîler göndermeye bir dâ'î63 yoktur. Fi'l-asl mühtedî
olmuş insanlara nebî gönderip ihtilâf beliyyesi çıkarmak da elbette hikmet-i
ilâhiyyeye o kadar muvafık değildir.
"Hak'ta
ihtilâf ettiler" sözünün manâsı nedir?
İhtilâf
ederken hak meydanda var idi mi?
Olmuş
ise, o hak neden ibaret idi?
Nebîlerden kabl64
o hakîkati insanlara kim ta'lîm etti65?
Ta'lîm eden bulunmuş ise,
yâhud o hakîkati insanlar özleri66 bulmuşlar ise, nebîlere ihtiyaç
kalır mı?
"Beyyinât kıyamı67
sonunda insanlar 'bağy' etmişler68" sözünün manâsı
nedir?
Bağy etmek neden geldi, kimden
oldu?
"Nebîlerden kabl, bağy
hâsıl olmuş ise, o takdirde hikmet-i ilâhiyye iktizâsının tamamen aksi,
irâde-i ilâhiyye hilâfına olarak, vâkî olmuş olmuyor mu?
"İmân edenlere Allah
hidâyet etti" sözünün manâsı nedir?
İmân birgesiyle69
hâsıl olacak hakîkat nasıl şeydir?
Şöyle sualler saatlerce
beni meşgul eder. Cevaplarının tefsirlerde bulunmamak ciheti beni diğer
yollara sevk eder. Giderim, o cevapları Kur'ân-ı Kerîm'in Özünden talep ederim.
İktidarım kadar cevaplar bulurum; şâd olurum70; fevkalâde
memnuniyetim bana bir kadr-i cesaret71 verir. Bulunmuş cevapları, hem de
62 Balalarına: Çocuklarına.
63 Dâ'î: Sebep, neden.
64 Kabl: Önce.
65 Ta'lîm etti: Öğretti.
66 Özleri: (Bizzat) kendileri.
67 Beyyinât kıyamı: Delillerin, belgelerin ortaya konması.
68 Bağy etmişler: (Doğru) yoldan sapmışlar, azmışlar.
69 İmân
birgesiyle: İmânla birlikte, beraber.
70 Şâd olurum: Mesud, bahtiyar, memnun olurum.
71 Bir kadr-i cesaret: Bir miktar cesaret.
husûsî fikirlerimi arzederim diğerlere. Rağbet
eden muhterem zevat mütâla'a eder, medrese talebeleri Kur'ân-ı Kerîm
mütâla'asına âdet eder. Bizim en mühim matlabımız72 da
talebelerin ellerine Kur'ân-ı Kerim'i verip, talebeleri şıırûh ve havâşî73
karanlıklarından halâs etmektir.
3) Her bir akîde-i
ilâhiyye hakîkatine benim üçüncü delîlim nebiyy-i muhterem İbrâhîm
aleyhis-selâm hazretlerinin el-En'âm sûresinde 75'ten 79'a kadar beş âyet-i
kerîmede zikr olunmuş kıssalarıdır.
Şu beşten:
"Ve kezâlike niirî
Ibrâhîme melekûte's-semâvât-i ve'l-erdı ve liyekûne mine'l-mûkimn." (75)74
"Felemmâ cenne
'aleyhi'l-leylü ra'â kevkeben kale hazâ rabbî. Felemmâ efele kale la
uhibbü'l-âfalîn." (76)
"Felemmâ
ra'â'l-kamera bâziğan kale hazâ rabbî. Felemmâ efele kale tein lem yehdinî
rabbî le ekünenne mine'l-kavmi'd-dâllîn." (77)
"Felemmâ
ra'â'ş-şemse bâziğaten kale hazâ rabbî hazâ ekberıı. Felemmâ efele t kale yâ
qavıni innî berîün mimnıâ tüşrikûn. "(78)
"İnnî veccehtü
vechiye lillezî fatarati's-semâvâti ve'l-erda hanîfen1^. Venıâ ene
mine'l-müşrikîn." (79)76
72 Matlabımız-' Arzumuz, isteğimiz.
73 Şuralı ve lıavâşi: Şerhler ve haşiyeler.
74 Metinde bir matbaa hatası
olarak "ve liyekûne mine'l-
mü'minîn" şeklinde yazılmış. Halbuki doğrusu, "ve liye-kûne
mine'l-mûkınîn" şeklinde olacak. Dolayısıyla, biz de
yukarıdaki asıl metni düzelterek ayetin doğru şeklini yazdık.
mü'minîn" şeklinde yazılmış. Halbuki doğrusu, "ve liye-kûne
mine'l-mûkınîn" şeklinde olacak. Dolayısıyla, biz de
yukarıdaki asıl metni düzelterek ayetin doğru şeklini yazdık.
75 Yine asıl metinde, tahminen
bir matbaa hatası olarak, ay
ette geçen 'fataraf kelimesi 'fataranî şeklinde yazılmış ve
'lıanîfen' ibaresi de atlanmış. Bunları da düzelttik.
ette geçen 'fataraf kelimesi 'fataranî şeklinde yazılmış ve
'lıanîfen' ibaresi de atlanmış. Bunları da düzelttik.
76 En'âm suresinin 75'ten 79'a
kadar olan ayetlerinin topluca
meali şöyledir: 75- "Yakînen bilenlerden olması için İbrânim'e
göklerin ve yerin melekûtunu (ayetlerini) gösteriyorduk." 76-
"Gece olunca bir yıldız gördü: 'İşte benim Rabbim budur'
dedi. Yıldız batınca, 'Batanları sevmem' dedi." 77- "Ay'ı
doğarken görünce, 'İşte bu benim Rabbim' dedi. Ay batınca
da. 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, andolsun ki
sapıklardan olurdum' dedi." 78- "Güneşi doğarken görünce,
'İşte bu benim Rabbim, bu daha büyük' dedi. Güneş batınca,
'ey milletim! Doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden
uzağım' dedi." 79- "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri ya
ratana, doğruya yönelerek çevirdim. Ben puta tapanlardan
değilim."
meali şöyledir: 75- "Yakînen bilenlerden olması için İbrânim'e
göklerin ve yerin melekûtunu (ayetlerini) gösteriyorduk." 76-
"Gece olunca bir yıldız gördü: 'İşte benim Rabbim budur'
dedi. Yıldız batınca, 'Batanları sevmem' dedi." 77- "Ay'ı
doğarken görünce, 'İşte bu benim Rabbim' dedi. Ay batınca
da. 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, andolsun ki
sapıklardan olurdum' dedi." 78- "Güneşi doğarken görünce,
'İşte bu benim Rabbim, bu daha büyük' dedi. Güneş batınca,
'ey milletim! Doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden
uzağım' dedi." 79- "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri ya
ratana, doğruya yönelerek çevirdim. Ben puta tapanlardan
değilim."
JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995
127
İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR
NAZAR
Evvelki âyet-i kerîmede
Allah Rabbü'l-âlemîn Hazretleri demiş: "Göklerin âyetlerini biz İbrahim'e
gösterdik, görsün de yakîn hâsıl etsin için".
Allah celle celâluhu
Hazretleri âyetleri göstermiş, İbrahim aleyhiselâm o âyetleri görmüş. Göklerin,
yerlerin âyetlerini gördükten son, Kur'ân-ı Kerîm-in beyânına göre, İbrâhîm
aleyhiselâm ale't-tedrîc77 üç hali geçmiş de, âkibet78,
akîde-i ilâhiyyenin kemâli olan dördüncü hale gelmiş. Birinci hal: Yıldızlardan
birini, tün79 karanlığında görmüş de "Şudur benim Rabbim!"
demiş. İkinci hal: Nuru ziyâderek kameri80 görmüş de "Şudur
benim Rabbim!" demiş.
Şu ikinci halin beyanında
mülâhaza kılınacak iki şey vardır:
1)
Kur'ân-ı
Kerîm şu hali beyan ederken "fe-lemnıâ cenne 'aleyhi'l-leylU" gibi
karanlık zamanına delâlet eder ve cümleyi zikr etmemiş, niçin? Benim gümânımca
o ikinci halde aklın karanlıktan bir kadr-i necatına işaret için.
2)
Kur'ân-ı
Kerîm "felammâ efele kale lein lenı yehdinî Rabbî le ekün etine
mine'l-kavmi'd-dâllîn" cümle-i belîğasiyle ikinci halde akl-ı
İbrahim'de talebin, neşatın81 ziyâdelenmiş idiğine irşâd etmiştir.
Yani cehl karanlığından bir kadr-ı necat bulmuş aklın, hakikati taleb yolunda,
neşâtı rağbeti daha ziyâde olur.
Üçüncü hal: Daha büyük
daha ziyâde nurlu koyaşı82 görmüş de, "yok benim Rabbim şudur;
evvelki ikisi değildir. Şu daha büyük değil mi?" demiş.
Dördüncü hal: İbrahim'in
aklı üçüncü dereceden de yukarı çıkıp, "tntû veccehtü vechîye lillezî
fatara's-semâvâti ve'l-erda!" demiş de akîde-i ilâhiyyenin en kemâline
vâsıl olmuş. İbrahim aleyhisselâm sabîlik halinden nübüvvet haline gelince o
üç hali geçip akîde-i ilâhiyye kimâli olan dördüncü hale gelmiş ise,
insâniyyetin de vahşiyyet halinden en âlî îmân-ı semavî haline gelince geçmiş
itikâdian 'alâ tarîkı'l-evleviyye İbrahim'in
hali gibi olur.
Zira en büyük
bir nebî
77 Ale't-tedrîc: Basamak basamak, yavaş yavaş, tedricî bir
surette,
surette,
78 Akıbet: Sonuçta, neticede.
79 Tün: Gece.
80 Nuru ziyâderek kameri: Nuru daha fazla olan ay'ı.
81 Neşâtın: Gayretin, istek ve arzunun.
82 Koyaşı: Güneşi.
hakkında, Kur'ân-ı Kerîm'in ikrarıyla,
caiz olmuş haller elbette her bir insan için de caiz olur.
Bizim şu beyânımıza göre,
İbrahim aleyhiselâm kıssasında zikrolunmuş o beş âyetin hiç biri te'vîlât
hücumlarına hedef olmuyor. Lâkin Ehl-i Kelâm kütüb-i kelâmiyyede
"Nebilerin ma'sûmiyetleri" meselelesinde o âyetleri "hazâ Rabbî
alâ za'miküm"83 gibi takdîrât ile te'vîl etmişler.
Bunun gibi te'vîlât Ehl-i
Kelâmın mezheblcrini himaye etmek babında ma'kûl gibi olur ise de, Kur'ân-ı
Kerîm'in mu'ciz belagatlarını hedm etmeleri84 cihetiyle öyle te'vîller
hiç bir suretle caiz değildir. Mezâhib-i ke-lâmiyyeyi saklamak85
hayaliyle iltizâm olunmuş te'vîlât benim istidlalime zerre kadar zarar veremez.
Öyle te'vîlleri kabul edersem, ben elbette günahlı olurum.86
Kur'ân-ı Kerîm demiş: "ve
lev ennehüm ekâmü't-tevrâte ve'l-tncîle ve mâ ünzüe ileyhim nün Rabbihim le
ekelû miti fevkıhim ve miti talıti ercülihim. Minhiim ünınıetün muktasıdetün.
Ve kesîrun nündüm sâ'e mâ ya'melun." (el-Mâ'ide: 66)
Yani: "Tevratı,
İncil'i, Kur'ân'ı -o emirlerini edâ edip, nusûslarını te'vîl etmemekle- ikâmet
etseler idi87,
83 Hazâ Rabbî alâ za'miküm: (Benim zannıma göre değil)
sizin zannınıza göre bu benim rabbimdir.
sizin zannınıza göre bu benim rabbimdir.
84 Hedm etmeleri: Yıkmaları, yok etmeleri.
85 Saklamak: Korumak.
86 Carullah'ın burada kullandığı üslûptan kelâmcılan, ve
özellikle, kelâm ilmini sevmediği ortaya çıkmaktadır. Kelâm
ilmi için, boş ve anlamsız sözlerden oluşan ve pratik hiç bir
faydası olmayan anlamında 'Lafoloji' tabirini kullanan Carul-
lah, İslâm dünyasında ortaya çıkan bir çok problemin
kaynağını da kelâmcılar olarak görmüştür. Ona göre,
kelâmcılar, anlaşılması mümkün olmayan boş ve asılsız mese
leleri inanç esaslarına dahil ederek milyonlarca Müslümanın
kafasını karıştırmış-lardır. Dolayısıyla, bir yerde
Müslümanları geri bırakan amillerden bir tanesi de abes
lakırdılardan başka bir şey barındırmayan kelâm bataklığıdır.
İmanın hakikatlerini anlayabilmek, ancak Kur'an'da serdedilen
sade deliller vasıtasıyla mümkündür, yoksa, kelâmcılann ki
taplarında serdettikleri mantıkî yollarla değil. Asırlarca ke
lâmcılar, kendi görüşlerini kabul edenlere cennete giriş bileti
kesmişler, kabul etmeyenleri de tekfir ve sapıklıkla suçlayarak
cehenneme yollamışlardır. Yine ona göre, imanın kudsiyetini
ve ehemmiyetini zedeleyen bir başka uygulama da,
kelâmcılann zannî olan bir çok şeyi -Hz. isa'nın nuzûlü, Dec-
calin zuhuru, Mehdi'nin gelişi vs. gibi- inanç esaslarına sok
malarıdır. Halbuki, Carullah'a göre, akâid kitapları, sadece
katî ve zarurî delillerle sabit, üzerinde ittifak edilen meseleler
den oluşmalıdır. (Bu husus hakkında daha geniş bilgi için
bkz.: M. Görmez, a.g.e., ss. 82-87)
özellikle, kelâm ilmini sevmediği ortaya çıkmaktadır. Kelâm
ilmi için, boş ve anlamsız sözlerden oluşan ve pratik hiç bir
faydası olmayan anlamında 'Lafoloji' tabirini kullanan Carul-
lah, İslâm dünyasında ortaya çıkan bir çok problemin
kaynağını da kelâmcılar olarak görmüştür. Ona göre,
kelâmcılar, anlaşılması mümkün olmayan boş ve asılsız mese
leleri inanç esaslarına dahil ederek milyonlarca Müslümanın
kafasını karıştırmış-lardır. Dolayısıyla, bir yerde
Müslümanları geri bırakan amillerden bir tanesi de abes
lakırdılardan başka bir şey barındırmayan kelâm bataklığıdır.
İmanın hakikatlerini anlayabilmek, ancak Kur'an'da serdedilen
sade deliller vasıtasıyla mümkündür, yoksa, kelâmcılann ki
taplarında serdettikleri mantıkî yollarla değil. Asırlarca ke
lâmcılar, kendi görüşlerini kabul edenlere cennete giriş bileti
kesmişler, kabul etmeyenleri de tekfir ve sapıklıkla suçlayarak
cehenneme yollamışlardır. Yine ona göre, imanın kudsiyetini
ve ehemmiyetini zedeleyen bir başka uygulama da,
kelâmcılann zannî olan bir çok şeyi -Hz. isa'nın nuzûlü, Dec-
calin zuhuru, Mehdi'nin gelişi vs. gibi- inanç esaslarına sok
malarıdır. Halbuki, Carullah'a göre, akâid kitapları, sadece
katî ve zarurî delillerle sabit, üzerinde ittifak edilen meseleler
den oluşmalıdır. (Bu husus hakkında daha geniş bilgi için
bkz.: M. Görmez, a.g.e., ss. 82-87)
87 İkâmet etseler idi: Gereği gibi uygulasalardı.
128
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2,
BAHAR DÖNEMİ 1995
MUSA CARULLAH BİGİYEF
yukarıdan erzâk-ı ma'neviyyeyi, tübünden88
erzâk-ı his-siyyeyi bereketli suretle alırlar idi. İnsanlardan -evâmirin
hududunda nusûsun zahirinde vâkıf olub muk-tesıd89 olanları vardır. Lâkin
ekseri hududu te'addî, nusûsu da te'vîl ederler."90 me'âlen
tercümesi şudur.
Şu âyetin irşadına göre,
ben Kur'an-ı Kerîm âyetlerinden hiç birini te'vîl etmemek taraftarıyım.
Kur'ân-ı Kerîm'i ikâmetin en mühim manâsı da te'vîl etmemektir. Kur'ân-ı Kerîm'in
evâmirin i terk etmek Kur'ân-ı Kerîm'i ikâmet etmemek olur ise, nusûslarını
zahirinden sarf etmek91 elbette ikâmet etmemek olur.
Kur'ân-ı Kerîm'i te'vîl
iki nev'i olur: Biri Ehl-i Kelâmın te'vîlidir ki, âyet-i kerîme özünün zahîrî
manâsından tamamen çıkar. Zahirî manâsı ihtimâl dâiresinde kalmaz. İkincisi:
Ehl-i Tasavvuf te'vîlidir ki, Kur'ân-ı Kerîm'in zahirî manâsı da murâd olur,
işâresinden müstefâd92 olan manâ da irâde kılınır. Şu te'vîl,
te'vîllerin en güzelidir. Öyle te'vîl ile Kur'ân-ı Kerîm zahirinden sarf
olunmaz. Belki Kur'an-ı Kerîm zâhîrî manâsına hami olunur, zahirin irşâdıyla
insan özü ikinci bir manâya mühtedî93 olur.
Şu farkı beyân etmek için
burada Ehl-i Tasavvufun bir te'vîllerini şâhid suretiyle nakledeyim. Ehl-i
Tasavvufun büyüklerinden biri özünün "Gülşen-i Râz"94 isimli
kitabında demiş:
Er
isen, çık, nazar et, önüne her ne gelir ise kanâat etme, daha uzak git.
İbrahim gibi yürü,
Hûda'yı taleb et, tünü gün, gündüzü de tün et.95
88 Tübünden: Altından.
89 Muktesıd: Orta yolda.
90 5/Mâide: 66: "Eğer onlar
Tevrat'ı incil'i ve Rablerinden
kendilerine indirilen Kur'ân'ı gereğince uygulasalardı, her
yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir
zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi." Cârullah'ın bu
rada, ayetin sonunda, 'onların bir çoğu sının aşarlar'
anlamında (hududu te'addî) tabirini kullandıktan sonra, kendi
tasarrufuyla, buraya 'nusûsu da te'vîl ederler' şeklinde bir
anlamı sıkıştırmış olması oldukça dikkat çekicidir. Halbuki.
ayet metninde bütün bunların karşılığı sadece 've kesîrun
minhüm sâ'e mâ ya'melun' (çoğunun işledikleri kötü idi) iba-
residir. Cârullah, ayete yüklemiş olduğu böyle bir anlamla, ka
naatimizce, kelâmcılara atıfta bulunarak onların yapmış olduk
ları te'villerin Kur'ân'ın ruhuna uymadığını söz konusu Kur'ân
ayetiyle de desteklemektedir.
kendilerine indirilen Kur'ân'ı gereğince uygulasalardı, her
yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir
zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi." Cârullah'ın bu
rada, ayetin sonunda, 'onların bir çoğu sının aşarlar'
anlamında (hududu te'addî) tabirini kullandıktan sonra, kendi
tasarrufuyla, buraya 'nusûsu da te'vîl ederler' şeklinde bir
anlamı sıkıştırmış olması oldukça dikkat çekicidir. Halbuki.
ayet metninde bütün bunların karşılığı sadece 've kesîrun
minhüm sâ'e mâ ya'melun' (çoğunun işledikleri kötü idi) iba-
residir. Cârullah, ayete yüklemiş olduğu böyle bir anlamla, ka
naatimizce, kelâmcılara atıfta bulunarak onların yapmış olduk
ları te'villerin Kur'ân'ın ruhuna uymadığını söz konusu Kur'ân
ayetiyle de desteklemektedir.
91 Sarf etmek: Saptırmak, başka yöne çevirmek.
92 Müstefâd: Anlaşılmış, anlaşılan.
93 Mühtedî: ulaşmış.
94 Metinde yine bir matbaa hatası
olarak Gülşen-i Zâr
Yıldız, ay, büyük koyaş: His, hayâl, akıldan ibarettir.
Ey talib, bunların hemesinden yüzünü döndür!
Hakîkate vusulüne kadar, tevakkuf etme.96
Git "zahirî şeylere
kanâat etmezem, hakîkati ararım" sözünü her vakit söyle.
El-En'âm sûresinde,
İbrâhîm aleyhiselâm kıssasında mezkûr âyetleri şöyle te'vîl Kur'ân'ı zahirinden
sarf değildir. Belki zahirî manâsı irâde kılınmak şartıyla ikinci manâya ihtida
etmektir. Böyle te'vîl matlûb değil ise de. memnu' da değildir.
Zahirî manâsından sarf
etmemek97 şartıyla, Kur'ân-ı Kerîm'i te'vîl elbette caizdir. Zira
öyle te'vîller aklın daha ziyâde fehmiyle, ihtidâsıyla olur. Kur'ân-ı Ke-rîm'in
zahiri murâd değildir demeselerdi, biz Ehl-i Ke-lâm'ın te'vîllerini de
reddetmezdik. Lügatin fesâhatıyla nazmın belâğatıyla müstefâd olan bir manâyı,
murâd değildir demek bizim şe'nimiz98 değildir. Kur'ân'ın belagatı
yuk-bâr takdîrât99 ile ıslâhatımızdan âyel-i kerîmeleri elbette
müstağni etmiştir. "Ayet tam değil idi; takdîr ettim de tam oldu"
demek, benim gümânımca, gayet büyük edebsizlik-tir.100
yazılmış. Halbuki
doğrusu Gülşen-i Râz olacak. Bu eser, Tebriz'e yakın Şebister
kasabasında doğan Iran'lı mutasavvıf Şeyh Sadeddîn Mahmûd b. Abdilkerîm b.
Yahya (? - I320)'ya aittir. Daha ziyade kısaca Şebisterî olarak anılan bu zat Gülşen-i
Râz isimli
bu manzum eseriyle şöhret bulmuştur. Bu eser. Mir Hüseynî-i Sâdât'ın (ö. 718/1319) bir mektup ile Tebriz alimlerine
manzum olarak yönelttiği sorulara cevap olmak üzere kaleme alınmıştır. Eserde Vahdet-i Vücûd
nazariyesinin de kuvvetli tesiri görülmektedir. Bu esere bir çok şerh
yazılmıştır. Daha geniş bilgi için bkz.: islâm Ansiklopedisi, 'Şebisterî'
mad., (istanbul, 1979), 11/373-375.
95 Tünü gün, gündüzü de tün et: Geceyi
gündüz, gündüzü
de gece et.
de gece et.
96 Hakîkate vusulüne kadar, tevakkuf etme: Hakîkate
ulaşıncaya kadar durma.
ulaşıncaya kadar durma.
97 Sarf etmemek: Saptırmamak.
98 Şe'nimiz: işimiz.
99 Yuk-bâr takdîrât: Hurafe, saçma faraziyeler. (Yuk-
6ar=yok-var: Saçma)
6ar=yok-var: Saçma)
100 Cârullah, burada,
Kelâmcılann ayetleri te'vil yöntemine
karşı olan hücumunu daha da şiddetlendirecek Kur'ân'ı
Kerim'in belagatının her hangi bir düzeltmeye ihtiyacının
olmadığım ısrarla vurgulamaktadır. Ancak, görülen o ki. ken
disi, tasavvuf ehlinin Kur'an ayetlerini te'vil yöntemini benim
semekle birlikte, bu iki farklı te'vil (kelâmcılar ile tasav-
vufçuların te'vili) arasındaki -kendisine göre var olan- farkı
örnekleyerek ortaya koymamaktadır. Bu da okuyucu için bir
sıkıntı doğurmaktadır.
karşı olan hücumunu daha da şiddetlendirecek Kur'ân'ı
Kerim'in belagatının her hangi bir düzeltmeye ihtiyacının
olmadığım ısrarla vurgulamaktadır. Ancak, görülen o ki. ken
disi, tasavvuf ehlinin Kur'an ayetlerini te'vil yöntemini benim
semekle birlikte, bu iki farklı te'vil (kelâmcılar ile tasav-
vufçuların te'vili) arasındaki -kendisine göre var olan- farkı
örnekleyerek ortaya koymamaktadır. Bu da okuyucu için bir
sıkıntı doğurmaktadır.
JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995
129
İNSANLARIN AKIDE-İ ILAHIYYELERİNE
BİR NAZAR
"Akîde-i
ilâhiyyelerin hakkiyyeli" davasında benim dördüncü delîlim
Sûretü'i-Bakara'da 62. âyei-i kerîmedir:
"Innellezîne ûıneııû
vellezîne lıâdû ve'n-nasârâ ve's-sâbi'îne men âınene billahi ve'l-yevmi'l-âhiri
ve 'amile sâlihan fe lehiim ecruhum inde Rabbihim ve tâ havfiin 'aleyhim ve
lâhüm yahzenûn."
Min haysü'l-ma'nâ
lercemesi:
"Mü'minler,
Yahudiler, Nasrânîler, firiştelere101 ya yıldızlara ibâdet eder
Sabitler -daha umûmî bir ibare ile tabii" olunur ise- Allâhü
Rabbü'l-âlemîn Hazretlerine hem de ceza gününe îmân edip, hayât-ı hâzırada
yahşî102 işleri edâ eder heme insanlar âkıbet-i saadete nail
olurlar."
Şu âyet-i kerîmede
necatın medarı103 ta'yîn olunmuştur: Hayratı emreder, şürûrdan
meneder, Allah'ın vücûduna îmân, yahşî yâmân104 her bir amelin
cezası olacak bir güne îmân. Şu iki îmânın tesiriyle şürûrdan, lesâddan
saklanıp, insan hayrâl-ı sâlihâtı edada sa'yl0? eder ise, işte öyle
insan hayât-ı istikbâliyyesinde saâdet-i ebediyyeye nail olur.
İmânda resmiyet106
yoktur. Resmiyet kesbetmiş îmânın hayat-ı insâniyyede o kadar ehemmiyeti de yoktur.
İnsanı tesâdden, serden zulümden menedip, hayr işlere sevk eden îmân -işte
nazar-ı şerî'atte muteber îmân şöyle107 bir îmândır. Hâyât-ı
insâniyyede ehemmiyeti, eseri var îmân -nazar-ı şerî'atte muteberdir. Lâkin
hayatta ehemmiyeti yok îmânın nazar-ı şerî'atte de elbette ehemmiyeti yoktur.
Şer'-i şerîf, îmânı
hayatta zahir olur eseriyle vezn eder. İmân -hayalde mürtesem108
kelimât-ı ismiyye-
101 Firiştelere: Meleklere.
102 Yahşî: İyi, güzel.
103 Medarı: Yörüngesi, vesilesi, sebebi..
104 Yahşîyâmân: lyi-kötü.
105 Sa'y: Gayret, çaba.
106 Resmiyet: Şeklîlik.
107 Carullah'ın kullandığı
lehçeden olsa gerektir ki, 'böyle'
diyeceği yerde şöyle' demektedir. Buna berzer bir şekilde,
daha önce metnin başında da geçtiği gibi. Carullah, 'Bu gün
Rusya Müslümanlarının...' diyeceği yerde 'Şu gün Rusya
Müslümanlarının...'; yine aşağıda geleceği üzere de,
'İtirazların biri şöyledir' diyeceği yerde, 'itirazların biri
böyledir' şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bu açıdan,
yukarıda temas etmediğim, ancak burada işaret edebildiğim bu
husus, metin okunurken göz önünde bulundurulmalıdır.
diyeceği yerde şöyle' demektedir. Buna berzer bir şekilde,
daha önce metnin başında da geçtiği gibi. Carullah, 'Bu gün
Rusya Müslümanlarının...' diyeceği yerde 'Şu gün Rusya
Müslümanlarının...'; yine aşağıda geleceği üzere de,
'İtirazların biri şöyledir' diyeceği yerde, 'itirazların biri
böyledir' şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bu açıdan,
yukarıda temas etmediğim, ancak burada işaret edebildiğim bu
husus, metin okunurken göz önünde bulundurulmalıdır.
108 Mürtesem: Resmolunmuş.
den'09 ibaret değil, belki
akılda kâlbde rüsûh bulmuş110 bir
nurdur ki insanı hayatında hayrat yoluna hidâyet edip, helak yolundan halâs
eder.
Böyle îmân dünyada
milletlerin birine mahsus değildir. Günlerin birinde inşallah şu sözü daha
ziyâde müfid tai'sîlatıyla bast ederiz1''.
Hatime112
Bana, "sus ve nefes(ini) kes" deme,
Çünkü, yeşillikte kuşun (bülbülün) susması mümkün
değildir.
Müdda'î beni fakir görüyorsa da, Gönlümde
oldukça çok hazinelere sahibim.
Vaizimiz
Hak kokusunu hissetmedi; sen (bari) şu sözü işit,
(Bunu)
ben onun huzurunda da söylüyorum, gıybet etmiyorum.
Muhterem £wra"3
sahîfelerinde benim kalemle, ehemmiyeti var mı yok mu, bir iki mesele
delilleriyle beraber neşr kılınmış idi. Tabiî o kadar binlerce sütûr arasında
anlaşılmamış noktalar, hesabı yok o kadar sözler esnasında mefhûm değil
nükteler elbette bulunabilir.
Buna göre olsa
gerektir, bazı cerîde114
109 Kelimât-ı ismiyyeden: İsimlerden oluşan sözcüklerden.
110 Rüsûh bulmuş: Kök salmış.
1'' Bast ederiz: Açıklarız.
1'' Bast ederiz: Açıklarız.
112 Hatime: Son, nihayet.
"•^ Şûra dergisi, merkezî Rusya
(İdil-Ural) Müslümanlarının baş müftüsü
Rızaeddin b. Fahreddin Efendi tarafından çıkarılıyordu. Bu şahıs, ietihad
kapısının açık olduğunu savunuyor, dolayısıyla, ortaya yeni çıkan meseleler
hususunda eski alimlerin geleneğini ve taklidini reddediyordu. Onun çıkarmakta olduğu Şûra dergisinde.
Carullah'ın "Rahmet i llâhiyye'nin Umûmiyyeti ve Akâid-i İlâhiyyelerin
Hakikati" isimli iki makalesi yayınlanır ve bu makalelerin
muhtevası büyük yankıları uyandırır, Şûrâ'run
müteakip sayılarında Carullah'ın makalelerine üst üste sayısız reddiyeler
yayınlandığı gibi, Kazan'da çıkan Beleş
ve Silsile gazetelerinde de ağır ithamlara maruz kalır. İşte Carullah, bütün bunların sonucunda ertesi
yıl Rahınet-i tlâlüyye Burhanları isimli eserini kaleme alır. Bu elimizde incelemekte olduğumuz kısa
risale de hemen bunu takib eder. Bu konunun tartışması beş altı sene
kadar devam eder. (Bu bilgiler Mehmed
Görmez'in Musa Carullah Bigiyef \sim\i eserinden
özetlenmiştir.)
130
İSLAMI ARAŞTIRMALAR
CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DONEMİ 1995
sütunlarında hemen hemîşe1 '5
gayet ğarîb itirazlar, yolsuzluğu özlerine de malûm116
şikâyetler yazılmaktadır.
"Rahmet-i ilâhiyye
umûmiyyeti", "akîde-i ilâhiyyelerin hakkıyyeti" gibi meselelerin
şu günde muhitimize, zamanımıza ehemmiyetleri var mı yok mu ciheti bizim
arada"7 şimdi mütenâze'un tîh"8 bir şey ise de,
öz meselelerin 'ilmî, dînî cihetten ehemmiyetlerine göre de işkâlleri119
elbette her bir insana malûm olabilir derecede vazıhtır.
Öyle müşkil meseleleri
beyân ederken, şüphe yok, kalemin de gayet büyük kusurları, o kusurlar
sebebiyle, da'vâda delillerini beyânda mefhûm değil noktalar yalnız bir değil,
gayet çok olabilir. Benim o kusurlarım herkesten ziyâde bana malûmdur. O
cihetten tevcîh olunmuş itirazlar bulunur ise, itiraf ederim, günahı yalnız
bana aittir. îliraz yoluyla bana tenbîh etmek meşakkatlerine tahammül eden
gayret erbabına kalben teşekkür ederim de, iktidarın dairesine dahil beyanları
daha serd ederek bir kadr-i ziyâde izah vermeye sa'y ederim. Bununla benim
kusurum tedârük kılınacağına120 göre, en ziyâde istifâde eden de
elbette ben olurum. O cihetten tevcîh olunacak itirazlar fi'l-hakîka itiraz
olmayıp, ben öyle itirazları irşâd sıfatıyla kâmil bir memnuniyetle kabul
ederim.
Eğer de itirazlar ya
reddiyeler benim da'vamın butlanına yahut delillerimin zayıflığına delâlet eder
itirazlardan olur ise, öyle itirazları kabul etmek, hakîkat huzurunda te'eddüb121
iktizâsıyla bana hem şer'î hem tabiî bir farizadır. Ben, îmâmm icabıyla,
Dergâh-ı Hak'da kıble-i hakîkate heme efkârımı tevcîh ederek, secde ederim;
anlar isem hiç bir hakîkat i inkâr etmem. İki üç âdem töhmet eder ise de, ya o
ya bu meseleyi meydana atmak hususunda bende bir ğaraz-ı nefsânî122 yoktur.
Vicdanın tahareti nâmına şu sözümü kabul etmeyen insan şayet Hûda'nın azameti
hürmetine şu sözümü kabul eder. Şu güne kadar benim tarafımdan
114 Ceride: Gazete. 1,5 Hemîşe:
Daima.
116 Yolsuzluğu özlerine de malûm: Usulsüzlüğü kendilerin
ce de bilinen.
ce de bilinen.
117 Bizim arada: aramızda.
118 Mütenâze'un fîh: Tartışma konusu
olan, üzerinde
tartışılan.
tartışılan.
119 İşkâlleri: Güçlüklen, müşkülen.
120 Tedârük kılınacağına: Telâfi edileceğine.
121 Te'eddüb: Edepli davranma, edepli olma.
122 Garaz-ı Nefsânî: Gizli bir kin. garez, düşmanlık, art
niyet.
niyet.
MUSA CARULLAH BIGIYEF
m
matbuat âlemine arz olunmuş dört beş meselede
bir fâide-i umûmiyyeyi görmemiş insan, insaf ederse, o meseleleri lâ ekall
"elde varı satmak, revacı var metâ'ı pazara koymak" kâide-i
tabiîyyesine bina eder de, o meselelerin hiç birinde bir ğaraz-ı nefsânî
yokluğuna teslim eder.
Şu iki neviden olan
itirazlara benim nazarım şöyledir. Lâkin cerîdelerin bazılarında neşrolunmuş
itirazların ekseri şu iki neviden olmayıp, belki meseleyi hem de İslâmiyeti,
yahut umûmen diyaneti anlamamaktan gelmiş itirazlardır. Öyle itirazlar benim
davamın butlanına ya benim delillerimin zayıflığına delâlet etmek bedelinde123
mu'tarizlerin cehline124, rûh-ı diyanetten gafletlerine delâlet
eder.
İtirazların biri böyledir
"Necât-ı umûmiyyeyi
da'vâ etmek125 âmnestiye126 ilân etmektir. İndi bundan
sonra her bir insan heme cinayetleri irtikâb etsin127, zararı yok
demektir."
İkincisi:
"Eğer necât-ı
umûmiyye olacak ise, o vakit İslâmiyetin husûsiyyetinde ehemmiyet kalmaz."
Böyle itirazlar bir âdî
âdemden çıkmış olsaydı, ben istib'âd etmezdim128. Lâkin evvelkisi
bir muharririn, ikincisi İslâm minberinde hutbe okur bir hatibin kaleminden
neşrolundu. Şu cihetten ben o iki itirazı bir kadr-i istiğrâb ettim129.
Zira şu iki itirazın her biri umûmen rûh-ı diyanetten ve 'ale'l-husûs
İslâmiyyetten tamamen gaflet esasına mebnîdir, "hayâl-ı insâniyyede
diyanetin ehemmiyeti yok" fikrinden nâşîdir130, din bir nesnedir
ki131 zerre kadar ehemmiyet-i âcilesi
yok
'- Bedelinde: Yerine.
124 Mu'tarizlerin cehline: İtiraz edenlerin, itirazcılann ca
hilliğine.
hilliğine.
125 Da'vâ etmek: İddia etmek.
126 Âmnestiye: Af. (Carullah, aslı İngilizce amnesty'den
gelen bu kelimeyi burada, ilginç bir şekilde, Osmanlıca
yazılımıyla kullanmıştır. Bu da gösteriyor ki, Carullah'ın
yaşadığı devirde bu tür Batı kaynaklı yabancı kelimeler Os
manlı Türkçesi içinde az da olsa kullanılıyordu.)
gelen bu kelimeyi burada, ilginç bir şekilde, Osmanlıca
yazılımıyla kullanmıştır. Bu da gösteriyor ki, Carullah'ın
yaşadığı devirde bu tür Batı kaynaklı yabancı kelimeler Os
manlı Türkçesi içinde az da olsa kullanılıyordu.)
127 İrtikâb etsin: İşlesin, yapsın.
128 İstib'âd etmezdim: Garipsemezdim. garip bulmazdım.
129 Bir kadr-i istiğrâb ettim: Bir miktar, bir dereceye kadar
garip buldum.
garip buldum.
130 Nâşîdir: Ötürüdür, dolayıdır.
131 Burada yine bir matbaa
hatasıyla 'nesnedir ki' yazılacağı
yerde 'nesyedir ki' şeklinde yazılmıştır.
yerde 'nesyedir ki' şeklinde yazılmıştır.
JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995
I3l
İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR
NAZAR
itikadından gelmiş bir fıkr-i
bâtıldır.132
Teessüf etmemek mümkün
değildir. Böyle bâtıl, bir muharririmizde yalnız bir hatibimizde değil, belki
bizim talebelerin, imamların ekseri şöyle fikirdedir. İslâmiyet nâmı
zikrolunurken -bizim ekseriyet cenneti, ama diğer din nâmları zikrolunur ise,
cehennemi hatırlarına alırlar.
İslâmiyetin hakkiyyetine
cennet ile, diğer dinlerin butlanına cehennem ile istidlal etmek
mağrûriyetlikten doğmuş bir nadanlıktır133.
Vaizimiz
Hak kokusunu hissetmedi; sen (bari) şu sözü işit,
(Bunu)
ben onun huzurunda da söylüyorum, gıybet etmiyorum.
Necatın umumiyeti
meselesinde her bir cinayete irtikâb cevazını görür insan, hayât-ı insâniyyede
dinin, imanın ehemmiyetinden hem de İslâmiyetin özüne gene mahsus fezâilden
tamamen gafil bir âdemdir. O âdem bir kadr-i mülâhaza etseydi görürdü: Her bir
cinayete irtikâb hürriyeti necatın umûmiyyetinde değil, necatın yalnız bir
mezheb erbabına inhisârındadır. Necat yalnız bana münhasır olacaksa, o vakit
ben benim itikadımda değil insanların her birine: "Siz indi itikadınız,
mezhebiniz sebebiyle müebbed surette muazzeb olacaksınız134;
hayrattan size fayda yok, fena işlerin hiç birinden size zarar yok. Bırakınız
hayratı, kılınız cinayeti!" diyecek olur isem, necatın inhisarını dava
eden âdem benim şu sözümü hiç bir suretle cerh edemez135.
"Heme milletler
necat bulacaklar ise, İslâmiyetin ehemmiyeti kalmaz" demiş mu'terizden ben
suâl ederim: Acaba hayât-ı insâniyyede İslâmiyyetin ehemmi-yet-i nakdiyesi136
var mıdır?
Elbette "yok!"
diyecek. Ve illâ137 itirazı bana vârid olmaz. İtirazın esasına hilaf
olarak "ehemmiyeti var" dese. ben diyebilirim: "Buyrun, özünüze
malum olan ehemmiyetlerini beyân kılan, sonra ben sizin itirazını s cevap
veririm."
Şu iki itiraz
münasebetiyle bir iki söz arzedeyim:
Alem-i insâniyyetin
ihtidasından İslâmiyetin zuhuruna kadar "semavî" olmak sıfatıyla
gelmiş dinlerin her biri insanın kalbinde mütemekkin138 imanı en
asıl bir esas gibi itibar etmişler. Husûsen bizim İslâmiyet, imanı insanın
dünyası için de âhireti için de en mühim bir esas itibar edip, imanı her şeyden
ziyâde medhetmıştir.
Edyân-ı semâviyye
ale'1-umûm139, diyânet-i İslâmiyye ale'l-husûs140 insanın
imanına niçin o kadar fevkalâde büyük ehemmiyet vermiş?
İnsanın hayât-ı
hâzırasıyla hayât-ı is-tikbâliyyesinde en büyük ehemmiyeti hâiz olabilecek
imanın hakikati nedir?
Mekteb, medreselerimizde
iman nâmiyle telkîn olunur şeyler hayât-ı insâniyyeye en asıl esas olabilir
derecede ehemmiyeti hâiz midir?
Biz böyle şeyleri
mülâhaza etseydik, yalnız önümüzün gafletine gene delâlet eder itirazları
neşretmeye cesaret etmezdik; necatın umumiyeti her bir cinayete irtikâbın
hürriyeti manâsındadır demiş olmazdık; İslâmiyetin ehemmiyeti nerededir
anlardık. İnsanın hayat-ı hâzırasıyla hayât-ı istikbâliyyesinde akîdelerin
ehemmiyeti nedir, ne cihettendir gösterebilirsem, benim en büyük maksadım hâsıl
olur. Bunun için ben "Rah-met-i İlâhiyye Umûmiyyeti",
"İnsanların Akîde-i İlâhiyyelerine Bir Nazar" gibi meselelere ait
risaleleri neşrettim. Başlanmış bir davamı hadd-i sübûta îsâl edinceye kadar141,
Allah Rabbü'l-âlemîn Hazretlerinin av-niyle142, ben inşallah hareket
ederim.
"Vellezîne câhedhu
fînâ le nehdiyyennehüm sübülenâ. Ve innallâhe leme'a'l-muhsinîn" (Sûretü'l-Ankebût:69).143
132 Carullah, 'ehemmiyel-i
âcilesi yok' ifadesiyle, dinin bu
dünyada bir öneminin olmadığı inancını kastetmektedir.
Dolayısıyla, o. 'dinin bu dünyada zerre kadar önemi olmayan
bir nesne olduğu' inancının bâtıl, sapık bir fikir olduğunu vur
gulamaktadır.
dünyada bir öneminin olmadığı inancını kastetmektedir.
Dolayısıyla, o. 'dinin bu dünyada zerre kadar önemi olmayan
bir nesne olduğu' inancının bâtıl, sapık bir fikir olduğunu vur
gulamaktadır.
133 Nadanlıktır: Cahilliktir.
134 Müebbed surette muazzeb olacaksınız: Sonsuza dek
azab göreceksiniz.
azab göreceksiniz.
135 Cerh edemez: Çürülemez.
136 Ehemmiyet-i nakdiye: Kıymel-i ehemmiyeti, önemi.
137 Ve illâ: Yoksa.
138 Mütemekkin: Yerleşmiş.
139 Ale'l-umûm: Genellikle.
140 Ale'l-Husûs: Özellikle.
141 Hadd-i sübûta îsâl edinceye kadar: Sabit olma nok
tasına ulaştınncaya kadar.
tasına ulaştınncaya kadar.
142 Avniyle: Yardımıyla.
143 Bu ayetin meali ise şöyledir:
"Bizim uğrumuzda cihad
edenleri biz, elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz,
iyi davrananlarla beraberdir."
edenleri biz, elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz,
iyi davrananlarla beraberdir."
132
İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder