2 Ocak 2014 Perşembe

İNSANLARIN TANRI İNANÇLARINA BİR BAKIŞ MUSA CARULLAH

İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR*
AN INVESTIGATION OF PEOPLE'S RELIGIOUS BELIEFS
MUSA CARULLAH BİGİYEF1
DİPNOTLARLA NEŞR'E HAZIRLAYAN: YRD. DOÇ. DR. A. BÜLENT BALOGLU
Rahmet-i İlâhiyye umûmiyyeti hakkında serd olunmuş burhanlarıma2 bir ilâve suretinde3:


Tarikatta sâlikc gelen her şey hayrın ta kendisidir,


Ey gönül!  Doğru yol üzerinde olan bir kimse sapık değildir.





Musa Carullah, Osmanlıca kaleme aldığı bu risalesinde zaman zaman Kazan Türkçesine ait deyim ve terkipleri de kul­lanmıştır. Eserin orjinalliğini ve özelliğini bozmamak için sa­deleştirmeden ziyade metinde geçen anlaşılması güç bazı ter­kip ve deyimlerin günümüz Türkçe karşılıklarını dipnotlarda vermeyi tercih ettim. Metinde geçen şiirler Farsça asıllarından çevrilerek verilmiştir.
Burada Kazan Türkçesi ile ilgili bir hususu zikretmek is­tiyorum: İsmini, en büyük yerleşim merkezi olan Kazan şehrinden alan kendilerini Kazan Hanlığı'nın (1437-1552) devamı olarak gören Kazan Türkleri konuştukları dile ısrarla -özellikle Ruslar tarafından- Tatar lehçesi denmesinden hoşlanmayarak, aksine Kazan Türkçesi demektedirler. (Bu hu­susta daha fazla bilgi için Reşid Rahmeti Arat'ın islâm Ansik-lopedisi'ndek\ "Kazan" maddesine bakınız.)
Metinde geçen terkip ve deyimler için şu iki sözlükten yararlanılmıştır: Ferid Develioğlu. Osmanlıca Türkçe Ansiklo­pedik Lügat, Ankara, 1982; Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü I-II (Kültür Bakanlığı Yayını) Ankara, 1991.
1 Musa Carullah Bigiyef (1875-1949), asrımızın Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh çizgisinde yürüyen, İslâm dini­ne çağdaş açıdan yaklaşan Türk düşünce tarihimizin en önde gelen şahsiyetlerinden birisidir. Hayatını, islâm ilimlerini tah­sile, onlardaki tıkanıklık ve atâleti gidermeye, İslâm dinini sıkıştığı dar kalıplardan çıkararak asrın her türlü ihtiyacına cevap verebilecek seviyeye getirmeye ve de devrinin Müslümanlarını da çağdaş bir anlayışa sevkederek geri kalmışlıktan, bağnazlıktan ve hurafecilikten kurtarmaya vakfe­den bu Kazan'lı büyük Türk filozof ve ilim adamı telif ve tercüme olmak üzere 120'nin üzerinde esere imzasını atmıştır. Modernist bir İslamcı olan Carullah. Kur'an'ın eskimiş bir kitap olmadığı, dünya durdukça bütün hükümleri içinde barındırdığı; İslâm dininin ietihad hürriyeti temeli üzerine ku­rulduğu, ancak bu temelin ihmal edilmesiyle İslâm aleminin geri kaldığı ve bu geri kalışa da ietihad kapısının kapan­masının baş sorumluları olan din bilgini denen softaların sebep olduğu şeklinde özetlenmesi mümkün olan fikirlerini, eserlerinde ısrarla savunmuştur. İslâm aleminin bir çok yerini


gezerek, Müslümanların içinde bulunduğu acıklı duruma çok üzülen Carullah, Kırımlı İsmail Gaspıralı (I851-1914)'nın Dilde, Fikirde, İşde Birlik ülküsünden etkilenerek eserlerini büyük çoğunlukla Osmanlıca olarak kaleme almıştır, islâm ilimlerinin her sahasında ustalıkla kalem oynatabilen ender şahsiyetlerden olan Carullah'ın hayatı, kişiliği görüşleri ve eserleri hakkında daha geniş bilgi için bkz.: Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, Türkiye Diyanet Vakfı Yay., Ankara, 1994; Musa Carullah Bigiyef, Uzun Günlerde Oruç, (Sad.: Yusuf Uralgiray), Ankara, 1975; Hüseyin Rahmi Balaban. "Musa Carullah", islâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, 1/178; Hilmi Ziya Ülken, Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi I-II, İstanbul, 1966, ss. 447-453.
2    Burhan, kelime olarak, delil ve hüccet anlamlarını taşır.
ıstılahta ise, doğruluğunda şüphe olmayan, her hangi bir itira­
za zemin bırakmayan, dolayısıyla çürütülmesi mümkün olma­
yan ve kendisiyle zarurî bilginin hasıl olduğu kesin ve kat'î
delil demektir. Daha fazla bilgi için bkz.: Türkiye Diyanet
Vakfı islâm Ansiklopedisi,
"Burhan" mad., İstanbul, 1992, VI/
429-430.
Bakara suresi 11. ayette de bu anlamda kullanılmıştır: "Cennet Yahudi ve Nasrânîlerden başkaları asla girmeyecek­lerdir dediler. Bu onların kuruntusudur. (Ey Muhammed) de ki: Eğer sözlerinizde doğru iseniz, çürütülemez delilinizi (bur­hanınızı) getirin.'"
Carullah'ın bu mesele ile ilgili olarak çok cesur bir ilmî tavır sergilediği önadadır. Onun bu cesur tavrının kaynağını ortaya koyması açısından, şu sözlerinin burada nakledilmesi zannederim yeterli olacaktır: "Ben elimde delil ve burhanları toplanmamış hiç bir meseleyi ortaya atmam, evvelâ delillerimi ve burhanlarımı hazırlarım. Kalbim mutmain olduktan sonra arzetmek istediğim meseleleri meydana atarım." (Bkz.: Meh­met Görmez, a.g.e. ss. 51-52)
3    Carullah'ın bu ifadesinden de anlaşıldığı üzere, insanların
Akide-i llâhiyy el erine Bir Nazar ismini taşıyan ve 1911
yılında Orenburg'da basılan 25 sayfalık bu risalesi, yine 1911
yılında  Orenburg'da  basılan  97  sayfadan  ibaret  Ralvnet-i





Î22


İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995


MUSA CARULLAH BİGİYEF


* * *
Hafız! Eğer hasım hata(Iı) söylerse ondan almayalım,
Eğer, gerçek söylerse, gerçek sözde de savaşmayalım.
* * *
Ben, ateş saçan kelimelerin kölesiyim, Sözdeki harlı ateşe soğuk su serpilmez.
Menzil çok tehlikeli ve maksad belirsiz ise de,
(Ne yapalım) başka hiç bir yol yoktur, sonu olmayan (şey) için üzülme.
İlâhiyye Burhanları [Mehmet Görmez'in ifade ettiğine göre. bu eser her hangi açıklayıcı bir not ilâve edilmeksizin Evren­sel Kurtuluş adıyla İstanbul'da Önsöz Yayınevi tarafından sa­deleştirilerek yayınlanmıştır. Bkz.: M. Görmez, a.g.e., s.205] isimli risalesinin bir devamı niteliğindedir. Söz konusu bu ikinci eserinde Carullah, ilâhî rahmetin yalnızca Müslümanlara münhasır olamayacağını vurgulamak istemiştir. Carullah büyük yankılar uyandıran bu ve benzeri sivri fikirleri yüzünden zaman zaman takibata uğramıştır. Tabii, yukarıda zikrettiğimiz iki eseri de dahil olmak üzere bazı eserleri de bu takibattan nasibini almıştır. Örneğin, bu bağlamda, 28 Mart 1329 (28 Mart 1913) tarihli Sebilurreşad dergisine (c. 10. n. 239, s.86) Dâru'l-Hilâfe tarafından verilen ve "Bazı Kitab ve risalelerin Men'i" başlığı altında Carullah'ın bazı eserlerinin Osmanlı sınırlarına girişini yasaklayan bir ilân aynen şöyledir: "Rahmet-i İlâlıiyye Burhanları; insanların Akîde-I llâhiyyelerine Bir Nazar; Uzun Günlerde Rûze; Kavâid-i Fıkhiyye namlarıyla intişâr eden dört risalenin münderecatı usûl-i İslâmiyye'ye külliyen mugayir ve nusûs-ı kâtıa'ya muha­lif olarak târîh-i edyân mürevviclerinin Islâmiyyet aleyhine sarfettiği cfkâr-ı sahîfeyi te'yîd ve tervîc yollu bir takım küfriyyât ve ebâtıldan ibaret olduğu gibi, e'imme-i dîn ile ulemây-ı müfessirîn hazerâtına erbâb-ı inkârın ağızlarına yakışır ta'n ve teşnî'i muhtevî bulunduğundan ve müelliflerinin bu suretle ehl-i Islâmı iğfale tasaddî ettikleri anlaşılmakla resâil-i mezkûrenin her nerede varsa toplanması makâm-ı meşîhatten dâhiliyye nezâretine iş'âr edilmiştir."
Sebîlürreşad dergisinin bu tarih ve sayısı göz önüne alınırsa, bu yasağın, Osmanlı Devrinin 123. Şeyhülislâmı Mehmed Esad Efendi (1846-1918)'in toplam I yıl 1 ay 21 gün (24.1.1913-15.3.1914) süren Şeyhülislâmlığı döneminde konduğu ortaya çıkmaktadır.
4    İstisâdîkemlikler: İktisadî yetersizlikler.
5    Burada metnin daha iyi anlaşılması için önemli gördüğüm
bir hususu arzetmek istiyorum: O da şudur: Carullah'a göre,
geri kalışımızın sebepleri iktisadî değil, manevidir. Bu manevî
sebepler ise maddeler halinde şunlardır:  "D  Müslümanlar


Şu gün Rusya Müslümanlarının ahvâl-i medeniyy-esi derecesine göre en mühim itibar kılınacak meseleler -şüphe yok- mekteb medrese ıslahları, maârif yollan, içtimaî hem de siyâsî haller, iktisadî kemlikler4, millî edebiyat, millî matbuat, millî lisân, yazı kaideleri gibi meselelerdir.5 Şu meseleler gene6 yalnız Rusya Müslümanları için değil, belki umum âlem-i Islâmiyyet için de gayet mühim meselelerdir. Herkes bunu bilir. Ben de şu hakikati anlarım.
Lâkin mühim meselelerin ehemmiyeti, güman ede­rim7, diğer meselelerin hiç birini ehemmiyet derecesin­den azl edemez. Ehemmiyet meydanında darlık yoktur. Bir mesele ehemm8 ise, öbürü lâ ekall mühim9 olabilir. bir milletin hacetleri, kusurları ne kadar köp10 olur ise, o millet için mühim meseleler de o kadar köp olur. "Şu mühim mesele var iken, bırak o meseleyi!" demek, benim fikrimce, o kadar muvafık bir irşâd" olamaz. Mühim meselelerin biriyle Zeyd, biriyle Bekir, diğer bi­riyle daha diğer bir adam iştigâl eder ise, ihtimal, daha güzel olur.
Bir ferdin hayatında o ferdin ahvâl-i ruhiyyesi en mühim en ciddî rolleri oynar ise, elbette, milletin hayatında umûmen ahvâl-i ruhiyyesi daha ziyade mühim rolleri oynar. Gümân ederim: milletlerin efkâr-i îmâniyyesi, târîh-i ruhiyyesi insâniyyette gayet büyük eserler bırakmıştır: Hurâfât-ı itikâdiyye medeniyyet ha-
Doğru tevekkül ve teşebbüs yolundan ayrılmış, miskinlik ve fakirlik yolunu tutmuştur. 2) Kaza ve kadere bağlanmak onları yüksek gayeler için çalışmaktan alıkoymuştur. 3) Fikir hürriyetini bırakmıştır. 4) Güzel eserleri görmez olmuştur. 5) Dalkavukluk ve şahsiyetsizlik içine düşmüş. 6) İlerlemenin başlıca amili olan rekabeti hasetle karşılamış. 7) En büyük felâket, kadın ve kızların içtimaî hayatta yer almak hakkından yoksun edilerek perde arkasına kapatılmış olmalarıdır. Halbu­ki kadının cemiyette yeri yükselmezse, cemiyet ilerleme imkânını kaybeder." (Bkz.: H.Z. Ülken, a.g.e.. s.415)
6    Gene: Yine (Metinde "Rusya Müslümanları için gene
değil.." şeklinde gelen 'gene' sözcüğü tarafımızdan 'meseleler'
kelimesinden sonraya alınarak, cümlede küçük bir değişiklik
yapılmıştır.)
7    Gümân ederim: Zannederim.
8    Ehemm: En önemli, en mühim.
9    Lâ ekall mühim: En azından mühim.
10     Köp: Çok.
1' Muvafık bir irşâd: Uygun bir davranış, uygun bir yol gösterme.





JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995


123


İNSANLARIN AKÎDE-IİLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR


reketlerine gayet büyük sekteler vurmamış mıdır? Diyanet ile medeniyyet arasında o kadar uzun müddetler devam edegclmiş muharebeler hep efkâr-1 îmâniyye semeresi değil midir? Milletlerin birini diğerine ut12 ile su gibi düşman eden şey -îman ismiyle gönüllerde tamırlaşmış1^ nazar değil midir? İnsanı hayır işlere de serlere de sevk eden, hem de hayırdan da serden de meneden, akidesi değil midir?
Akîdelere şu noktadan nazarım cihctiyle ben akîde-i İslâmiyyeye ihtimam etmiş isem, diğerler(i) siyâsî, içtimaî, millî meselelerle iştigâl ederler iken, ben ilmî, itikâdî bir mesele tafsîlâtıyla uğraşır isem, gümân ederim, benim sa'yim abes olmaz; milletimizin terak-
12     Ut: Ateş.
13      Tamırlaşmış: Kökleşmiş, yerleşmiş.
14     İstimal: İçine alma, şâmil olma, kaplama.
15      Döröst: Doğru, doğrusu.
16     "Necât-ı umûmiyye" meselesinden Musa Carullah'ın kas­
tettiği şey, kâfirlerin cehennemde ebediyyen yanmayacakları
ve neticede onların da Allah'ın lütuf ve afvına mazhar olacak­
ları hususudur. Carullah. özellikle Rahmet-i llûhiyye Burhan­
ları isimli eserinde bu konu üzerinde durarak, bu görüşünü
Kur'an ayetleriyle temellendirmeye çalışmaktadır. Osmanlı
İmparatorluğunun son dönem şeyhülislâmlarından olan Mus­
tafa Sabri Efendi (1869-1954), Musa Carullah'ın özellikle
Rahmet-i llâhiyye Burlıanları'mda yer alan bu görüşlerine red­
diye olarak kaleme aldığı Yeni İslâm Müctelûdlerinin Kıymet-i
İlmiyyesi (Dâru'l-Hilâfeti'l-Aliyye: Şehzhade-başı -Evkâf-ı
lslâmiyye Matbaası, 1335-1336) isimli eserinin 74. sayfasında
onun bu görüşlerini şöyle özel-temektedir: "Malum olduğu
üzere, munâzırım, bu kitabı küffânn cehennemde muhalled
(daimî, sürekli kalıcı) olmadıklarını ishât maksadiyle
yazmıştır. Eseri okuyan insanın ilk telâkkisine göre mevzu'u
bundan ibarettir. Halbuki nazar-ı mütâlâa, bu kitabın biraz
daha dâire-i mahremiyyetine sokulacak olursa görür ki Musa
Elendi, müddeâsını [iddia edilen şey] kademe kademe
yükseltmiş ve adem-i hulûd teranesine daha münker nağmeler
ilâve eylemiştir: İlk dava şudur, edille-i Kur'âniyye de bunun
üzerine celb ve cem' edilmiştir: 1-Küffâr, azaba müstehık ol­
dukları halde Cenâb-ı Hakk'ın mahz-ı [sırf] lütf ve keremi ve
vüs'at-i rahmeti icabıyla bilâhere bunların da cehennemden
kurtulmaları! 2-Küffânn, küfür ve şirkte kısmen mazur bulun­
maları hasebiyle azaba da o kadar müstehık olmamaları! 3-
Mü'min. müşrik, herkesin itikadında haklı olması ve hiç bir
kimseyi dininden, itikadından dolayı ne fi'len ve ne de kalben
takbîh caiz olmaması!" Sabri Efendi. Carullah'ın bu
görüşlerini naklettikten sonra aynı sayfanın ikinci dipnotunda.
bu görüşlerin İslâm akidesine uygun olmayan bir sapıklık
teşkil ettiğini ve Carullah'ın bu görüşlerini destekleyen selef­
ten hiç bir alimin olmadığını da ilâve etmektedir. Bununla bir­
likte, Sabri Efendi, yukarıdaki söz konusu eserinde (s.5) Ca-


kiyâtına sekte vurabilir derecede zarar da vermez.; belki umum âlem-i insâniyyete husn-i nazarı istimal14 cihe­tinden, ihtimal, milletimize büyük fâideler verir.
Döröst15, "necât-ı umûmiyye" meselesi16 "evsâf aynı mı, zâid mi?"17, "illet-i ihtiyâç imkân mı hudûs mu"18 gibi hayatta ehemmiyeti yok yahut "Ali mi efdal, Osman mı?" gibi hayât-ı insâniyyede zararı var mesele olsa idi, o vakit ben, "vaveyla!" bağıranların feryâdlarına "daha mühim meseleler vardır! bırak o me­seleni!" gibi sözlerle tedbir felsefesi satar mürşîdlerin irşâdlarına, ya ise özünün bir iki makalesine ehemmiyet verip de, milleti hiss-i temyîzden19 tamamen ârîdir gümân edenlerin tenbîhlerine, yâhud "islâm her şeyden âlîdir; fakat ehl-i İslâm her şeyden!... (dûndur)20" gibi .sözlere cesaret eder edîblerin sadâlarına kulak verir idim.
rullah'ın bir İslâm müçtehidi olduğunu kabul etmiştir. Ayrıca, Carullah'ın 'kendisiyle tartışabilecek yegâne alim" olduğunu da sık sık dile getirmiştir. (Bkz.: Yusuf Uralgiray, a.g.e., s.
XXV.)
17      Allah'ın sıfatlarının Allah'ın zatının aynı mı yoksa gayrı
mı olduğu meselesi de. bilindiği gibi, İslâm kelâmcılarını bir
hayli meşgul etmiştir. Ehl-i Sünnet anlayışına göre, Allah'ın
sıfatları vardır, ezelîdir; zatı ile kâimdir; bu sıfatlar Allah'ın ne
aynıdır, ne de gayrıdır. Yani, Allah'ın sıfatlan O'nun zatının
aynı ve tıpkısı olmadığı gibi, zatının başkası da değildir.
Kerrâmiyye kelâm mezhebi, Allah'ın sıfatlarının varlığına
inanmakla birlikte bunları hadis olarak kabul etmişlerdir. Mu­
tezile ise, Allah'ın sıfatlarını kabul etmenin bir
Allah inancını
(tevlıîd) ortadan kaldıracağı iddiasıyla, sıfatlan kabul etme­
mişlerdir. Çünkü, sıfatlann Allah'ın zatına ters ve O'ndan
başka olan kadîm ve ezelî varlıklar olduğunu savunmuşlardır.
Böyle olunca da, Allah'tan başka kadîmlerin de var olması ve
kadîmlerin böylece birden fazla olmasının gerekeceğini ileri
sürmüşlerdir. (Geniş bilgi için bkz.: Taftazânî, Şerhu'l-Akâid,
[Çev. Süleyman Uludağ] İstanbul, 1982, s. 157 vd.)
18      "tllet-i ihtiyâç imkân mı hudûs mu meselesi" Allah'ın
varlığına filozoflar ve kelâmcılar tarafından getirilen iki tür is­
tidlal metodudur. Bunlardan birincisi daha ziyade filozoflar
tarafından kullanılmış olup, varlığın mümkün ve vâcib olarak
taksimi esasına dayanmaktadır. (Bkz.: Hüseyin Atay, İbn
Sina'da Varlık Nezariyesi,
Ankara, 1983, s. 128 vd; el-Fuzulî,
Matlau'l-ftikad, Ankara 1962, s. 42.) Hudûs delili ise, kâinatta
mevcut olan değişmeyi ve hareketi esas alarak varlığı kabul
edilen bir oluşumdan (hadis) hareketle, değişmeyen ve kadîm
olan bir Varlığa ulaşmak esasına dayanmaktadır. (Bkz.: el-
Maturîdî, Kitabu't-Tevhid, İstanbul, 1979, s. llvd.; el-Fuzûlî,
a.g.e,, s. 42-43.)
19     Hiss-i temyiz: Ayırdetme, iyiyi kötüden ayırma duygusu,
hissi.
20     Dûndur: Aşağıdır.





m


İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995


MUSA CARULLAH BİGİYEF


Lâkin bilirim: Necât-ı umûmiyye meselesi âlem-i İslâmiyyet için hayat noktasından bir kadr-i ehemmiyeti var meselelerdendir. O meseleyi şimdi meydana atmak, işe kuyruğundan başlamak değil, belki işe en başından en esâsından başlamak olur. insanın hissî hareketi kalbiyle, dimâğıyladır; insâniyyete nazarı da akîde-i îmâniyyesiyledir. Öyle ise, heme21 âlem-i insâniyyete güzel bir nazarı, istikbâl cihetinde güzel bir ümîdi vere­bilir bir mesele hiç bir suretle zarar veremez, o mesele­nin vakti hemen gelmemiş demek tedbîri de elbette iti­barı lâzım bir tedbir olamaz.
İndi geleyik22 insanların akîde-i ilâhiyyelerine nazar meselesine:
İnsanın her hali -sünnet-i ilâhiyye hükmüyle-ibtidâ23 dâne (orlık)24 halinde bulunup, sonra yavaş yavaş kemâline erişir. Her halin bir tufûliyyet devri25, bir de kemâl devri vardır. İki arada, yalnız bir Allah bilir, ne kadar tehavvülât26 vücûda gelir, ne kadar asırlar uzar.
Her hal öyle olur ise, insanın aklında "ihtida" hali de yani efkâr-ı ilmiyyesinde hem de akîde-i ilâhiyye-sinde hakikate vusul hali de elbette öyle olur. İnsan akîde-i ilâhiyyesinde devr-i tufûliyyetten devr-i hakika­te doğru hareket eder iken, Allah bilir, ne kadar ve nasıl itikâdları geçer gider! Lâkin insanın o hareketleri, gayet agnnhkla27 o takaddümleri28 her halde sırât-ı müstakim üzerinde doğru hem de sahîh bir hareket olur. Bir ferdin aklı, sabîlik halinden hakimlik kemâline nasıl istikâmet üzerinde hareket eder ise, temâm-ı insâniyyetin aklı da tul'ûliyyet akidesinden hakîkat akîdesine öyle istikâmet üzerinde (hem) hareket, hem tekaddüm eder.
Şu sünnet-i ilâhiyyeyi Kur'ân-ı Kerîm'in müteaddit âyetleri de teyîd eder:
1) Hûd sûresinde 56ıncı âyet-i kerîmede Kur'an-ı Kerîm demiş: "İnnî tevekkeltü 'alellâhî rabbî ve rab-bikiim, mâ min dâbbetin illâ hüve âhizüıı bi nâsıyetihâ. İnne rabbî alâ sırâtim müstakim'^.
21     Heme: Bütün.
22    İndi geleyik: Şimdi gelelim.
23    tbtidâ: Önce, başlangıçta.
24     Orlık (dâne): Çekirdek.
25    Tufûliyyet   :   Küçüklük,    çocukluk;   hamlık,   olgun-
laşmamışlık.
26    Tahavvülât: Değişmeler, değişiklikler.
27    Agnnhkla: Yavaşça.
28    Takaddümleri: ilerlemeleri.
29    Metnin aslına sadık kalarak ayetlerin Arapçalarını metin


Şu âyet-i kerîme hükmüne, şüphe yok, her bir in­san dahildir. Her bir insanın nâsıyesi^ sırât-ı müstakim­de Han Mevlâsının kabza-i iktidarında31 olur ise, bi'z-zarûre her bir insan sırât-ı müstakîmde olur. Yani akîdede devr-i tufûliyyetten devr-i hakîkate hareket eder iken her bir insan doğru yoldan gider. Ol yol, hikmet-i ilâhiyye iktizâsiyle insanlara tabiî tedricî surette hareket etmek için resm olunmuştur. Binâenaleyh, devr-i tufûliyyet ile devr-i hakîkat arasında var itikâdların hiç biriyle insan muaheze32 kılınmamak lâzımdır.
2) "Leyse 'ale'l-a'mâ haraciin velâ 'ale'l-a'raci haracün velâ 'ale'l-maridi haraciin".^ Nûr süresiyle Feth sûresinde şu âyet-i kerîme nazil olup monı (muni)34 min haysü'l-ma'nâ35 te'yîd eder âyetler Kur'ân-ı Kerim'de bir kaç sûrede nazil olmuştur. İnsanların ha­lini Kur'ân-ı Kerîm'in örfüne göre, mülâhaza edeyik36 . "Harac'\v^~l mânâsı nedir?
Sokûrluk38, aksaklık, hastalık gibi a'zâr-ı bedeniy-ye39 hasebiyle mescide varmak, cihâda gitmek gibi âsân40 işler, "haraç" olur mülâhazasiyle şer'i şerifin mü­samahasına binâen, insanlardan sakıt olur ise, hakâ'ike ihtida gibi insâniyyet aklına nisbetle gayet ağır işler el­bette bilâ şübhe nazar'ı şerî'atte haraç itibar kılınıp,
içerisinde oiduğu gibi bıraktım. Bu ayetlerin anlamlarını ise dipnotlarda vereceğim. Hûd suresi 56. ayetin Türkçe anlamı şöyledir: "Ben, ancak benim de sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenirim. Hiç bir canlı yoktur ki, Allah onun alnından yaka­lamamış olsun. Şüphesiz benim Rabbim doğru yol üzeredir."
30    Nâsiye : Alın.
31     Kabza-i İktidarında : Hakimiyetinde, gücü altında.
32    Muaheze: Sorumlu, mesul.
33     Kur'an-ı Kerim'in bu ifadesi Carullah'ın da zikrettiği gibi
48/Feth: 17 ve 24/Nûr: 61. ayetlerde yer almaktadır. Meali ise
şöyledir: "Kör için bir güçlük yoktur. Topal için bir güçlük
yoktur. Hasta kişiye de her hangi bir güçlük yoktur." Bu
anlamı teyid eden -Carullah'ın da belirttiği gibi- daha başka
Kur'an ayetleri de mevcuttur; bunun için bkz.: 22/Hacc: 78, 5/
Mâide: 6.
34     Monı (mum): Bunu.
35    Min haysü'l-ma'nâ: Manâ bakımından.
36    Mülâhaza edeyik: Dikkatle gözden geçirelim, üzerinde
düşünelim.
37    Haraç: Güçlük.
38     Sokûrluk: Körlük.
39     A'zâr-ı bedeniyye: Bedende mevcut engeller, sakatlıklar,
hastalıklar, özürler.
40    Asan: Kolay.





JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995


I2S


İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR


akîde-i ilâhiyye babında heme kusurlar şer'i şerîfın müsâmahasiyle afv kılınır. Usûl-i dîn, furû'-ı dîn ile bir hükümde olup, furû'-ı fıkhiyyede şer'i şerîf tarafından bezi olunmuş41 ikrar42 alâ tarîki'l-evleviyye43 usûl-i dîn'de de sabit olur. Şu mânâ ile her bir akîde-i ilâhiyye hakkıyyeti, furû'-ı fıkhiyye hakkıyyeti gibi lâzım olup gelir. Zîrâ, bendeden44 hafif bir özür vücuduyla hafîf bir teklîf sakıt olur ise, büyük bir özrün vücuduyla daha büyük bir teklîfin sükûtu elbette hikmet iktizâsıdır. Ufak özürler ile ufak şeyleri iskât eden4-1 şerî'at. büyük özürler ile büyük hem ağır şeyleri iskât etmezse, o tak­dirde şer'-i şerîfın ehemmiyeti kalmaz, vaz'-ı şerî'at'de gayet büyük bir münasebetsizlik yüz gösterir.
Dünyada insan için tahayyül46 gibi büyük bir haraç olmaz. Hakaiki talep yolunda akl-ı insan için ta-hayyür gibi her vakit vâkî olur bir halet2 de bulunmaz. Tahayyür akl-ı insan için en ağır, hem de en çok vâkî olur ne büyük bir haracdır.
Bunun üzerine insanın aklına târî olur48 âfetler, be-liyyeler49, vücûduna târî olur afetlerden daha ziyadedir, daha devamlıdır. İnsanın vücûdu insanın aklından daha ziyade süratle kemâline vâsıl olur. Ama kemâline vâsıl olmamak beliyyesi insanın aklına gayet kesretle50 ânz olur.
Binâenaleyh, aksaklık gibi âfetler tekâlif-i şer'iyye51 sükûtuna sebep kılınmış ise, "kemâline vâsıl olamamak" gibi tabiî hem de daimî bir âfel-i akliyye "ihtida edememek", "mütehayyir olup kalmak" gibi en umûmî bir haracın sükûtuna elbette nazar-ı şerî'atte büyük bir sebep olur.
Neticede: hakâ'ika ihtida yolunda hareket eder iken insanın aklı nakıs52 ya hilâf-ı vâkî53 itikâdlarda bulunur
1   Bezi olunmuş: Bol bol verilmiş.
42    İkrar: Kabul, tasdik; bildirme, söyleme.
43    Alâ tarîki'l-evleviyye: Öncelikle, haydi haydi.
44    Bendeden: Kuldan.
45    İskât eden: Düşüren; üzerinden (bir borcu) kaldıran.
46    Tahayyür: Hayrete düşme, şaşırma, şaşırıp kalma.
47    Halet: Hal, suret, keyfiyet, nitelik; dikkate değer hal,
durum.
48    Târî olur: arız olur.
49    Beliyyeler: Felâketler, belâlar.
50    Kesretle: Çoğunlukla, ziyadelikle.
51     Tekâlif-i Şer'iyye: Dinin emrettiği malî ve bedenî her
türlü ibadet, yükümlülük.
^2   Nakıs: Noksan, eksik, kusurlu, tam olmayan.
53    Hilâf-ı vâkî: Gerçeğin, hakikatin, olanın tersine.


ise, bunun için insan indallâh muaheze-*'4 olmaz. Şu me­selede âlem-i insâniyyet bir insan gibidir, alem-i insâ-niyyette zahir olmuş milletler, diyanetler - nazar eder iken insanın aklından gelip gitmiş itikatlar gibidir. Na­zar yolunda bir insanın kusurları, şüphe yok, ma'füv-dür55, İnsâniyyet âleminde zahir olmuş diyanetlerin de akîde-i ilâhiyyede kusurları elbette buna göre ma'füv olur.
Ben âlem-i insâniyyette gelip gitmiş, yâhud şu güne kadar kalmış milletlere icmal56 gözüyle nazar eder isem, fikrime her defada "kâne'n-nâsü ümmeten vâhideten. Fe be'asellâhü'n-nebiyyîne mübeşşirîne ve münzirtne ve enzele me'ahümü'l-kitâbe bi'l-hakkı li yahküme beyne'n-nâsi fîmâhtelefü fıhi. Vemahtelefe fîhi ülellezîne ûtûhu nün ba'di mâ câethümü'l-beyyînâtü bağyen beynehüın. Fe hedâllâhulzîne âınenû I imâli te lefû fıhi mine'l-hakkı bi izni/ü. Vallâhü yehdî men yeşâ'ü ilâ siıâttn nıüstakîm"51 (el-Bakara: 213) âyet-i kerîmesi hutur eder58. Giderim tefsîrleri aktarırım, kanâat verebi­lecek bir ilmî beyânı hiç birinde bulamam. Tahayyür be­liyyesi kalbimi de aklımı da istîlâ eder. Ufak şeylere kanâat edip, böyle büyük bir âyet-i kerîme tefsirine cesaret eder ehl-i kelâmın haline taaccübüm ziyâde olur. Târîh-i insâniyyet, târîh-i edyân ile gene tefsîr kılınabilir bir âyeti yalnız vücûh-ı lafziyye59 ile şerh eder ehl-i tefsîrin sözlerini bi'z-zarûre gayet ufak sayar olurum.
Şu halin tesiriyle, hem de tefsîrleri aktarmaktan gelmiş ta'ableri60 melalleri61 izâle etmek ümîdiyle, levcîh ederim gözümü arş-ı icabet olan semâya, tutunu­rum mülâhaza etmeye:
5     Müâhez: Sorumlu.
55    Ma'füv: Affolunmuş, suçu bağışlanmış.
56    İcmal: Topluca, toplu olarak.
57    2/Bakara: 213: "İnsanlar tek bir ümmetti. Allah peygam­
berleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. İnsanların ayrılığa
düşecekleri hususlarda aralarında hükümler vermek için onlar­
la birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak kendilerine kitap veri­
lenler, kendilerine belgeler geldikten sonra aralarındaki ihtiras
(bağy) yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah, inananları,
üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe kendi izni ile eriştirdi.
Allah dilediğini doğru yola eriştirir."
58    Hutur eder: Hatıra, akla gelir.
59    Vücûh-ı lafziyye: Lafzı kaideler, kurallar, şekiller.
60    Ta'ableri: Yorgunlukları, zahmetleri, meşakkatleri.
61     Metalleri: Usançları, bıkkınlıkları; gevşeklikleri.





126


İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995


MUSA CARULLAH BİGİYEF


"Heme insanlar bir ümmet idi" sözünün mânâsı nedir? "Azgınlık, îmânsızlık hususunda bir ümmet idi­ler" mânâsında olamaz. Zîrâ insanlann en evvelki ata­ları Adem, büyük bir nebî olup balalarına62 en ibtidâ bir hak dîni ta'lîm etmiş idi.
"İmân, ihtida hususunda bir ümmet idiler" mânâsında da olamaz. Zîrâ ihtida yolunda olmuş insan­lara nebîler göndermeye bir dâ'î63 yoktur. Fi'l-asl mühtedî olmuş insanlara nebî gönderip ihtilâf beliyyesi çıkarmak da elbette hikmet-i ilâhiyyeye o kadar muvafık değildir.
"Hak'ta ihtilâf ettiler" sözünün manâsı nedir?
İhtilâf ederken hak meydanda var idi mi?
Olmuş ise, o hak neden ibaret idi?
Nebîlerden kabl64 o hakîkati insanlara kim ta'lîm etti65?
Ta'lîm eden bulunmuş ise, yâhud o hakîkati insan­lar özleri66 bulmuşlar ise, nebîlere ihtiyaç kalır mı?
"Beyyinât kıyamı67 sonunda insanlar 'bağy' etmişler68" sözünün manâsı nedir?
Bağy etmek neden geldi, kimden oldu?
"Nebîlerden kabl, bağy hâsıl olmuş ise, o takdirde hikmet-i ilâhiyye iktizâsının tamamen aksi, irâde-i ilâhiyye hilâfına olarak, vâkî olmuş olmuyor mu?
"İmân edenlere Allah hidâyet etti" sözünün manâsı nedir?
İmân birgesiyle69 hâsıl olacak hakîkat nasıl şeydir?
Şöyle sualler saatlerce beni meşgul eder. Cevap­larının tefsirlerde bulunmamak ciheti beni diğer yollara sevk eder. Giderim, o cevapları Kur'ân-ı Kerîm'in Özünden talep ederim. İktidarım kadar cevaplar bulu­rum; şâd olurum70; fevkalâde memnuniyetim bana bir kadr-i cesaret71   verir. Bulunmuş cevapları, hem de
62     Balalarına: Çocuklarına.
63    Dâ'î: Sebep, neden.
64    Kabl: Önce.
65    Ta'lîm etti: Öğretti.
66    Özleri: (Bizzat) kendileri.
67    Beyyinât kıyamı: Delillerin, belgelerin ortaya konması.
68    Bağy etmişler: (Doğru) yoldan sapmışlar, azmışlar.
69    İmân birgesiyle: İmânla birlikte, beraber.
70    Şâd olurum: Mesud, bahtiyar, memnun olurum.
71     Bir kadr-i cesaret: Bir miktar cesaret.


husûsî fikirlerimi arzederim diğerlere. Rağbet eden muhterem zevat mütâla'a eder, medrese talebeleri Kur'ân-ı Kerîm mütâla'asına âdet eder. Bizim en mühim matlabımız72 da talebelerin ellerine Kur'ân-ı Kerim'i verip, talebeleri şıırûh ve havâşî73 karanlıklarından halâs etmektir.
3) Her bir akîde-i ilâhiyye hakîkatine benim üçüncü delîlim nebiyy-i muhterem İbrâhîm aleyhis-selâm hazretlerinin el-En'âm sûresinde 75'ten 79'a kadar beş âyet-i kerîmede zikr olunmuş kıssalarıdır.
Şu beşten:
"Ve kezâlike niirî Ibrâhîme melekûte's-semâvât-i ve'l-erdı ve liyekûne mine'l-mûkimn." (75)74
"Felemmâ cenne 'aleyhi'l-leylü ra'â kevkeben kale hazâ rabbî. Felemmâ efele kale la uhibbü'l-âfalîn." (76)
"Felemmâ ra'â'l-kamera bâziğan kale hazâ rabbî. Felemmâ efele kale tein lem yehdinî rabbî le ekünenne mine'l-kavmi'd-dâllîn." (77)
"Felemmâ ra'â'ş-şemse bâziğaten kale hazâ rabbî hazâ ekberıı. Felemmâ efele t kale yâ qavıni innî berîün mimnıâ tüşrikûn. "(78)
"İnnî veccehtü vechiye lillezî fatarati's-semâvâti ve'l-erda hanîfen1^. Venıâ ene mine'l-müşrikîn." (79)76
72    Matlabımız-' Arzumuz, isteğimiz.
73    Şuralı ve lıavâşi: Şerhler ve haşiyeler.
74     Metinde bir matbaa hatası olarak "ve liyekûne mine'l-
mü'minîn" şeklinde yazılmış. Halbuki doğrusu, "ve liye-kûne
mine'l-mûkınîn" şeklinde olacak. Dolayısıyla, biz de
yukarıdaki asıl metni düzelterek ayetin doğru şeklini yazdık.
75    Yine asıl metinde, tahminen bir matbaa hatası olarak, ay­
ette geçen 'fataraf kelimesi 'fataranî şeklinde yazılmış ve
'lıanîfen' ibaresi de atlanmış. Bunları da düzelttik.
76    En'âm suresinin 75'ten 79'a kadar olan ayetlerinin topluca
meali şöyledir: 75- "Yakînen bilenlerden olması için İbrânim'e
göklerin ve yerin melekûtunu (ayetlerini) gösteriyorduk." 76-
"Gece olunca bir yıldız gördü: 'İşte benim Rabbim budur'
dedi. Yıldız batınca, 'Batanları sevmem' dedi." 77- "Ay'ı
doğarken görünce, 'İşte bu benim Rabbim' dedi. Ay batınca
da. 'Rabbim beni doğruya eriştirmeseydi, andolsun ki
sapıklardan olurdum' dedi." 78- "Güneşi doğarken görünce,
'İşte bu benim Rabbim, bu daha büyük' dedi. Güneş batınca,
'ey milletim! Doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden
uzağım' dedi." 79- "Doğrusu ben yüzümü, gökleri ve yeri ya­
ratana, doğruya yönelerek çevirdim. Ben puta tapanlardan
değilim."





JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995


127


İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR


Evvelki âyet-i kerîmede Allah Rabbü'l-âlemîn Haz­retleri demiş: "Göklerin âyetlerini biz İbrahim'e gösterdik, görsün de yakîn hâsıl etsin için".
Allah celle celâluhu Hazretleri âyetleri göstermiş, İbrahim aleyhiselâm o âyetleri görmüş. Göklerin, yerle­rin âyetlerini gördükten son, Kur'ân-ı Kerîm-in beyânına göre, İbrâhîm aleyhiselâm ale't-tedrîc77 üç hali geçmiş de, âkibet78, akîde-i ilâhiyyenin kemâli olan dördüncü hale gelmiş. Birinci hal: Yıldızlardan birini, tün79 karanlığında görmüş de "Şudur benim Rabbim!" demiş. İkinci hal: Nuru ziyâderek kameri80 görmüş de "Şudur benim Rabbim!" demiş.
Şu ikinci halin beyanında mülâhaza kılınacak iki şey vardır:
1)        Kur'ân-ı Kerîm şu hali beyan ederken "fe-lemnıâ cenne 'aleyhi'l-leylU" gibi karanlık zamanına delâlet eder ve cümleyi zikr etmemiş, niçin? Benim gümânımca o ikinci halde aklın karanlıktan bir kadr-i necatına işaret için.
2)        Kur'ân-ı Kerîm "felammâ efele kale lein lenı yehdinî Rabbî le ekün etine mine'l-kavmi'd-dâllîn" cümle-i belîğasiyle ikinci halde akl-ı İbrahim'de talebin, neşatın81 ziyâdelenmiş idiğine irşâd etmiştir. Yani cehl karanlığından bir kadr-ı necat bulmuş aklın, hakikati taleb yolunda, neşâtı rağbeti daha ziyâde olur.
Üçüncü hal: Daha büyük daha ziyâde nurlu koyaşı82 görmüş de, "yok benim Rabbim şudur; evvelki ikisi değildir. Şu daha büyük değil mi?" demiş.
Dördüncü hal: İbrahim'in aklı üçüncü dereceden de yukarı çıkıp, "tntû veccehtü vechîye lillezî fatara's-semâvâti ve'l-erda!" demiş de akîde-i ilâhiyyenin en kemâline vâsıl olmuş. İbrahim aleyhisselâm sabîlik ha­linden nübüvvet haline gelince o üç hali geçip akîde-i ilâhiyye kimâli olan dördüncü hale gelmiş ise, insâniyyetin de vahşiyyet halinden en âlî îmân-ı semavî haline gelince geçmiş itikâdian 'alâ tarîkı'l-evleviyye İbrahim'in   hali   gibi   olur.   Zira  en   büyük  bir  nebî
77    Ale't-tedrîc: Basamak basamak, yavaş yavaş, tedricî bir
surette,
78    Akıbet: Sonuçta, neticede.
79    Tün: Gece.
80    Nuru ziyâderek kameri: Nuru daha fazla olan ay'ı.
81     Neşâtın: Gayretin, istek ve arzunun.
82    Koyaşı: Güneşi.


hakkında, Kur'ân-ı Kerîm'in ikrarıyla, caiz olmuş haller elbette her bir insan için de caiz olur.
Bizim şu beyânımıza göre, İbrahim aleyhiselâm kıssasında zikrolunmuş o beş âyetin hiç biri te'vîlât hücumlarına hedef olmuyor. Lâkin Ehl-i Kelâm kütüb-i kelâmiyyede "Nebilerin ma'sûmiyetleri" meselelesinde o âyetleri "hazâ Rabbî alâ za'miküm"83 gibi takdîrât ile te'vîl etmişler.
Bunun gibi te'vîlât Ehl-i Kelâmın mezheblcrini hi­maye etmek babında ma'kûl gibi olur ise de, Kur'ân-ı Kerîm'in mu'ciz belagatlarını hedm etmeleri84 cihetiyle öyle te'vîller hiç bir suretle caiz değildir. Mezâhib-i ke-lâmiyyeyi saklamak85 hayaliyle iltizâm olunmuş te'vîlât benim istidlalime zerre kadar zarar veremez. Öyle te'vîlleri kabul edersem, ben elbette günahlı olurum.86
Kur'ân-ı Kerîm demiş: "ve lev ennehüm ekâmü't-tevrâte ve'l-tncîle ve mâ ünzüe ileyhim nün Rabbihim le ekelû miti fevkıhim ve miti talıti ercülihim. Minhiim ünınıetün muktasıdetün. Ve kesîrun nündüm sâ'e mâ ya'melun." (el-Mâ'ide: 66)
Yani: "Tevratı, İncil'i, Kur'ân'ı -o emirlerini edâ edip, nusûslarını te'vîl etmemekle- ikâmet etseler idi87,
83    Hazâ Rabbî alâ za'miküm: (Benim zannıma göre değil)
sizin zannınıza göre bu benim rabbimdir.
84    Hedm etmeleri: Yıkmaları, yok etmeleri.
85    Saklamak: Korumak.
86    Carullah'ın burada kullandığı üslûptan kelâmcılan, ve
özellikle, kelâm ilmini sevmediği ortaya çıkmaktadır. Kelâm
ilmi için, boş ve anlamsız sözlerden oluşan ve pratik hiç bir
faydası olmayan anlamında 'Lafoloji' tabirini kullanan Carul-
lah, İslâm dünyasında ortaya çıkan bir çok problemin
kaynağını da kelâmcılar olarak görmüştür. Ona göre,
kelâmcılar, anlaşılması mümkün olmayan boş ve asılsız mese­
leleri inanç esaslarına dahil ederek milyonlarca Müslümanın
kafasını karıştırmış-lardır. Dolayısıyla, bir yerde
Müslümanları geri bırakan amillerden bir tanesi de abes
lakırdılardan başka bir şey barındırmayan kelâm bataklığıdır.
İmanın hakikatlerini anlayabilmek, ancak Kur'an'da serdedilen
sade deliller vasıtasıyla mümkündür, yoksa, kelâmcılann ki­
taplarında serdettikleri mantıkî yollarla değil. Asırlarca ke­
lâmcılar, kendi görüşlerini kabul edenlere cennete giriş bileti
kesmişler, kabul etmeyenleri de tekfir ve sapıklıkla suçlayarak
cehenneme yollamışlardır. Yine ona göre, imanın kudsiyetini
ve ehemmiyetini zedeleyen bir başka uygulama da,
kelâmcılann zannî olan bir çok şeyi -Hz. isa'nın nuzûlü, Dec-
calin zuhuru, Mehdi'nin gelişi vs. gibi- inanç esaslarına sok­
malarıdır. Halbuki, Carullah'a göre, akâid kitapları, sadece
katî ve zarurî delillerle sabit, üzerinde ittifak edilen meseleler­
den oluşmalıdır. (Bu husus hakkında daha geniş bilgi için
bkz.: M. Görmez, a.g.e., ss. 82-87)
87     İkâmet etseler idi: Gereği gibi uygulasalardı.





128


İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995


MUSA CARULLAH BİGİYEF


yukarıdan erzâk-ı ma'neviyyeyi, tübünden88 erzâk-ı his-siyyeyi bereketli suretle alırlar idi. İnsanlardan -evâmirin hududunda nusûsun zahirinde vâkıf olub muk-tesıd89 olanları vardır. Lâkin ekseri hududu te'addî, nusûsu da te'vîl ederler."90 me'âlen tercümesi şudur.
Şu âyetin irşadına göre, ben Kur'an-ı Kerîm âyetlerinden hiç birini te'vîl etmemek taraftarıyım. Kur'ân-ı Kerîm'i ikâmetin en mühim manâsı da te'vîl et­memektir. Kur'ân-ı Kerîm'in evâmirin i terk etmek Kur'ân-ı Kerîm'i ikâmet etmemek olur ise, nusûslarını zahirinden sarf etmek91 elbette ikâmet etmemek olur.
Kur'ân-ı Kerîm'i te'vîl iki nev'i olur: Biri Ehl-i Kelâmın te'vîlidir ki, âyet-i kerîme özünün zahîrî manâsından tamamen çıkar. Zahirî manâsı ihtimâl dâiresinde kalmaz. İkincisi: Ehl-i Tasavvuf te'vîlidir ki, Kur'ân-ı Kerîm'in zahirî manâsı da murâd olur, işâresinden müstefâd92 olan manâ da irâde kılınır. Şu te'vîl, te'vîllerin en güzelidir. Öyle te'vîl ile Kur'ân-ı Kerîm zahirinden sarf olunmaz. Belki Kur'an-ı Kerîm zâhîrî manâsına hami olunur, zahirin irşâdıyla insan özü ikinci bir manâya mühtedî93 olur.
Şu farkı beyân etmek için burada Ehl-i Tasavvufun bir te'vîllerini şâhid suretiyle nakledeyim. Ehl-i Tasav­vufun büyüklerinden biri özünün "Gülşen-i Râz"94 isim­li kitabında demiş:
Er isen, çık, nazar et, önüne her ne gelir ise kanâat etme, daha uzak git.
İbrahim gibi yürü, Hûda'yı taleb et, tünü gün, gündüzü de tün et.95
88    Tübünden: Altından.
89    Muktesıd: Orta yolda.
90    5/Mâide: 66: "Eğer onlar Tevrat'ı incil'i ve Rablerinden
kendilerine indirilen Kur'ân'ı gereğince uygulasalardı, her
yönden nimete ermiş olurlardı. İçlerinde orta yolu tutan bir
zümre vardı, çoğunun işledikleri ise kötü idi." Cârullah'ın bu­
rada, ayetin sonunda, 'onların bir çoğu sının aşarlar'
anlamında (hududu te'addî) tabirini kullandıktan sonra, kendi
tasarrufuyla, buraya 'nusûsu da te'vîl ederler' şeklinde bir
anlamı sıkıştırmış olması oldukça dikkat çekicidir. Halbuki.
ayet metninde bütün bunların karşılığı sadece 've kesîrun
minhüm sâ'e mâ ya'melun'
(çoğunun işledikleri kötü idi) iba-
residir. Cârullah, ayete yüklemiş olduğu böyle bir anlamla, ka­
naatimizce, kelâmcılara atıfta bulunarak onların yapmış olduk­
ları te'villerin Kur'ân'ın ruhuna uymadığını söz konusu Kur'ân
ayetiyle de desteklemektedir.
91     Sarf etmek: Saptırmak, başka yöne çevirmek.
92    Müstefâd: Anlaşılmış, anlaşılan.
93    Mühtedî: ulaşmış.
94    Metinde  yine bir matbaa  hatası  olarak  Gülşen-i Zâr


Yıldız, ay, büyük koyaş: His, hayâl, akıldan ibarettir.
Ey talib, bunların hemesinden yüzünü döndür!
Hakîkate vusulüne kadar, tevakkuf etme.96
Git "zahirî şeylere kanâat etmezem, hakîkati ararım" sözünü her vakit söyle.
El-En'âm sûresinde, İbrâhîm aleyhiselâm kıssasında mezkûr âyetleri şöyle te'vîl Kur'ân'ı zahirinden sarf değildir. Belki zahirî manâsı irâde kılınmak şartıyla ikinci manâya ihtida etmektir. Böyle te'vîl matlûb değil ise de. memnu' da değildir.
Zahirî manâsından sarf etmemek97 şartıyla, Kur'ân-ı Kerîm'i te'vîl elbette caizdir. Zira öyle te'vîller aklın daha ziyâde fehmiyle, ihtidâsıyla olur. Kur'ân-ı Ke-rîm'in zahiri murâd değildir demeselerdi, biz Ehl-i Ke-lâm'ın te'vîllerini de reddetmezdik. Lügatin fesâhatıyla nazmın belâğatıyla müstefâd olan bir manâyı, murâd değildir demek bizim şe'nimiz98 değildir. Kur'ân'ın belagatı yuk-bâr takdîrât99 ile ıslâhatımızdan âyel-i kerîmeleri elbette müstağni etmiştir. "Ayet tam değil idi; takdîr ettim de tam oldu" demek, benim gümânımca, gayet büyük edebsizlik-tir.100
yazılmış. Halbuki doğrusu Gülşen-i Râz olacak. Bu eser, Teb­riz'e yakın Şebister kasabasında doğan Iran'lı mutasavvıf Şeyh Sadeddîn Mahmûd b. Abdilkerîm b. Yahya (? - I320)'ya aittir. Daha ziyade kısaca Şebisterî olarak anılan bu zat Gülşen-i Râz isimli bu manzum eseriyle şöhret bulmuştur. Bu eser. Mir Hüseynî-i Sâdât'ın (ö. 718/1319) bir mektup ile Tebriz alimle­rine manzum olarak yönelttiği sorulara cevap olmak üzere ka­leme alınmıştır. Eserde Vahdet-i Vücûd nazariyesinin de kuv­vetli tesiri görülmektedir. Bu esere bir çok şerh yazılmıştır. Daha geniş bilgi için bkz.: islâm Ansiklopedisi, 'Şebisterî' mad., (istanbul, 1979), 11/373-375.
95     Tünü gün, gündüzü de tün et: Geceyi gündüz, gündüzü
de gece et.
96    Hakîkate vusulüne kadar, tevakkuf etme: Hakîkate
ulaşıncaya kadar durma.
97    Sarf etmemek: Saptırmamak.
98    Şe'nimiz: işimiz.
99    Yuk-bâr takdîrât: Hurafe, saçma faraziyeler. (Yuk-
6ar=yok-var: Saçma)
100      Cârullah, burada, Kelâmcılann ayetleri te'vil yöntemine
karşı olan hücumunu daha da şiddetlendirecek Kur'ân'ı
Kerim'in belagatının her hangi bir düzeltmeye ihtiyacının
olmadığım ısrarla vurgulamaktadır. Ancak, görülen o ki. ken­
disi, tasavvuf ehlinin Kur'an ayetlerini te'vil yöntemini benim­
semekle birlikte, bu iki farklı te'vil (kelâmcılar ile tasav-
vufçuların te'vili) arasındaki -kendisine göre var olan- farkı
örnekleyerek ortaya koymamaktadır. Bu da okuyucu için bir
sıkıntı doğurmaktadır.





JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995


129


İNSANLARIN AKIDE-İ ILAHIYYELERİNE BİR NAZAR


"Akîde-i ilâhiyyelerin hakkiyyeli" davasında benim dördüncü delîlim Sûretü'i-Bakara'da 62. âyei-i kerîmedir:
"Innellezîne ûıneııû vellezîne lıâdû ve'n-nasârâ ve's-sâbi'îne men âınene billahi ve'l-yevmi'l-âhiri ve 'amile sâlihan fe lehiim ecruhum inde Rabbihim ve tâ havfiin 'aleyhim ve lâhüm yahzenûn."
Min haysü'l-ma'nâ lercemesi:
"Mü'minler, Yahudiler, Nasrânîler, firiştelere101 ya yıldızlara ibâdet eder Sabitler -daha umûmî bir ibare ile tabii" olunur ise- Allâhü Rabbü'l-âlemîn Hazretlerine hem de ceza gününe îmân edip, hayât-ı hâzırada yahşî102 işleri edâ eder heme insanlar âkıbet-i saadete nail olurlar."
Şu âyet-i kerîmede necatın medarı103 ta'yîn olun­muştur: Hayratı emreder, şürûrdan meneder, Allah'ın vücûduna îmân, yahşî yâmân104 her bir amelin cezası olacak bir güne îmân. Şu iki îmânın tesiriyle şürûrdan, lesâddan saklanıp, insan hayrâl-ı sâlihâtı edada sa'yl0? eder ise, işte öyle insan hayât-ı istikbâliyyesinde saâdet-i ebediyyeye nail olur.
İmânda resmiyet106 yoktur. Resmiyet kesbetmiş îmânın hayat-ı insâniyyede o kadar ehemmiyeti de yok­tur. İnsanı tesâdden, serden zulümden menedip, hayr işlere sevk eden îmân -işte nazar-ı şerî'atte muteber îmân şöyle107 bir îmândır. Hâyât-ı insâniyyede ehemmi­yeti, eseri var îmân -nazar-ı şerî'atte muteberdir. Lâkin hayatta ehemmiyeti yok îmânın nazar-ı şerî'atte de el­bette ehemmiyeti yoktur.
Şer'-i şerîf, îmânı hayatta zahir olur eseriyle vezn eder. İmân -hayalde mürtesem108 kelimât-ı ismiyye-
101     Firiştelere: Meleklere.
102     Yahşî: İyi, güzel.
103     Medarı: Yörüngesi, vesilesi, sebebi..
104    Yahşîyâmân: lyi-kötü.
105     Sa'y: Gayret, çaba.
106     Resmiyet: Şeklîlik.
107     Carullah'ın kullandığı lehçeden olsa gerektir ki, 'böyle'
diyeceği yerde şöyle' demektedir. Buna berzer bir şekilde,
daha önce metnin başında da geçtiği gibi. Carullah, 'Bu gün
Rusya Müslümanlarının...' diyeceği yerde 'Şu gün Rusya
Müslümanlarının...'; yine aşağıda geleceği üzere de,
'İtirazların biri şöyledir' diyeceği yerde, 'itirazların biri
böyledir' şeklinde ifadeler kullanmaktadır. Bu açıdan,
yukarıda temas etmediğim, ancak burada işaret edebildiğim bu
husus, metin okunurken göz önünde bulundurulmalıdır.
108     Mürtesem: Resmolunmuş.


den'09 ibaret değil, belki akılda kâlbde rüsûh bulmuş110 bir nurdur ki insanı hayatında hayrat yoluna hidâyet edip, helak yolundan halâs eder.
Böyle îmân dünyada milletlerin birine mahsus değildir. Günlerin birinde inşallah şu sözü daha ziyâde müfid tai'sîlatıyla bast ederiz1''.
Hatime112
Bana, "sus ve nefes(ini) kes" deme,
Çünkü, yeşillikte kuşun (bülbülün) susması mümkün değildir.
Müdda'î beni fakir görüyorsa da, Gönlümde oldukça çok hazinelere sahibim.
Vaizimiz Hak kokusunu hissetmedi; sen (bari) şu sözü işit,
(Bunu) ben onun huzurunda da söylüyorum, gıybet etmiyorum.
Muhterem £wra"3 sahîfelerinde benim kalemle, ehemmiyeti var mı yok mu, bir iki mesele delilleriyle beraber neşr kılınmış idi. Tabiî o kadar binlerce sütûr arasında anlaşılmamış noktalar, hesabı yok o kadar sözler esnasında mefhûm değil nükteler elbette buluna­bilir.    Buna    göre    olsa    gerektir,    bazı    cerîde114
109     Kelimât-ı ismiyyeden: İsimlerden oluşan sözcüklerden.
110    Rüsûh bulmuş: Kök salmış.
1''
    Bast ederiz: Açıklarız.
112    Hatime: Son, nihayet.
"•^ Şûra dergisi, merkezî Rusya (İdil-Ural) Müslüman­larının baş müftüsü Rızaeddin b. Fahreddin Efendi tarafından çıkarılıyordu. Bu şahıs, ietihad kapısının açık olduğunu savu­nuyor, dolayısıyla, ortaya yeni çıkan meseleler hususunda eski alimlerin geleneğini ve taklidini reddediyordu. Onun çıkarmakta olduğu Şûra dergisinde. Carullah'ın "Rahmet i llâhiyye'nin Umûmiyyeti ve Akâid-i İlâhiyyelerin Hakikati" isimli iki makalesi yayınlanır ve bu makalelerin muhtevası büyük yankıları uyandırır, Şûrâ'run müteakip sayılarında Ca­rullah'ın makalelerine üst üste sayısız reddiyeler yayınlandığı gibi, Kazan'da çıkan Beleş ve Silsile gazetelerinde de ağır it­hamlara maruz kalır. İşte Carullah, bütün bunların sonucunda ertesi yıl Rahınet-i tlâlüyye Burhanları isimli eserini kaleme alır. Bu elimizde incelemekte olduğumuz kısa risale de hemen bunu takib eder. Bu konunun tartışması beş altı sene kadar devam eder. (Bu bilgiler Mehmed Görmez'in Musa Carullah Bigiyef \sim\i eserinden özetlenmiştir.)





130


İSLAMI ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DONEMİ 1995


sütunlarında hemen hemîşe1 '5 gayet ğarîb itirazlar, yol­suzluğu özlerine de malûm116 şikâyetler yazılmaktadır.
"Rahmet-i ilâhiyye umûmiyyeti", "akîde-i ilâhiyyelerin hakkıyyeti" gibi meselelerin şu günde muhitimize, zamanımıza ehemmiyetleri var mı yok mu ciheti bizim arada"7 şimdi mütenâze'un tîh"8 bir şey ise de, öz meselelerin 'ilmî, dînî cihetten ehemmiyetleri­ne göre de işkâlleri119 elbette her bir insana malûm ola­bilir derecede vazıhtır.
Öyle müşkil meseleleri beyân ederken, şüphe yok, kalemin de gayet büyük kusurları, o kusurlar sebebiyle, da'vâda delillerini beyânda mefhûm değil noktalar yalnız bir değil, gayet çok olabilir. Benim o kusurlarım herkesten ziyâde bana malûmdur. O cihetten tevcîh olunmuş itirazlar bulunur ise, itiraf ederim, günahı yalnız bana aittir. îliraz yoluyla bana tenbîh etmek meşakkatlerine tahammül eden gayret erbabına kalben teşekkür ederim de, iktidarın dairesine dahil beyanları daha serd ederek bir kadr-i ziyâde izah vermeye sa'y ederim. Bununla benim kusurum tedârük kılınacağına120 göre, en ziyâde istifâde eden de elbette ben olurum. O cihetten tevcîh olunacak itirazlar fi'l-hakîka itiraz olmayıp, ben öyle itirazları irşâd sıfatıyla kâmil bir memnuniyetle kabul ederim.
Eğer de itirazlar ya reddiyeler benim da'vamın butlanına yahut delillerimin zayıflığına delâlet eder iti­razlardan olur ise, öyle itirazları kabul etmek, hakîkat huzurunda te'eddüb121 iktizâsıyla bana hem şer'î hem tabiî bir farizadır. Ben, îmâmm icabıyla, Dergâh-ı Hak'da kıble-i hakîkate heme efkârımı tevcîh ederek, secde ederim; anlar isem hiç bir hakîkat i inkâr etmem. İki üç âdem töhmet eder ise de, ya o ya bu meseleyi meydana atmak hususunda bende bir ğaraz-ı nefsânî122 yoktur. Vicdanın tahareti nâmına şu sözümü kabul et­meyen insan şayet Hûda'nın azameti hürmetine şu sözümü kabul eder. Şu güne kadar benim tarafımdan
114   Ceride: Gazete. 1,5    Hemîşe: Daima.
116      Yolsuzluğu özlerine de malûm: Usulsüzlüğü kendilerin­
ce de bilinen.
117     Bizim arada: aramızda.
118      Mütenâze'un  fîh:   Tartışma   konusu   olan,   üzerinde
tartışılan.
119      İşkâlleri: Güçlüklen, müşkülen.
120      Tedârük kılınacağına: Telâfi edileceğine.
121      Te'eddüb: Edepli davranma, edepli olma.
122      Garaz-ı Nefsânî: Gizli bir kin. garez, düşmanlık, art
niyet.


MUSA CARULLAH BIGIYEF
m
matbuat âlemine arz olunmuş dört beş meselede bir fâide-i umûmiyyeyi görmemiş insan, insaf ederse, o me­seleleri lâ ekall "elde varı satmak, revacı var metâ'ı pa­zara koymak" kâide-i tabiîyyesine bina eder de, o mese­lelerin hiç birinde bir ğaraz-ı nefsânî yokluğuna teslim eder.
Şu iki neviden olan itirazlara benim nazarım şöyledir. Lâkin cerîdelerin bazılarında neşrolunmuş iti­razların ekseri şu iki neviden olmayıp, belki meseleyi hem de İslâmiyeti, yahut umûmen diyaneti anlamamak­tan gelmiş itirazlardır. Öyle itirazlar benim davamın butlanına ya benim delillerimin zayıflığına delâlet etmek bedelinde123 mu'tarizlerin cehline124, rûh-ı diyanetten gafletlerine delâlet eder.
İtirazların biri böyledir
"Necât-ı umûmiyyeyi da'vâ etmek125 âmnestiye126 ilân etmektir. İndi bundan sonra her bir insan heme cinayetleri irtikâb etsin127, zararı yok demektir."
İkincisi:
"Eğer necât-ı umûmiyye olacak ise, o vakit İslâmiyetin husûsiyyetinde ehemmiyet kalmaz."
Böyle itirazlar bir âdî âdemden çıkmış olsaydı, ben istib'âd etmezdim128. Lâkin evvelkisi bir muharririn, ikincisi İslâm minberinde hutbe okur bir hatibin kale­minden neşrolundu. Şu cihetten ben o iki itirazı bir kadr-i istiğrâb ettim129. Zira şu iki itirazın her biri umûmen rûh-ı diyanetten ve 'ale'l-husûs İslâmiyyetten tamamen gaflet esasına mebnîdir, "hayâl-ı insâniyyede diyanetin ehemmiyeti yok" fikrinden nâşîdir130, din bir nesnedir ki131   zerre  kadar ehemmiyet-i  âcilesi  yok
'-     Bedelinde: Yerine.
124     Mu'tarizlerin cehline: İtiraz edenlerin, itirazcılann ca­
hilliğine.
125     Da'vâ etmek: İddia etmek.
126     Âmnestiye: Af. (Carullah, aslı İngilizce amnesty'den
gelen bu kelimeyi burada, ilginç bir şekilde, Osmanlıca
yazılımıyla kullanmıştır. Bu da gösteriyor ki, Carullah'ın
yaşadığı devirde bu tür Batı kaynaklı yabancı kelimeler Os­
manlı Türkçesi içinde az da olsa kullanılıyordu.)
127     İrtikâb etsin: İşlesin, yapsın.
128     İstib'âd etmezdim: Garipsemezdim. garip bulmazdım.
129     Bir kadr-i istiğrâb ettim: Bir miktar, bir dereceye kadar
garip buldum.
130     Nâşîdir: Ötürüdür, dolayıdır.
131     Burada yine bir matbaa hatasıyla 'nesnedir ki' yazılacağı
yerde 'nesyedir ki' şeklinde yazılmıştır.





JOURNAL OF ISLAMIC RESEARCH VOL: 8, NO: 2, SPRING 1995


I3l


İNSANLARIN AKÎDE-İ İLÂHİYYELERİNE BİR NAZAR


itikadından gelmiş bir fıkr-i bâtıldır.132
Teessüf etmemek mümkün değildir. Böyle bâtıl, bir muharririmizde yalnız bir hatibimizde değil, belki bizim talebelerin, imamların ekseri şöyle fikirdedir. İslâmiyet nâmı zikrolunurken -bizim ekseriyet cenneti, ama diğer din nâmları zikrolunur ise, cehennemi hatırlarına alırlar.
İslâmiyetin hakkiyyetine cennet ile, diğer dinlerin butlanına cehennem ile istidlal etmek mağrûriyetlikten doğmuş bir nadanlıktır133.
Vaizimiz Hak kokusunu hissetmedi; sen (bari) şu sözü işit,
(Bunu) ben onun huzurunda da söylüyorum, gıybet etmiyorum.
Necatın umumiyeti meselesinde her bir cinayete irtikâb cevazını görür insan, hayât-ı insâniyyede dinin, imanın ehemmiyetinden hem de İslâmiyetin özüne gene mahsus fezâilden tamamen gafil bir âdemdir. O âdem bir kadr-i mülâhaza etseydi görürdü: Her bir cinayete irtikâb hürriyeti necatın umûmiyyetinde değil, necatın yalnız bir mezheb erbabına inhisârındadır. Necat yalnız bana münhasır olacaksa, o vakit ben benim itikadımda değil insanların her birine: "Siz indi itikadınız, mezhebi­niz sebebiyle müebbed surette muazzeb olacaksınız134; hayrattan size fayda yok, fena işlerin hiç birinden size zarar yok. Bırakınız hayratı, kılınız cinayeti!" diyecek olur isem, necatın inhisarını dava eden âdem benim şu sözümü hiç bir suretle cerh edemez135.
"Heme milletler necat bulacaklar ise, İslâmiyetin ehemmiyeti kalmaz" demiş mu'terizden ben suâl ede­rim: Acaba hayât-ı insâniyyede İslâmiyyetin ehemmi-yet-i nakdiyesi136 var mıdır?
Elbette "yok!" diyecek. Ve illâ137 itirazı bana vârid olmaz. İtirazın esasına hilaf olarak "ehemmiyeti var" dese. ben diyebilirim: "Buyrun, özünüze malum olan ehemmiyetlerini beyân kılan, sonra ben sizin itirazını s cevap veririm."


Şu iki itiraz münasebetiyle bir iki söz arzedeyim:
Alem-i insâniyyetin ihtidasından İslâmiyetin zuhu­runa kadar "semavî" olmak sıfatıyla gelmiş dinlerin her biri insanın kalbinde mütemekkin138 imanı en asıl bir esas gibi itibar etmişler. Husûsen bizim İslâmiyet, imanı insanın dünyası için de âhireti için de en mühim bir esas itibar edip, imanı her şeyden ziyâde medhetmıştir.
Edyân-ı semâviyye ale'1-umûm139, diyânet-i İslâmiyye ale'l-husûs140 insanın imanına niçin o kadar fevkalâde büyük ehemmiyet vermiş?
İnsanın hayât-ı hâzırasıyla hayât-ı is-tikbâliyyesinde en büyük ehemmiyeti hâiz olabilecek imanın hakikati nedir?
Mekteb, medreselerimizde iman nâmiyle telkîn olunur şeyler hayât-ı insâniyyeye en asıl esas olabilir derecede ehemmiyeti hâiz midir?
Biz böyle şeyleri mülâhaza etseydik, yalnız önü­müzün gafletine gene delâlet eder itirazları neşretmeye cesaret etmezdik; necatın umumiyeti her bir cinayete irtikâbın hürriyeti manâsındadır demiş olmazdık; İslâmiyetin ehemmiyeti nerededir anlardık. İnsanın hayat-ı hâzırasıyla hayât-ı istikbâliyyesinde akîdelerin ehemmiyeti nedir, ne cihettendir gösterebilirsem, benim en büyük maksadım hâsıl olur. Bunun için ben "Rah-met-i İlâhiyye Umûmiyyeti", "İnsanların Akîde-i İlâhiyyelerine Bir Nazar" gibi meselelere ait risaleleri neşrettim. Başlanmış bir davamı hadd-i sübûta îsâl edin­ceye kadar141, Allah Rabbü'l-âlemîn Hazretlerinin av-niyle142, ben inşallah hareket ederim.
"Vellezîne câhedhu fînâ le nehdiyyennehüm sübülenâ. Ve innallâhe leme'a'l-muhsinîn" (Sûretü'l-Ankebût:69).143





132     Carullah, 'ehemmiyel-i âcilesi yok' ifadesiyle, dinin bu
dünyada bir öneminin olmadığı inancını kastetmektedir.
Dolayısıyla, o. 'dinin bu dünyada zerre kadar önemi olmayan
bir nesne olduğu' inancının bâtıl, sapık bir fikir olduğunu vur­
gulamaktadır.
133     Nadanlıktır: Cahilliktir.
134     Müebbed surette muazzeb olacaksınız: Sonsuza dek
azab göreceksiniz.
135     Cerh edemez: Çürülemez.
136     Ehemmiyet-i nakdiye: Kıymel-i ehemmiyeti, önemi.
137     Ve illâ: Yoksa.


138     Mütemekkin: Yerleşmiş.
139     Ale'l-umûm: Genellikle.
140     Ale'l-Husûs: Özellikle.
141     Hadd-i sübûta îsâl edinceye kadar: Sabit olma nok­
tasına ulaştınncaya kadar.
142     Avniyle: Yardımıyla.
143     Bu ayetin meali ise şöyledir: "Bizim uğrumuzda cihad
edenleri biz, elbette yollarımıza eriştireceğiz. Allah şüphesiz,
iyi davrananlarla beraberdir."





132


İSLÂMÎ ARAŞTIRMALAR CİLT: 8, NO: 2, BAHAR DÖNEMİ 1995

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder