1. AKIL-VAHİY İLİŞKİSİ
Akıl; zeka, zihin, idrak, anlama ve kavrama gücü gibi anlamlara gelmektedir. Zıttı humktur.165Akıl, sadece insana has olan, düşünme tarzı, anlama ve kavrama gücüdür.166 Başka bir deyişle, düşünme veya duyular aracılığıyla elde edilecek şeyleri bilen ve anlayan, bilgiyi elde eden ve onu hareketlerinden sorumlu kılan bir melekedir.167 İnsan bu güç sayesinde ilim ve sanatlar elde eder ve hareketlerin güzel ve çirkinini ayırt eder.168
Vahiy kelimesi de Arapça bir kelimedir ve “v-h-y” fiilinin mastarı olup işaret ve
ima etmek, ilham etmek, yazı yazmak, haber göndermek, iletmek, gizli konuşmak gibi
anlamalara gelmektedir. Aynı zamanda mektup, yazı, mesaj vs. anlamları da içermektedir.169
Terim olarak vahiy kelimesi, ilahî mesajın peygamberlere ve onların vasıtasıyla da insanlığa bildirilmesi olayıdır.170 Daha bir genel ifade ile vahyi, Allah’ın bütün yaratıklarının fıtratına uygun bir şekilde hareket etme yöntemi ve insanlarla konuşma şeklidir.171 Bu bağlamda vahiy yalnız insanlara mahsus değildir. O bütün yaratıkları içine almaktadır. Ancak insanı, aklı sayesinde diğer yaratıklarından ayıran ve onu hareketlerinden sorumlu kılan vahiy de peygamberlere gelen vahiydir.172
165 İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.11, s.458.
166 Türkçe Sözlük, Komisyon, Türk Dil Kurumları Yayınları, Ankara-1988, c.1, s.34; Örnekleriyle Türkçe
Sözlük, Komisyon, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara-1995, c.1, s.64; Süleyman Hayri Bolay, Felsefî
Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, Akçağ Yayınları, Ankara-1996, s. 6.
167 Ahmet Akbulut, “Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy konusundaki Görüşü”, Ölümünün 50.Yıldönümünde
Musa Carullah (I.Uluslararası Musa Carullah Bigiyef Sempozyumu 6-7 Kasım 1999 Ankara), TDV
Yayınları,Ankara-2002, s.37.
168 Necati Öner, Klasik Mantık, AÜİF Yayınları, Ankara-1991, s.1.
169 İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.15, s.379.
170 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusndaki Görüşü, s.37.
171 Ahmet Nedim Serunsu, Kuran Nedir?, Şule Yayınları, İstanbul-1996, s.99.
172 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusundaki Görüşü, s.37.
34
Musa Carullah’a göre akıl, hakikati gösteren bir nurdur, bir güneştir. İnsan aklı sayesinde karşılaştığı her türlü problemleri çözebilir, her zulmeti keşfedebilir.173 Şeriat nasıl insanı mutluluğa götürürse, akıl da onun gibi insana doğru yolu gösterip mutluluğa erişmesinde önemli bir vesile olur.174 Çünkü Musa Carullah’a göre akıl da bir nebidir.175 Eğer insan kendisinin farkına varıp bozulmamış fıtratı, sağlam aklıyla hareket ederse, her türlü sapıklıktan kurtulup hidayete erebilir.176 Çünkü hidayet peygamber ve Kuran ile olduğu gibi akılla da olur.177
Kısacası Musa Carullaha’a göre akıl, düşünen, anlayan, her türlü hakikati, müspet ve menfi hükümleri, iyi veya kötü fiilleri kavrayan178 iman ve vicdanının sayesinde bunların en iyisini seçen Allah tarafından insana bahşedilen bir güç, üstünlük, lütuf ve ilahî bir hüccettir.179
Musa Carullah, akıl ile vahyin artı-eksi gibi iki kutupta yerleşmiş ve birbiriyle devamlı mücadele eden, çelişen güç olduğu iddiasının bir vehimden ibaret olduğunu ispatlamaya çalışır.180 Ona göre “akıl ve şeriat can-ciğer dosttur ve akıl şeriattan şeriat da akıldan razıdır”.181 Her ikisi insanın mükemmelliğini sağlayan, her türlü hastalıklardan tedavi eden, onun hidayeti için hizmet eden ilahî güç ve hüccettir. O, Einstein’in “dinsiz ilim topal, ilimsiz din de kördür”182 sözünün haklı olduğu, zira İslam gibi mükemmel bir dinin kaynağı olan Kuran-ı Kerimin de ilme, akla ters düşen ve onunla zıtlık arz eden tek bir ilkesinin bulunmadığını belirtir.183 Çünkü Kur’ân’ı gönderen ile insana akıl veren ve tabiatın kanunlarını koyan birdir ve bunların hepsi Allah’ın ayetleridir.184 Bu ayetler arasında bir çelişki ve zıtlığın olması mümkün değildir.
Din ile ilim, akıl ile vahiy hiçbir zaman birbiriyle mücadele etmemiştir ve etmeyecektir. Çünkü her ikisi aynı gayeyi takip eder.185 Gerçi insanın hidayete ermesi için sağlam akıl ve bozulmamış fıtratı yeterli olduğu gibi sadece peygamber ve kitap gönderilmesi de yeterlidir. Fakat Allah her ikisini birleştirmiş ve insanın kesin sonuca
173 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya İle Ulûm-i İslamiyye, Kazan-tarihsiz, s.21.
174 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s.44.
175 Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s.86; Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s.20; Carullah, Kitabu’s-
Sünne, s.82.
176 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.98.
177 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.22.
178 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.139.
179 Musa Carullah, el-Veşiyya fi Nakdi Akaidi’ş-Şia, Kahire-1935, s.8.
180 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.93.
181 Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, s.263.
182 Keskioğlu-Demirbaş-Manaz, Son Çağlarda İslam Dünyasında Fikir Hareketleri, s.216.
183 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.97.
184 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusundaki Görüşü, s.38.
185 Musa Carullah,Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.72.
35
varması için hem aklı vermiş, hem de kitap ve peygamber göndermiştir.186 Bu ise Allah’ın kulları için bir lütfüdür.
Aklın mı daha muteber olduğu veya naklin mi? sorusuna alimlerin bazıları aklın, bazıları naklin, bazıları da her ikisinin muteber olduğunu söylemişlerdir. Musa Carullah da her ikisinin muteber olduğu görüşündedir. Ona göre akıl ve nakil insana hakikati gösterir. Başka bir deyişle hidayet nakille olduğu gibi akıl ile de olur, akıl sayesinde de insan kurtuluşa erebilir.187 Ona göre insanın aklı eşyanın hakikatini ve doğru yolu bulmada nur ve ışık olduğundan muteberdir. Nakil de aklın ışığını parlatıyor olmasından dolayı muteberdir.188 Vahiy sınır tanımayan her şeyi kesin bilen ve her şeyden mutlak surette haberdar olan Allah’tan gelir.189 Allah’ın kuluna gönderdiği haber herkesin anlayabileceği tarzdadır. Başka bir deyişle aklîdir, aklın hükmüne uygundur.190
Akıl ve nakil arasında çelişki olmaz ve her ikisi de önemlidir. Çünkü ikisinin de kaynağı ve maksadı birdir. Nitekim Allah da vahyi aklın üzerine bina etmiştir. Yani Şâri akla itibar ettiği için Kuranı Kerimde hüküm koyarken onu aklın üzerine tesis etmiştir.191 Zira Musa Carullah, İslam şeriatının biri aklın, diğeri de göklere, yere ve dağlara teklif edilen emanetin üzerine bina edildiğini söylemektedir.192 Musa Carullah hem aklın hem de naklin muteber olduğu, zira nakil direkt her şeyi ihata eden Allah’tan geldiği ve onu kendisinin itibar ve itimat ettiği aklın üzerine kurduğu görüşündedir. Çünkü akıl ilim ve hükümde ilk sebep, ilk şahit ve ilk hüccettir.193 Nitekim her şeyin sıhhatli olup olmaması akıl eleğinden geçip geçmemesine bağlıdır. Akıl terazisinde eksik olan şey hakikat pazarında muteber olamaz.194 Zaten aklın üzerindeki görevi de budur. Yani her şeyi kavramak ve hakikat eleğinden geçirmektir.195 Eğer her şey açıklanmış ve hazır olmuş olsaydı aklın hiçbir önem ve fonksiyonu kalmazdı.196
Bu yönüyle de akıl Musa Carullah’a göre bilgi kaynaklarının başında gelmektedir. Zira aklın bilgi kaynaklarından sayılması İslam kelamcıları hatta bütün insanlık tarafından ittifakla kabul edilen bir gerçektir.
186 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.98.
187 Musa Carullah, el-Lüzûmiyât Tercümesi, s.56.
188 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.103.
189 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.90.
190 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.103.
191 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s137; Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s.29.
192 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.137.
193 Musa Carullah, el-Veşiyya, s.10.
194 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s.9.
195 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.140.
196 Musa Carullah, İslam Şeriatının Esasları, s.29.
36
Zira Ehl-i sünnet kelamcılarına göre, insanın ilme ulaşması üç yoldandır. Onlar: beş duyu, sadık haber ve akıldır.197 Musa Carullah da bu tezi benimsemekte ve bunların hepsini bir bütünlük içinde ele almaktadır. Başka bir deyişle bilgi kaynaklarının her biri diğeriyle sıkı sıkıya bağlıdır ve bilgiye ulaşmada en önemli yoldur. Ona göre beş duyu, akıl için hamallık görevini yapmaktadır. Yani duyular akla ham maddeleri getirir, akıl da düşünme, anlama ve kavrama gücüyle onu işletir. Başka bir deyişle akıl, eşyanın hakikatine isimler ve sembollerle ulaşır, bunları akıl için temin eden de duyulardır.198
Ona göre bilgiye ulaşmada insanların en çok ihtiyaç duydukları yol akıldır. Zira akıl olmadan insanların bilgi edinmesi imkansızdır.199 Fakat aklın verileri ve duyuların elde ettikleri sınırlıdır.200 O bakımdan Şâri, bu ikisini dikkate alarak, insanlar için bir lütufta bulunarak ve aklın bilgisini genişletmek için201 gayb dediğimiz sınır ötesinden gelen vahyi bilgilerle insanı donatmıştır. Bu bilgi sınır tanımayan Tanrı’dan geldiği için mutlaktır, en önemli, en doğru bilgi kaynağıdır.202
Musa Carullah’a göre sünnet vahyin bir parçası, bir koludur.203 Ona göre Hz. Peygamber’in özel yaşantısında sergilediği hayat tarzı, toplumsal ilişkilerde takip ettiği yol, zarurî ihtiyaçları temin etmede baş vurduğu yöntem sünnettir.204 Buna göre Hz. Peygamber’in bütün hayatı sünnet olmaktadır. Musa Carullah “Kur’an-ı Kerim’in beyanına göre, Kuran’ın ve sünnetin kaynağı aynıdır” demektedir.205 Bu durumda Allah ile Hz. Peygamber arasında iletişim yalnız Kur’an’dan ibaret olmamaktadır. Ona göre sünnet İslam dininin teşriî kaynaklarının başında gelmektedir. Kur’an-ı Kerim de birinci kaynağı te’yid ve tespit etmektedir.206 Yani İslam dinindeki herhangi bir hüküm önce sünnetle ortaya konmuş, daha sonra Kur’an-ı Kerim o hükmü te’yid ve tespit etmiştir.207 Musa Carullah “Hz. Peygamber’in en büyük ve en yüce sünneti… Kur’an-ı Kerim’dir” demekte208 ve Kur’an’ı sünnetin kapsamı içine sokmaktadır. Fakat Musa Carullah’ın bu tür sünnet anlayışı bir takım tutarsızlık ve çelişkileri de beraberinde getirmektedir.
197 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.9; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.106.
198 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.85.
199 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.91.
200 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.89.
201 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.93.
202 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.93.
203 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusundaki Görüşü, s.39.
204 Musa Carullah, Kitabu’-Sünne, s.6.
205 Musa Carullah, İslam Şeriatının Esasları, s.81.
206 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.3.
207 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.8.
208 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.6.
37
Örneğin:
1. Kur’an ile sünnetin kaynağının bir olması; Bu anlayış sünneti sünnet olma konumundan çıkarıp sünnet ötesi bir konuma getirmektedir. Yani sünnet Hz. Peygamber’in Kur’an’ı anlaması ve onu hayata uygulaması209 değil de Allah’tan gelen ilahî bir mesaj ve talimat olmaktadır.
2. Ona göre sünnet, ilahî kaynağa dayalı Hz. Peygamber’in bireysel ve toplumsal yaşamı olduğuna göre, Hz. Peygamber’in hayatta hiçbir hata ve yanlış yapmaması gerekir. Halbuki Muhammet (s.a.v.)’in hayatında hata ve yanlışlık yaptığına dair bilgiler mevcuttur.210
3. Musa Carullah “İslam’da her hüküm önce sünnetle ortaya konmuş, Kur’an âyetleri ise daha sonra Hz. Peygamber’in o konudaki söz, fiil ve takrirlerini tespit ve te’yid etmiştir”211 derken, başka bir yerde ise “Hz. Peygamber bütün sünnetlerini Kur’an’dan çıkarmıştır”212 demektedir ki bu iki yaklaşım birbiriyle çelişiklik arz etmektedir.213
4. Ona göre, sünnet de Kuran gibi kesinlik arz eder.214 Hadislerde uydurma söz konusu olamaz. Olsa bile, hadis imamları ve fıkıhçılar tarafından sahih hadisler sakiminden ayrılmıştır. Hele hele Hz. Peygamber’in rehberlik ettiği meselelerde, ne onun sahih olduğu tespit edilen sünnetlerinde, ne de onun hayatı konusunda hiçbir uydurma hadis yoktur.215 Kelamcıların heva ve heveslerine dikkat çekerek onların düşüncelerinin bir vehimden ibaret olduğunu söyleyen216 Musa Carullah hadisçilerin vehim ve hevalarını görmezlikten gelmiştir.217 Aynı zamanda İslam’ın temel prensiplerine, Hz. Peygamber’in rehberlik ettiği meselelere ve onun hayatına dair uydurma hadislerin
209 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusundaki Görüşü, s.39.
210 M. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Sünnet, Ankara Okulu Yayınları, Ankara-1999, ss.220-221.
211 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.8.
212 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.110.
213 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy Konusundaki Görüşü, s.40.
214 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.92.
215 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.113.
216 Musa Carullah, Edebiyatü’l-Arabiyye, s.9.
217 Akbulut, Musa Carullah’ın Akıl-Vahiy İlişkisi Konusundaki Görüşü, s.40.
38
olmadığını söylemek de yanlıştır. Çünkü bu konularda uydurma hadislerin bulunabileceğini söyleyenler de vardır.218
İşte bunun gibi tutarsızlıklar, Musa Carullah’ın sünnet anlayışının sağlam bir temele oturtulmadığını göstermektedir.
Musa Carullah’ın ilham ve keşf hakkındaki görüşü vahiy anlayışına yakındır. Zira ona göre ilham ve keşf Allah’tan gelir. Bu bakımdan da aklın üstündedir ve kesinlik arz eder.219 İlham ve keşf de vahiy gibi gerçeğe en uygun, en kapsamlı, en doğru, en kuvvetlidir220 ve gaybın bilgisini elde edecek bir yoldur.221 Ancak ilham ve keşfin vahiyden ayrıcalığı onun sadece peygamberlere mahsus olmayışıdır. Bu ifadelerden anlaşıldığına göre Musa Carullah ilham ve keşfi bilgi edinme yolu olarak naklin içinde değerlendirmektedir.
Fakat onun ilham ve keşf hakkındaki görüşü tartışmaya açık bir konudur. Çünkü bunların objektiflik yönü yoktur, tamamen sübjektiftir. Ondan dolayı ilham ve keşfi bilgi kaynaklarından saymak veya bilgi kaynağı olan naklin içinde değerlendirmek belki doğru değildir. Bu hususta onun mutasavvıflardan da etkilenmiş olduğu anlaşılmaktadır.
Özetle diyebiliriz ki; Musa Carullah Bigiyef akla çok önem vermekte ve onu hemen hemen nakil ile eşit bir halde görmektedir. Ona göre nasıl nakil Allah’tan gelen bir lütuf ise akıl da onun gibi insanlığa verilen üstünlük ve fazilettir. Ona göre naklin amacı insanlığa kurtuluşu göstermek ise, aklın görev ve amacı da insanı mutluluğa götürmektir. Zira akıl bu yükü üstlenebilecek güçtedir. Eğer insan akla itibar ve itimat ederse, akıl onun için bir nebi olur. Nitekim Allah da akla itimat ettiği için onun üzerine şeriatı bina etmiştir.
Akıl ile vahiy arasında çelişki var demek kuru bir laftır. Çünkü her ikisinin kaynağı ve maksadı birdir. Yani akıl veren ile vahiy gönderen birdir, tektir. Allah nakli, akla çelişki olsun diye göndermemiş, bilakis aklın bilgi alanını genişletmek için göndermiştir.
218 Celaleddin Abdurrahman b. Ebi Bekir es-Suyutî, Tedribu’r-Ravi, Mısır, hicrî-1307, s.100; Subhi es-
Salih, Hadis İlimleri ve Istılahları, (mütercim: M. Yaşar Kandemir), D.İ.B. Yayınları, Ankara-1971, s.219;
M.Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ankara Okulu Yayınları, Ankara-1999,
s.141.
219 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.92.
220 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.92.
221 Musa Carullah, Kitabu’s-Sünne, s.91.
39
2. HÜSÜN-KUBUH
Hüsün, mastar olarak “güzel olmak” anlamında, isim olarak da “ güzellik, yakışıklık, rağbet edilen şey, sevilen şey” anlamında kullanılır.222 Hüsünün zıttı olan kubuh ise, “çirkin olmak” ve “çirkinlik, nefret edilen şey” manasında mastar ve isimdir.223
İslam kaynaklarından hüsün-kubuh meselesinin önemli bir tartışma konusu olduğunu görmek mümkündür ve İslam âlimlerinin bu husustaki görüşlerini özetle üç ana grupta toplayabiliriz:
1. Hüsün ve Kubuhun şer’îliğini kabul eden Eşarîler, Selefiyye ile Malikî, Şafî, Hanbelîlerin çoğunluğu ve bir kısım Hanefî usulcüleridir. Onlara göre bir şeyin güzel ve çirkinliği, iyi ve kötülüğü ancak Şâri’nin tespit ve tayininden sonra belli olur. Çünkü fiillerin aslı güzel ve çirkin, iyi ve kötü değildir. İyi Allah emrettiği için iyi, kötü Allah yasakladığı için kötüdür.224 Şu halde şeriat gelmeden insan aklıyla eşya ve fiillerin güzel ve çirkinliğini bilemez. Çünkü güzellik ve çirkinlik bir şeyin mahiyetine ait bir nitelik değildir.225 Kısaca bunlara göre eşya ve fiili nitelemede ölçü nakildir.
2. Hüsün ve kubuhun aklîliğini kabul eden Mutezile, Şia, Kerramiyye, bir kısım Maturidî ve Hanefîlerdir. Onlara göre güzellik ve çirkinlik, iyilik ve kötülük gibi değerler bir şeyin aslında bulunduğu için insan akıl yürütmekle onlara ulaşabilir. Buna göre ilahî haber gelmeden de insan iyinin iyi, kötünün kötü olduğunu bilir. Çünkü iyi ve kötü şeriatın talimatıyla değil, kendi iç yapısı gereğidir. Aklın vazifesi de, iyi ve kötü, güzel ve çirkini kavramaktır.226 Yani onlara göre değerleri nitelemede ölçü akıldır.
3. Değerlerin akılla ilişkisi konusunda, ikinci gruptaki İslam âlimlerinin
görüşlerine yakın olan bir tez bulunmaktadır. O da hüsün ve kubuhun kısmen aklî kısmen
şer’îliğidir. Bu görüşü benimseyenler Maturidîlerin çoğunluğu ve Selefiyye’ye mensup
bir kısım İslam âlimleridir. Onlara göre hüsün ve kubuh fiillerin zatî niteliği olup aklen
idrak edilebildiği227 gibi bazı özel hususlarda akıl tereddüde düşebilir. Başka bir deyişle
222 İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.13, s.114.
223 İbn Manzur, a.g.e, c.2, s.552.
224 İmamü’l-Harameyn el-Cüveynî, el-İrşad ile Kavati’i’l-Edille fi Usûli’l-İtikad, Mısır Saadet Matbaası-
1950, ss. 258-259.
225 el-Cüveynî, a.g.e, s.258; Abdürrahim İbn Ali eş-Şehir Şeyhzade, Nazmu’l-Feraid ve Cemiu’l-Fevaid,
Mısır, hicrî-1317, s.31.
226 Kadı Abdülcebbar, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, Mektabatu’l-Vehab-1988, ss. 564-566; el-Cüveynî, el-İrşad,
s.259.
227 Şeyhzade, Nazmu’l-Feraid, s.31.
40
değerler konusunda insanın bilgi kapasitesi sınırlıdır. Dolayısıyla insan, fiillerin ayrıntılarını, bireysel ve toplumsal ilişkilerin karmaşık yönlerini kavramada her zaman olumlu ve kesin sonuçlara ulaşamaz. Yani insan tefekkür ederek bir şeyin iyiliğini ve kötülüğünü, güzelliğini ve çirkinliğini hükmetmesinde her zaman isabetli olmayabilir, gerçek her zaman anlaşılamaz, bazen gizli de kalabilir228
Kısaca üçüncü gruptaki İslam âlimlerine göre, değerler hususunda ölçü hem akıl hem de nakildir. Akıl iyilik ve kötülüğü kavrar, fakat bazı özel nedenler, aklın kesin sonuca ulaşmasına engel olur. Bundan dolayı da nakle ihtiyaç vardır.
Musa Carullah hüsün-kubuh konusundaki görüşünü Ziya Kemalî’nin “Dinî Tedbirler” adlı eserine reddiye mahiyetinde yazdığı “Büyük Mevzularda Ufak Fikirler” adlı eserinde beyan etmiştir. O hüsün ve kubuhun şer’îliğni kabul eden Eşarîlerin, aklı ön plana tutan ve hüsün-kubuhun aklîliğini benimseyen Mutezile’nin görüşünü yazdıktan sonra hüsün ve kubuhun aklîliğini, fakat aklın hüküm koyma yetkisinin bulunmadığı229 görüşü yazarak bunun Hanefîlere âit olduğunu belirtmiştir.230 Musa Carullah’a göre bu üç görüş de güzel ve sağlamdır.231 Fakat daha sonra cahil insan, saldırgan düşmanların kalemiyle bu güzel görüşler tahrif edilmiştir.232 Buna rağmen Musa Carullah üçüncü görüşün akla daha uydun olduğunu kabul etmektedir.233 Zira insan aklıyla içtihat ve tefekkür ederek hakikati elde edebildiği gibi bazen amelî ve içtimaî konularda akıl tereddüde düşebilir. Yani kesin sonuca ulaşmak zorlaşır. Nitekim Musa Carullah bu noktayı dikkate alarak insanın aklına her zaman hakim olmadığını belirtmekte ve siyasî, sosyal, ekonomik vs. meselelerde insanın akıl ve iradeleri az çok heva ve büyük küçük hissiyatlarına mağlup olabildiğini söylemektedir.234 Bu bakımdan Musa Carullah Hanefîlere has olduğunu söyleyen üçüncü görüşün daha sağlam zemine koyulduğunu kabul eder. Başka bir deyişle akıl iyilik ve kötülük, güzellik ve çirkinliği kavrar.
Bu anlayışıyla Musa Carullah Eşarî ve Mutezile’nin olaya tek taraflı baktığı sonucuna varmaktadır. Nitekim ona göre Eşarîler, şer’î hükümleri ulûhiyet cihetine yöneltmiş, birey ve toplum yönüne asla iltifat etmemiştir.235 Mutezile ise, aklın bilgi
228 el-Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd Tercemesi, ss. 277-278.
229 Maturidîlerin de bu görüşü benimsediğini yukarıda beyan ettik.
230 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 30-33
231 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 30-33
232 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 30-31
233 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.33
234 Musa Carullah, Hatun,, s.18.
235 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.30
41
kapasitesine riayet etmemiştir. Çünkü akıl bazı konularda kesin sonuçlara varamaz.236 Bu bakımdan ona göre orta yolu tutan Hanefîlerin ve Maturidîlerin görüşü daha mantıklıdır.
Musa Carullah hüsün-kubuh konusunda detaylı inceleme yapmamış, bilakis o reddiyye mahiyetinde yazdığı “Büyük Mevzularda Ufak Fikirler” adlı eserinde yer verdiği küçük bir başlıkla yetinmiştir. Bu bakımdan o bazı noktalarda isabetli olamamıştır. Örneğin: Eşarî ve Mutezile’nin hüsün-kubuh hakkında görüşlerinin doğru ve sağlam olduğunu, fakat daha sonra bazı insanlar tarafından bu görüşler tahrif edilerek orijinal halini yitirdiğini söyler.237 Ancak ne zaman, ne şekilde ve kimler tarafından tahrif edildiği üzerinde durmuyor. Yine o, hüsün-kubuhun aklîliliği, fakat aklın hüküm koyma yetkisinin bulunmadığı tezinin Hanefîlere âit olduğunu belirtmektedir.238 Bununla Musa Carullah bu noktada da isabetli olamamıştır. Çünkü Hanefîlerin bir kısmı hüsün ve kubuhun aklîliğini kabul ediyor, bir kısmı da naklîliğini benimsemektedirler.239 Onun Hanefîlere has kıldığı görüşü ise, Maturidîlerin çoğu ve bir kısım Selefiyye kabul etmektedirler.240 Bir de hüsün-kubuhun itikadî bir konu olmadığını, bilakis usul konusu olduğunu söylemektedir.241 Halbuki hüsün ve kubuh, yalnız usul-i fıkıh veya ahlak felsefesinin konusu değil, bilakis kelamın da önemli tartışma konularındandır.
236 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.32
237 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 30-31
238 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.32
239 İlyas Çelebî, “Hüsün ve Kubuh”, DİA, c.19, ss.60-61.
240 Şeyhzade, Nazmu’l-Feraid, ss.31-33; Çelebî, “Hüsün, Kubuh”, c.9, s.62.
241 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.33
42
5. RIZK
Rızk, lügatte faydalanılan şey anlamına gelmektedir. Çoğulu ‘erzak’tır.242 Onun terim anlamına gelince, bu konuda kelamcılar arasında ihtilaf vardır. Ama şunu söylemek gerekir ki, İslam kelamcılarının ittifakla kabul ettikleri husus, yeryüzünde yaşayan bütün hayvanların ve insanların rızklarını temin eden Allah’tır.243 Buraya kadar bir problem hasıl olmamıştır. Esas problemin kaynağı haram olan şeylerin rızk olup olmamasından gelmektedir. Nitekim Mutezile âlimlerine göre haram olan şeyler rızk değildir. Zira onlara göre rızk, “istifade edilmesi men edilmemiş olan şeydir” veya “malik olan kişinin mülkü olan şeyi yemesidir.”244 Bu tariflerden çıkan sonuca göre istifadesi yasaklanmış olan şey haramdır, haram olan da rızk değildir. Veyahut rızk bir kimsenin malıdır ki, o malı yalnız sahibi kullanır.
Mutezile’nin bu görüşüne tepki gösteren Ehl-i Sünnet âlimlerine göre rızk, “Allah Teala tarafından canlılara sevk edilen ve canlılar tarafından yenilen şeyin ismidir.” Yenilen şey ister helal olsun, ister haram olsun o rızktır. Çünkü rızk insan ve hayvanın yediği gıdadan ibarettir.245
Bu anlayışıyla Ehl-i Sünnet âlimleri Mutezile’nin rızk konusundaki görüşünü eleştirmektedir. Zira onlara göre, eğer rızk mâlik olan kimsenin mülkü ise, o zaman hayvanların yedikleri şeylerin rızk olmadığı; yenilmesi ve kullanılması yasaklanmayan şey rızk olursa, haram yiyen kimseyi haramla rızıklandıran Allah’tan başka birisinin bulunduğu anlaşılır, demektedirler.246
Rızk konusunda Musa Carulah Bigiyef Mutezile ve Ehl-i Sünnet’in görüşlerini uzlaştırmaya çalışmaktadır. Zira ona göre her Müslüman ister Mutezile’nin, ister Ehl-i Sünnet’in görüşünü tercih edebilir. Bunda hiçbir sakınca yoktur.247 Çünkü her ikisi haklıdır. Zira Mutezilenin “haram rızk değildir” anlayışı ahlakî açıdan doğrudur.248 Yani, rızk Allah’ın insanlara bir lütfüdür. Haramları Allah’a isnat etmekten haya eden birisi
242 İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c.10, s.115.
243 el-Maturidî, Kitabu’t-Tevhid Tercümesi, s.364
244 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.226; Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhid likavaidi’t-Tevhid, s. 310.
245 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.226; Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhid likavaidi’t-Tevhid, ss. 310-
311.
246 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 226.
247 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.35
248 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.34
43
“haram rızk değildir” diyebilir. Bununla o Allah’ın ihsanları karşısında edepli tavır takınmıştır.249 Fakat dilin yanlış kullanımı veya işitenin anlayışı bazı olumsuz sonuçları doğurabilir.250 Nitekim öyle de olmuştur.
Musa Carullah’a göre Ehl-i Sünnet âlimleri de haklıdır. Çünkü her şeyin aslı mubahtır. Tabiatta bulunan hiçbir şey kendi başına haram veya helal, temiz veya necis değildir.251 Tabiat sofrasına saçılan şeyler bize ve fiillerimize nispetle öyle bir kategori almaktadır. Yani haram veya helal, şeylerin bizzat kendisinde değil, insan ve onun fiillerine nispetledir. Başka bir deyişle insanın yiyip-içmesi, kullanması bakımından rızk ya helal veya haram olur.252 Çünkü rızk gıdadan ibarettir.
Maturidîler’in akıl fiillerin eşya ile olan münasebetinde güzelliği ve çirkinliği idrak eder253 görüşünün haram ve helal için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür. Çünkü haram-helal insanın kazancına bağlıdır. Buna göre aklın bu şeyleri kavraması da kesindir. Yani insanın aklı, fiillerin güzel ve çirkinliklerini kavraması helal-haram için de söz konusudur. Çünkü haram ve helal da fiillere nispetle öyle bir kategori almaktadır. Eşarîlere göre ise, aklın hiçbir etkisi yoktur. Zira iyilik, kötülük, güzellik, çirkinlik Allah öyle dediği için iyi-kötü, güzel-çirkin olduğuna254 göre, helal-haram da Allah öyle bildirmesi gereği olmalıdır. Şu halde akıl, fillerin güzel ve çirkinliğini kavrayamadığı gibi helal-haramı da kavrayamaz.
Özetle, Musa Carullah’ın rızk konusundaki görüşü uzlaştırıcı bir nitelik taşımaktadır. Yani Musa Carullah, Mutezile ve Ehl-i Sünnet’in rızk hakkındaki görüşlerinin çelişiklik arz etmediğini, zira her görüşün de doğru olduğunu belirtmektedir. O Ehl-i Sünnet’in “rızk bir gıdadır” sözünü ele alarak, her şeyin aslının mubah olduğunu, helal ve haram yalnız insanın münasebetine bağlı bulunduğunu; Mutezilenin de “haram rızk değildir” sözünün ahlakî açıdan doğru olduğunu, bunu söyleyen kimse Allah’ın nimetleri karşısında edepli bir tavır sergilediğini söyleyerek terazi kefesini denkleştirmektedir.
Fakat asıl doğru nedir? Bu soruya Musa Carullah cevap vermemektedir. Ancak bir maddenin kimyevî unsur olma bakımından necis olmadığını, genel bir ifadeyle tabiatta bulunan her şeyin aslının mübah olduğunu söyleyen kişinin artık “haram rızk değildir” tabirini kullanmasının bile gereksiz olduğu açıktır. Çünkü Allah, tabiatı başlı başına temiz
249 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.33.
250 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.34.
251 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.34.
252 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.34.
253 Şeyhzade, Nazmu’l-Feraid, s.31.
254 el-Cüveynî, el-İrşad, s.258-259.
44
olarak yaratmıştır.255 Konunun önemi, insanın eşya ile münasebeti sonucunda ortaya çıkmaktadır ki, Musa Carullah da bunun farkındadır. Nitekim o “varlık âleminin kendisine ve mevcudatın hikmetine nispetle kötülük yoktur. Şer yalnız bize nispetle şerdir” diyerek256 kötülük ve iyilik, haram ve helalın insanın kazancına bağlı bulunduğunu söylemekte257 ve doğrunun da, ancak bu olması gerekmektedir. Fakat buna rağmen Musa Carullah, Ehl-i Sünnet’in “ister helal, ister haram olsun, o rızktır. Çünkü rızk insan ve hayvanın yediği gıdadan ibarettir” görüşünün ontolojik açıdan, Mutezile’nin “haram rızk değildir” görüşünün ise ahlakî açıdan doğru olduğunu belirtmektedir.
255 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.35.
256 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.35.
257 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.34.
45
3. MUCİZE
Mucize kelimesi Arapça bir kelime olup “aciz bırakmak, kudretsiz kılmak” anlamlarına gelir.258 Mucizenin çoğulu ise ‘mucizât’tır.259 Kuran-ı Kerim’de bu kelimenin yerine daha çok delil ve delail kelimeleri kullanılmıştır.260
Terim olarak mucize, inkar edenlerin benzerini getirmekten aciz kalacakları şekilde261 peygamberlerin peygamberliklerini isbat için262 Allah’ın kendilerine verdiği güçle ve onun yaratmasıyla peygamberlerin ellerinden ortaya çıkan263 ve alışılagelmiş adetlere, kanunlara muhalif olan olağanüstü olaydır.264
Demek ki;
• İnsanlar mucizenin benzerini getirmekten acizdirler.
• Mucize bir peygamberin elinde meydana gelir ve onun peygamberliğini ispat eder.
• Mucize Allah’ın fiilidir. Yani peygamberlerin ellerinden zuhur eden mucize aslında peygamberlerin eseri değil, bilakis Allah, o olağanüstü olayı, peygamberini tasdik için, peygamberinin elinde göstermiştir.
• Mucize olağanüstü olaydır. O yönüyle de insanları kendisine cezb eder.
İşte bu tanım, klasik İslam kelamcılarının tarif ettikleri ve günümüzde de
Müslümanlar tarafından kabul edilen tanımdır.
Musa Carullah, mucizenin bu tanımın kabul etmesine karşın, bazı hususlarda itiraz etmektedir.
Ona göre mucize, istenilen, güzel bir maksadı bulunan; vasıtasız olarak Allah’ın kudretiyle meydana gelen, tabiat kanunlarına aykırı olmamak şartıyla duyuların birisiyle müşahede edilen olağanüstü olaydır.265
258 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.167.
259 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.295.
260 Taftazanî, a.g.e, s.295.
261 Ebi Muin en-Nesefî, et-Temhîd Likavaidi’t-Tevhîd, s.236; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.295.
262 İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.78; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.167; Fehreddin
Razî, Kelam’a Giriş, s.207; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.295.
263 İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 78.
264 İmam Azam, a.g.e, s.78; Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd Likavaidi’t-Tevhîd, s.236; Ömer Nesefî, İslam
İnancının Temelleri Akaid, s.167; Fahreddin Razî, Kelam’a Giriş, s.207; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam
Akaidi, s.295.
265 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 68-70.
46
• Başka bir deyişle Musa Carullah’a göre her mucizenin istenilen bir maksadı bulunur. Örneğin: insanların doğru yolu bulmalarını, bireyin ruhunu ve aklını terbiye ederek toplumun huzur içinde yaşamasını sağlamak, zararı def etmek vs.266 Bu bakımdan mucize sadece nübüvvet delili olmak açısından muteber değildir.267 Zira ondan başka ve önemli olan birçok maksatlar da güdülmektedir.
• Ona göre mucize, vasıtasız olarak Allah’ın irade ve kudretiyle meydana gelir. Fakat insan mucizeyi duyularının birisiyle müşahede ettiği için, müşahede edilen tabii kuvvetler, insan, hayvan ve bitkiler mucizenin vuku bulmasında sadece alet ve malzeme olur. Asıl tesir ise, ilahî kuvvet vasıtasıyla gerçekleşir.268
• Musa Carullah, mucizenin tabiat kanunlarına aykırı olmadığını söylemektedir.269 Ona göre, tabiatta bulunan her şey belli bir kanuna tabidir. Fakat vuku bulunan mucize, tabiat kanunların iptal etmez ve etmemiştir.270 Örneğin: İsa’nın ölüleri diriltmesi mucizesi. Şüphesiz çürümüş bedende hayatın bulunması, tabiat kanunlarına aykırıdır. Bundan dolayı Cenabı-i Hak diriltilecek insanı önce sağlam beden şekline dönüştürmüş, daha sonra ona ruh vermiştir.271
• Musa Carullah’a göre mucize duyuların birisiyle müşahede edilmelidir. Zira müşahede edilmemiş olay, ne kadar büyük olsa da, hiçbir surette mucize olamaz.272 Belki insanlar öyle olayları mit ve efsane olarak sayarlar.
• Ona göre mucize harikulade olur. Harikulade demek, tabiat kanunlarına tabi olmamak demektir, ona aykırı olmak anlamına gelmez.273 Belki tabiat kuvvetlerin eserleri daha güçlü ve büyük kanunların tesirleri karşısında kaybolur demek doğrudur. Tabii kuvvetler kanun olarak süreklilik arz eder. İlahî kudret eliyle meydana
266 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.70.
267 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 73-74.
268 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.70.
269 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.69.
270 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s. 69.
271 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.69.
272 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.68.
273 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.68.
47
gelen mucize ise, geçicidir ve sadece belli bir müddet tabii kuvvetlere galip gelir.274
Görüldüğü gibi klasik İslam kelamcılarının tarif ettikleri tanımla Musa Carullah’ın tanımının birbirine benzeyen noktaları çoktur. Örneğin: Mucizenin Allah’ın fiili olması, insanların böyle bir olay karşısında aciz kalmaları vs. fakat Musa Carullah’ın önemle üzerinde durduğu nokta şudur: Mucizenin tabiat kanunlarına aykırı olmamasıdır. Birçok klasik İslam kelamcılarının eserlerinde mucizenin tabiat kanunlarına muhalif olduğu belirtilmiştir. Fakat Musa Carullah bu tezi benimsememekte, bilakis o, mucizenin tabiat kanunlarını iptal etmediğini, belki tabii kuvvetlerin eserleri daha büyük ve kuvvetli kanunların tesirleri karşısında kaybolduğunu kabul etmektedir. Ancak Musa Carullah bu hususta isabetli olamamıştır. Çünkü olağanüstülük demek, tabiat kanunlarına aykırılık demektir. Örneğin: Hz İsa’nın ölüleri diriltmesi mucizesi tabiat kanunlarına aykırıdır. Çünkü insan fıtratı gereği bir kere doğar ve ölür. Onun ikinci kez doğması veya bu dünyada dirilmesi yürürlülükte olan kanunlara aykırıdır. Bunun gibi Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması mucizesi275 de kanunlara aykırıdır. Çünkü ateş yakıcıdır. İnsanın bedeni ateşte yanar.
274 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 68-69.
275 Enbiya, 21/69: “Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esinlik ol! dedik.”
48
4. İSRA ve MİRAÇ HADİSESİ
İsra: lügatte “geceleyin yürümek”276 anlamını taşırken, miraç ise, “merdiven, yukarı çıkmak, yükselmek” gibi anlamları içerir.277
Terim olarak İsra, Hz Peygamber’in Miraç hadisesi gecesi mescid-i Haram’dan mescid-i Aksa’ya kadarki yolculuğudur.278 Miraç ise, Hz. Muhammet peygamberin Rabbını görmek için semalara çıkması ve yükselmesidir.279
İslam kelamcılarına göre, Hz. Peygamber’in en önemli hissî mucizelerinden sayılan ‘İsra ve Miraç’ haktır, olmuştur280 ki, onun mescidi Haram’dan mescidi Aksa’ya kadarki olan kısmı Kuran-ı Kerimle sabittir. Mescidi Aksa’dan semaya kadarli kısmı ise meşhur haberlerle, semadan cennete, Arş’a vs. kadarki kısmı da ahad haberlerle sabittir.281
Hz. Peygamber’in ‘İsra ve Miraç’ hadisesini anlatan birçok rivayetler mevcuttur. Fakat bizi ilgilendiren husus miracın ne şekilde değil nasıl vuku bulduğudur. Yani İsra ve Mirac’in ruhla mı yoksa bedenle mi gerçekleştiğidir.
Birçok İslam âlimi hatta sahabeden Muaviye ve Hz. Aişe miracın ruhanî olduğuna kail olmuşlardır. Nitekim Muaviye’ye mirac hakkında sorulunca, o “sahih bir rüyadır” diye cevap vermiştir. Hz. Aişe de “Muhammet’in (s.a.v.) bedeni, miraç gecesi yataktan ayrılmadı” demiştir.282 Allah-u Teala da miraç hadisesine işaretle “sana gösterdiğimiz o görüntüleri ve Kuranda lanetlenen ağacı, ancak insanları sınamak için meydana getirdik” buyurduğu 283 âyetini de delil olarak getirmişlerdir.
Fakat Cumhur-u Ulema miracın hem ruh, hem de bedenle olduğu görüşündedir284 ve bu tezini kuvvetli delillerle süslemişlerdir. Hatta Hz. Aişe’nin sözünü “beden ruhtan ayrılmadı, beraber miraç etti”, Muaviye’nin sözünde ve ayette geçen ‘rüya’yı da “gözle görmek” diye tevil etmişlerdir.285
276 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.213.
277 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.307; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.213.
278 Kâmil Yaşaroğlu, “İsra”, DİA, c.23, s.177.
279 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.307.
280 İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.95; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.213; Taftazanî,
Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.307.
281 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.228; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, ss. 312-
313.
282 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akadi, s.226; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 312.
283 İsra, 17/60.
284 İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, s.96; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s. 226.
285 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s. 227; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 312.
49
Musa Carullah’ın bu konudaki görüşü biraz farklılık arz etmektedir. Zira ona göre İsra, uyanıkken cismanî olarak vuku bulmuşsa, miraç da uyanıkken ruhanî olarak gerçekleşmiştir.286 “Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; O gerçekten işitendir, görendir.”287 Musa Carullah’a göre İsra olayının cismanî ve uyanıkken vuku bulduğu yukarıdaki ayetin muhkem ifadelerine göre sabit olduğu anlaşılmaktadır. Zira ona göre “geceleyin Zeydle Mekke’den Medine’ye doğru yürüdüm” cümlesi nasıl bir açıklık arz ediyorsa, bu ayet de onun gibi hatta daha fazla açıklık ifade etmektedir. Delaleti o kadar açıktır ki, Musa Carullah
iddiasını ispat hususunda başka deliller aramanın bile boş bir iş olduğunu söylemektedir.288
Miraç hadisesine gelince, Musa Carullah onun ruhanî vuku bulduğunu, fakat cismanî olarak da gerçekleşebileceği görüşündedir.289 Nitekim o, “eğer ruhanî miraç daha faziletli olmasaydı, ben miraç olayı da cismanî derdim” diyerek her iki hususun muhtemel olabileceğini vurgulamaktadır. Ancak ona göre ruhanî miraç cismanî miraca nispetle daha büyük, daha harika ve peygamberin yüce şanına daha uygundur. Çünkü ruhanî haller, bir maddenin göklere yükselişi gibi normal vakalardan daha büyük ve önemlidir.290 Bu bakımdan miracın ruhanîliği gerçeğe daha yakındır. Fakat Musa Carullah’a göre ruhanî miraçtan kasıt rüya değil, aksine uyanıklık halinde vuku bulan olaydır.291
Bu teziyle o, ‘İsra ve Miraç’ olayının rüya olduğunu söyleyenlere karşı çıkmaktadır ve bu hususta deliller getirmektedir. Onun getirdiği delillerin bazıları şunlardır:
• Rüyada zamanın hiçbir önemi yoktur. Rüya ister gündüz, ister gece olsun, birdir. Bu yüzden Kuran-ı Kerim’de nakledilen rüyaların vakitleri tayin edilmemiştir. Ancak “İsra” süresinin birinci âyetinde
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye . ”
buyurularak söz konusu olayın belli bir gecede vuku bulduğunu göstermektedir. Bu bakımdan ‘İsra ve Miraç” olayı rüya olamaz.
286 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.84.
287 İsra, 17/1
288 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.83.
289 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.80.
290 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.78.
291 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.79.
50
• Mübarek yerleri düşte görmenin fazla önemi ve değeri yoktur. Olsa bile, böyle küçük değerleri Hz. Peygamber’e isnat ederek onun şanına şan katamayız…292
Kısaca; Musa Carullah’a göre İsra uyanıkken cismanî olarak vuku bulmuştur. Miraç da uyanıkken ruhanî olarak gerçekleşebileceği gibi cismanî olarak da vuku bulabilir. Fakat ruhanî miraç, cismanî miraca nispetle daha büyük, daha önemli, peygamberin şanına daha uygun ve gerçeğe daha yakındır. İsra ve miracın ebedî faydası, Hz. Peygamber’in nübüvvet delili olduğu gibi gelecekte ilim, kültür ve sanatın ulaşacakları başarıyı örnekleriyle göstermek, insanların ilgi ve gayretlerini uyandırmak, dikkatlerini çekmektir.293
Musa Carullah’a göre yer küresi, sonu olmayan varlık alemine nispetle küçük bir zerre gibidir. Fakat Allah-u Teâlâ bu küçük zerreyi bildiğimiz veya bilmediğimiz bir takım tabiî kuvvetlerle donatmıştır. İnsanlar çalışma ve gayretleriyle bu tabiî kuvvetleri keşfedip kendilerinin emirleri altına alabilirseler, birkaç yüz veya bin kilometrelik mesafeyi bir veya birkaç saniyede alabilme kudretine sahip olabilirler. Kuşkusuz insanlar bu tür başarıyı elde edeceklerdir ve başarıya ulaşmalarında Hz. Peygamber’in İsra ve Miraç olayı bir örnektir, insanların dikkatlerini çeken, ilgilerini uyandıran bir hadisedir.294
Fakat Musa Carullah’ın İsra ve Miraç hakkındaki görüşünde tutarsızlık bulunmaktadır. O da, İsra olayının cismanî, miracın da ruhanî olmasıdır. Çünkü İsra ve miracın bir gecede vuku bulması ve biri birini takip etmesi onların her ikisinin ya ruhanî veyahut cismanî olmasını gerektirir. Birisinin ruhanî, diğerinin cismanî olması için aralarında bir sekte bulunmalı, başka bir deyişle biri diğerini takip etmemelidir. Halbuki miraç İsra’yı takip etmektedir. O zaman Musa Carullah’ın bu görüşü, yani Hz. Peygamber’in bedeni Mescid-i Aksa’da kalıp ruhunun semaya yükselmesi, olayın akışına aykırı gelmektedir.
Ayrıca Musa Carullah’ın, İsra ve miraç olayının, insanların ilim ve teknolojiler geliştirmede örnek olması, ilgi uyandırması ve dikkat çekmesi görüşünün doğru olduğunu söylemek yanlıştır. Çünkü ne Kur’an’ın insanlara indirilmesi, ne Hz. Peygamber’in gönderilmesi ve ne de onun mucizeler göstermesi bu amacı gütmektedir. Zira onların amacı insanların doğru yolu bulmalarını sağlamaktır. Kur’an’ın her âyetinden, Hz. Peygamber’in sünnet ve mucizelerinden ilim ve teknolojilerin gelişmeleri için örnek
292 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 83-84.
293 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s. 74.
294 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 74-75.
51
aramak, insanların ilgilerini uyandırdığını söylemek doğru olmadığı gibi Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetinin amacına da aykırıdır.
52
6. KIYAMET ALÂMETLERİ
Kıyamet bir gün mutlaka gerçekleşecektir. Bu katî surette nassın hükmüyle sabittir, hatta son çağlardaki pozitif ilimle uğraşan bilim adamları da, kıyametin kaçınılmaz bir hadise olduğunu belirtmektedirler. Fakat kıyametin ne zaman kopacağını ancak Allah bilir. Bununla beraber Hz. Peygamber’e atfedilen ve kıyametin yaklaştığını bildiren bir takım belirti ve alâmetler bulunmaktadır. Onların bazıları şunlardır:
• Deccal
• Dabbe-i Arz
• Ye’cuc ve Me’cuc
• Hz. İsa’nın gökten inmesi
• Güneşin batıdan doğması vs.
Kıyametin bu ve başka alâmetlerini Ebu Hanife başta olmak üzere Ehl-i Sünnet âlimleri ile Şia ve Mutezile’nin çoğunluğu kabul etmektedirler.295 Fakat tarih seyri içinde genel olarak kabul edilen görüşe aykırı olan fikirler de ortaya atılmıştır. Bu aykırı düşünenlerin biri de Musa Carullah Bigiyeftir. O özellikle Hz. İsa’nın gökten inişine karşı çıkmakta, aynı zamanda Ye’cuc-Me’cuc, Hızır meselelerini de eleştirmektedir.
6.1. Nüzûl-ü İsa
Hz. İsa’nın nüzulü konusunda kabul edilen genel anlayışı296 Musa Carullah eleştirmektedir. O öncelikle Nüzul-ü İsa’yı kabul edenlerin delillerini çürütmeye daha sonra Hz. İsa’nın öldüğü ve kıyamet yaklaştığında onun ne gökten ineceğini ne de yerden kalkacağı hakkında kendi delillerini ortaya koymaya çalışmaktadır.
295 Ebu Hanife, Fıkh-ı Ekber, (Şerheden: Allame Aliyyu’l-Kari, Tercüme eden: Hüseyin S. Erdoğan), Hisar
Yayınevi, İstanbul-tarihsiz, s.304; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.127; Zeki Sarıtoprak,
“Deccal” DİA, c. 9, s. 70.
296 Genel kabul edilen anlayışa göre, cesediyle beraber gökte bulunan, yani Allah’ın dergahına yükselmiş
olan Hz. İsa Rablık iddiasında bulunan Deccal ortaya çıktığında gökten iner, adaletle hükmedip İslam
şeriatını uygular, Deccal’ı öldürüp Allah’ın takdir ettiği bir süre yaşayacaktır. Sonra Şam tarafından soğuk
bir rüzgar esip inananların ruhu alınır, geriye insanların kötüleri kalır ve kıyamet de bunlar üzerine
kopacaktır. Bkz. A. Saim Kılavuz, İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, s.211; Şerafeddin Gölcük-Süleyman
Toprak, Kelam, s.411.
53
O nüzul-ü İsa’yı kıyamet alâmeti olarak kabul edenlerin Kuran-ı Kerim’in iki âyetini tahrif ederek delil olarak kullanmaya çalıştıklarını belirtmektedir.297 Bu âyetlerin birincisi Zuhruf süresinin 61. âyetidir. Söz konusu âyette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki o, kıyametin ne zaman kopacağının bilgisidir. Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana uyun, çünkü bu, dosdoğru yoldur”. Nüzul-ü İsa’yı iddia edenlerin âyetteki zamirin ‘nüzule’ işaret ettiğini kabul ettiklerini belirterek böyle bir tevilin üç yönden batıl olduğunu vurgulamaktadır: 1. Müfessirler ‘innahü’ zamirini ya Kuran’a ya da İsa’ya işaret ettiğini söylemişlerdir. Hiçbir müfessir nüzulden bahsetmemiştir. 2. Nüzul, ne kıssada, ne sürede, ne de genel olarak Kuran’da bulunmaktadır. 3. Eğer zamir nüzule işaret etseydi, o zaman ‘fala tamtarunna biha’ yani ondan hiç şüphe etmeyin ibaresi batıl olurdu. Çünkü gelecekteki olacak şey hiçbir surette şüpheyi ortadan kaldırmaz. Âyetteki ‘innahü’ zamiri Kuran’a veya Hz. İsa’ya delalet ederse, o kadar problem hasıl olmaz. Bilakis Hz. İsa gelecekte değil, geçmişte yaşamış, Kuran da geçmişte Muhammet peygambere inmiştir.298
İkinci âyet Nisa süresinin 159. âyetidir. Âyette şöyle buyurulmaktadır: “And olsun, kendilerine kitap verilenlerden ölümünden önce ona iman etmeyecek hiçbir kimse yoktur. Kıyamet gününde de aleyhlerine şahit olacaktır”. Musa Carullah’a göre Hz İsa’nın gökten inişini kabul edenler bu âyeti de tahrif ederek âyetteki ‘kabla mevtihi’ zamirinin İsa’ya delalet ettiğini iddia etmiş ve “Ehl-i Kitap Hz. İsa’nın nüzulünden sonra ölümünden önce inanacaklardır” şeklinde anlamışlardır. Musa Carullah âyete böyle anlam vermenin birkaç yönden batıl olacağını söylemektedir: 1. Eğer zamir Hz. İsa’ya delalet edecekse, o zaman Ehl-i Kitab’ın imanında ‘önce’, ‘önceliklik’ kaydı kalmaz. Halbuki Ehl-i Kitap kendileri ölmeden önce İsa’ya inanacaklardır. 2. Her zarfın belli bir sınırı vardır. Zamir Hz. İsa’ya delalet edecek olursa, ‘kabla mevtihi’ zarfının sınırı belli olmaz hale gelir. Çünkü Hz. İsa’nın ne zaman öleceği belli olmaz. Eğer zamir Ehl-i Kitab’a kinaye ise, o zaman zarfın sınırı belli olmuş olur. 3. Âyeti “Hz. İsa’nın ölümünden önce Ehl-i Kitaptan ona inanmayacak kimse kalmaz” olarak anlayarak Hz. İsa’yı gökten indirsek bile, gerçek hayatta milyardan biri ona inanacaktır.299
Aynı zamanda İsa’nın kıyamete yakın ineceğini kabul edenlerin getirdikleri delillerin biri Nisa süreinin 158. âyetinde buyurulan “Bilakis Allah İsa’yı kendi katına kaldırmıştır...” ibaresidir.
297 Musa Carullah, Edebiyyatu’l-Arabiyya, s.51.
298 Musa Carullah, Edebiyyatu’l-Arabiyya, s.51.
299 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, ss.51-52.
54
Musa Carullah âyetteki ‘bal rafa’ullah’ yani Allah onu kendi katına kaldırmıştır tabirinin cesetle beraber yükselmek, kaldırılmak anlamına gelmediğini söylemekte ve yükselmenin yalnız İsa için değil, şehitler ve genel olarak cennetlikler için geçerli olduğunu belirtmektedir. Fakat onlar için de kaldırılmak cesetle beraber değildir. Özellikle Musa Carullah Kuran’daki ‘su’ud ilallah’, ‘rucu’ ilallah’ gibi tabirlerinin ‘bedenle birlikte yukarıya doğru yükselmek’ anlamına gelmediğini vurgulamaktadır.300
Musa Carullah Hz. Peygamber’in hadislerinde Hz. İsa’nın gökte mevcudiyetine delalet eden haberler varsa da, böyle bir haberler yalnız Hz. İsa hakkında değil, mezarları yerde bulunan Adem, İdris, Yusuf, Musa gibi peygamberler hakkında da varit olduğunu belirtmektedir.301 Bununla beraber o, Ebu Hüreyre’den rivayet edilen “İmamınız kendinizden olduğu halde Meryem oğlu İsa sizin içinize indiği zaman acaba sizler nasıl olursunuz?”302 hadisini ele alarak bu hadisin Buharî’nin sahihinde bulunduğunu söylemekte ve üstü kapalı olarak hadisi inkar etmektedir. Fakat inkarın küfrü gerektirmediğini de söylemektedir.303
Musa Carullah, daha sonra kendi delillerini ortaya koymaktadır. Onun getirdiği delillerin ilki Kuran-ı kerim’in Maide süresinin 110.âyetidir. Âyet mealen şöyledir: “Allah o zaman şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene verdiğim nimeti hatırla! Hani seni mukaddes ruh yani Cebrail ile desteklemiştim, sen beşikte iken de yetişkin çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncili öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma körü ve alacayı iyileştiriyordun. Ölüleri benim iznimle hayata çıkarıyordun. Hani İsrailoğullarını seni öldürmekten engellemiştim, kendilerine apaçık deliller getirdiğin zaman içlerinden inkar edenler “Bu apaçık bir sihirden başka bir şey değildir” demişlerdi”.
Bu âyette Allah, Hz. İsa ve annesine verdiği en büyük nimetleri hatırlatmaktadır. Fakat Musa Carullah bu âyette en büyük nimet olarak âlemi ıslah etmek, yeryüzünde adaleti yerleştirip her türlü düşmanlıkları yok etmek için Hz. İsa’nın gökten inişin zikretmediğini söyleyerek bu tür nimetin başka nimetlere kıyasla daha büyük olduğunu
300 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s. 50.
301 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s. 50.
302 Buharî, Enbiya/ 49; Muslim, İman/244-246.
303 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s. 53.
55
vurgulamaktadır. O Hz. İsa’nın gökten inmesi gerçek olarak olsaydı, şüphesiz o bu âyette bulunacaktı, demektedir.304
İkinci delil ise Meryem süresinin 15.âyetidir. Bu âyette Allah-u Teâla şöyle buyurmaktadır: “doğduğu gün, öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun!” Musa Carullah’a göre, eğer İsa âlemi ıslah etmek için gökten inecekse, şüphesiz “ve yevme yenzilu hayyan” gibi ibaresi zikredilecekti. Çünkü cesediyle göğe yükselmek, âlemi ıslah etmek ve yeryüzüne adaleti getirmek gibi mucizevî olay, çocuk iken konuşmak gibi mucizeden daha da üstündür.305
Böylece Musa Carullah Hz. İsa’nın cesediyle beraber göklere kaldırıldığını ve kıyamete yakın günlerde yeryüzünde adaleti yerleştirmek, âlemi ıslah etmek için ineceğini kabul etmemektedir. O Hz. İsa’nın nüzulünü iddia edenleri eleştirmekte ve onlar görüşlerini ispat etmek için Kuran’ın âyetlerini tahrif ettiklerini söylemektedir.
Kısaca Musa Carullah Hz. İsa’nın cesediyle beraber göklere yükselmesine ve kıyamete yakın ineceğine delalet eden ne bir âyetin ne de bir hadisin bulunduğunu, aksine onun diğer insanlar ve peygamberler gibi öldüğüne delalet eden delillerin bulunduğunu söylemektedir.
6.2. Ye’cuc Me’cuc ve Türk Milleti
Ye’cuc Me’cuc kıyamet alâmetlerinin büyüklerinden biri olup Kur’an-ı Kerim’in iki âyetinde geçmektedir. Biri Kehf süresinin 94. âyetidir. Söz konusu âyette şöyle buyurulmaktadır: “Ey Zülkarneyn! Yeryüzünde bozgunculuk çıkaran Ye’cuc ve Me’cucle aramızda bir set çeksen de vergi versek, dediler”. Diğeri de Enbiya süresinin 96. âyetidir. Bu âyette Cenab-ı Hak “Nihayet Ye’cuc ve Me’cuc’un önü açıldığı zaman onlar her tepeden boşanırlar” buyurmaktadır. Bununla beraber Ye’cuc Me’cuc konusunda birçok hadisler de bulunmaktadır.
Ye’cuc ve Me’cuc’un kelâmdaki yerine gelirsek, o kıyamet alâmetlerinin büyüklerinden biri sayılmakta ve belli bir zamanda Zülkarneyn’in kurduğu seddi aşarak yerde yürüyen, gökte uçan her şeyi öldüren, yani dünyayı harap eden bir felaket olarak kabul edilmektedir.306 Beyzavî yeryüzün alt-üst eden Ye’cuc ve Me’cuc’un de Adem
304 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s.52.
305 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, ss. 52-53.
306 Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Câmaiu’l-Beyan en Tevili’l-Kur’an, c.17, s.87; Kadı
Nasiruddin Ebi’l-Hayr Abdullah b. Ömer Muhammed eş-Şirazî el-Beyzavî, et-Tefsiru’l-Musamma Envari’t-
Tenzil ve Esrari’t-Te’vil, c.4, ss.137-139.
56
(a.s.)’in oğlu Yafes’in soyundan geldiğini söylemektedir.307 Fakat Ye’cuc ve Me’cuc’un kimler olduğu hakkında net bir cevap bulunmamaktadır. Bundan dolayı onların kimler olduğu hususunda çeşitli görüşler ortaya atılmış ve bazı kaynaklarda Ye’cuc Me’cuc deyimi bozgunculuk yaparak insanlığa büyük felâket getiren bir millet, ve bu milletin de Türkler olduğu belirtilmiştir. Nitekim İbn Haldun Mukaddime adlı eserinde Çin memleketi etrafında yaşayan milletin Türkler olduğu, onların da Ye’cuc Me’cuc oldukları hakkında rivayetlerin bulunduğunu, dolayısıyla Ye’cuc Me’cuc’un bir Türk kavmi olduğuna işaret eder.308
Ayrıca, meşhur tefsircilerden Taberî Câmiu’l-Beyan adlı Tefsirinde kıyamete yakın doğu taraftan başlayarak insanların üzerine akın edip büyük felaket getiren Ye’cuc ve Me’cuc’un Türkler olduğunu belirtir.309 Tefsircilerden Beyzavî de aynı görüşü paylaşmaktadır.310
Gerçi Ye’cuc Me’cuc deyimlerinin Türkler şeklindeki tanımı doğrudan doğruya Hz. Peygamber’in hadislerinde geçmektedir.311 Örneğin: Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “küçük gözlü, kırmızı yüzlü, basık burunlu ve suretleri kalın deriden yapılmış kalkanlara benzeyen Türklere karşı savaşmadıkça hüküm günü gelmeyecektir. Ve hüküm günü gelmeyecektir ki tâ sizler kıvrık kıldan yapılmış sandal giyen bir millete karşı savaşana kadar”.312 İşte bu ve buna benzer hadisleri temel alarak bazı İslam âlimleri Ye’cuc Me’cuc’un Türkler olduğu hükmüne varmışlardır.
Fakat bu konuda ciddî eleştiride bulunan Musa Carullah Ye’cuc Me’cuc adıyla yeryüzünde hiçbir zaman hiçbir halk, hiçbir millet ve hiçbir devlet yaşamadığını ve bu gerçek tarihin verileriyle sabit olduğunu belirtmektedir.313 O İslam âlimleri ve eserlerindeki Ye’cuc Me’cuc ve onların Türkler olduğu görüşünün Yahudilerin mukaddes kitaplarından kaynaklandığını söylemektedir.314 Musa Carullah Kuran’da beyan edilen Ye’cuc Me’cuc âyetlerine bakarak Ye’cuc Me’cuc’un bir milletin ismi değil de sıfatı olduğu sonucuna varmaktadır. Çünkü ona göre bu sıfat Kuran’ın sadece iki âyetinde geçmektedir. Biri, İslam’dan binlerce seneler önce büyük İskender zamanında gerçekleşen
307 Beyzavî, Tefsiru’l-Musamma, c. 4, s. 137.
308 İbn Haldun, Mukaddime, c.5, s.3.
309 Taberî, Câmiu’l-Beyan, c.16, ss. 16-23.
310 Beyzavî, Tefsiru’l-Musamma, c.4, ss. 137-139.
311 Bu hadislerin sahihliği ayrıca bir tartışma konusudur.
312 Buharî, Cihad, 95-96; Müslim, Fiten ,63-66.
313 Musa Carullah, Kur’an-ıKerim Âyet-iKerimelerinin Mu’ciz İfadelerine Göre Ye’cuc Me’cuc,Berlin-1933,
s.4.
314 Musa Carullah, Ye’cuc Me’cuc, ss. 4 -18.
57
hadise ise, diğeri İslam’dan binlerce sene sonra ortaya çıkacak olaydır. Buna göre, aralarında birkaç yüz veya bin asır fark bulunan halk elbette bir halk olamaz.315 Diğer taraftan o, ahdi atik hayalleri hariç, tarihte hatta mitolojilerde bile Ye’cuc Me’cuc ismindeki bir millete hiç rastlanmadığını söylemektedir.316
Dolayısıyla Musa Carullah’a göre isim olarak Ye’cuc Me’cuc tarihte hiç olmamıştır. Vasıf olarak ise her zaman her yerde bulunur. Bundan ötürü Kuran-ı Kerim’de de Ye’cuc Me’cuc’un cinsiyetleri, zaman ve mekanları açıklanmamıştır.317 Çünkü vasıf olarak Ye’cuc Me’cuc dün ve bugün olduğu gibi yarın da mutlaka olacaktır. Örneğin büyük İskender’in zamanında Ye’cuc ve onun kuvvetli askeri Me’cuc vardı. Bunun gibi Yahudilere nispetle Babil hükümeti Ye’cuc ise, Türklere ve Müslümanlara nispetle Ye’cuc Me’cuc Cengiz ve onun askeri idi.318
Kısaca şunu diyebiliriz: Musa Carullah’a göre Ye’cuc Me’cuc geçmişte olduğu gibi gelecekte de olacaktır. Zira bu gerçek Kuran’ın hükmüyle sabittir. Fakat Ye’cuc Me’cuc bir milletin veya devletin ismi değil, bilakis herhangi bir milletin vasfı olabilir. Dolayısıyla geçmişte olduğu gibi günümüzde de İslam dini uğrunda nice hizmetlerde bulunan Türk milletinin Ye’cuc Me’cuc olması kuru bir laftır. Müslüman âlimlerinin arasında Türklerin Ye’cuc Me’cuc olduğunu söyleyenler Yahudilikten etkilenmiş ve Kuran’ın âyetlerini de o doğrultuda yorumlamaya çalışmışlardır.
6.3. Hızır Meselesi
Kuran-ı Kerim’de Hızır’ın adı geçmemektedir. Fakat müfessirlerin çoğu, Kehf süresinin 65. âyetinde buyurulan “...ona katımızdan bir rahmet vermiş, yine ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik” ibaresinden kasıt Hızır derler.319 Fakat adıyla beraber Hızır konusu, Buharî, Muslim, İbn Mace, Tirmizî, Ahmet b. Hanbel başta olmak üzere birçok hadis kitaplarında geçmekte ve Kehf süresindeki bilgiler tekrar edildiği gibi başka bilgiler de verilmektedir.320
315 Musa Carullah, Ye’cuc Me’cuc, ss. 18-19.
316 Musa Carullah, Ye’cuc Me’cuc, ss. 18-19.
317 Musa Carullah, Ye’cuc Me’cuc, s. 32.
318 Musa Carullah, Ye’cuc Me’cuc, ss. 32-34.
319 Taberî, Camiu’l-Beyan, c.15, ss. 277-282; İmam Muhammet Razî Fahreddin İbn Ellame Ziyaeddin
Ömer Müştehir, Mefatihu’l-Gaybi’l-Müştehir bi’t-Tefsiri’l-Kebir, c. 5, s. 728.
320 Hızır hakkında Hz. Peygamber’den rivayet olunmuş bir çok hadis bulunmaktadır. Fakat en teferruatlı
bilgileri içeren hadis, Musa (a.s.)’nın Hızırla yol arkadaşlık ettiği ve bir takım olaylara katlandığını beyan
eden hadistir. Bu hadis için bkz: Buharî, İlim/44; Müslim, Fazail/162, Tirmizî, Tefsir, 19/1.
58
Kıyamet alâmetleriyle doğrudan ilişkisi olmazsa da, dolaylı olarak münasebeti bulunan321 Hızır meselesi kültürümüzde derin izler bırakmıştır. Yani Hızır denilince, insanların çoğu, kıyamete kadar yaşayan ve insanlar tarafından nadir görülen birisi olduğunu belirtirler. Aslında Hızır, Hz. Musa peygamberin döneminde yaşayan, kendisine ilâhî hikmet ve bilgi verilen kişidir.322
Hızır’ın hayatına gelince, onun henüz hayatta olduğunu, fakat zamanı gelince
öleceği ve bu durumun Kuran-ı Kerim ve Sünnete aykırı olmadığını kabul edenler olduğu
gibi Hızır’ın hayatta olmadığını belirtenler de olmuştur. Onlar konuyu ispat hususunda
birtakım delillere baş vurmuşlardır. Söz konusu delillerin başında Kuran-ı Kerim’in
Enbiya süresinin “her nefis ölümü tadacaktır”323 âyeti ve peygamber vefatı yaklaştığında
buyurduğu “yüz sene sonra bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” hadisi gelmektedir.324
Bu konuda Musa Carullah’ın görüşü özetle şöyledir: ölmek insanlar, hayvan hatta bütün bitkileri içine alan Allah tarafından konulan tabii bir hüküm ve kanundur. Günümüze kadar bu tabii kanundan kurtulan hiçbir kimse ve hiçbir şey yoktur. Kanunların gereği olarak Hızır da diğer insanlar gibi yaşamış sonra elbette ölmüştür.325
Böylece Musa Carullah Hızır’ın öldüğünü Allah tarafından konulan tabii kanunlara bağlayarak onun ispatı hususunda aklî ve naklî delillere baş vurmuştur.
A) Naklî delillerin başında Kuran-ı Kerimin şu âyetleri gelmektedir:
1.“Her nefis ölümü tadacaktır”. (Enbiya:35)
2.“Sizi ondan, yani topraktan yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha
sizi ondan çıkaracağız”. (Ta-Ha:55)
3.“Kime uzun ömür verirsek biz onun gelişmesini tersine çeviririz. Hiç
düşünüyorlar mı?” (Yasin:68)
4.“…İçinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülebilir, ta ki bilen bir
kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin”. (Hac:5)
5.“Biz onları, yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Onlar ebedî de
değillerdir”. (Enbiya:8)
321 Bazı kaynaklarda kıyamet alâmetlerinden olan Deccal’ı yalanlaması için Hızır’ın ömrü uzatıldığı ve
Deccal’ın karşısına çıkacak kişinin Hızır olacağı belirtilmiştir. Bkz. İlyas Çelebi, ‘Hızır’, DİA, c.17, s.407.
322 Çelebi, “Hızır”, DİA, c.17, s.407.
323 Enbiya, 21/35.
324 Buharî, İlim/41.
325 Musa Carullah, Edebiyyatu’l-Arabiyya, ss.47-50
59
6.“Biz senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki
onlar ebedî mi kalacaklar?” (Enbiya:34)326
Musa Carullah’a göre son iki âyette geçen “hulud” kelimesi hatta Kur’an’ın diğer âyetlerinde geçen “hulud” ve “ebed” kelimeleri genel olarak anlaşılan ebedîliği değil,
uzun ömürlüğü ifade eder.327 Dolayısıyla âyetlerin beyanına göre hiçbir insan hatta peygamberler uzun ömürlü değillerdir.
Musa Carullah aynı zamanda Hz. Peygamber’den rivayet edilen “…yüz sene sonra
bugün yeryüzünde yaşayanlardan hiç kimse kalmaz” hadisini de delil olarak getirmektedir.328
B) Aklî delil:
Musa Carullah’ın Hızır konusunda getirdiği aklî delil özetle şöyledir: ölmek bütün canlılar için geçerli olan genel kanundur. Şu güne kadar bu tabiat kanunundan yaka kurtaran olmamıştır ve olmayacaktır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de de Allah-u Teâlâ “her nefis ölümü tadacaktır” buyurmaktadır. Bu umumî ve katî esasa göre Hızır da belli bir
müddet yaşamış, sonra elbette ölmüştür.329
Kısaca söylemek gerekirse, Musa Carullah Hızır’ın tüm insanlar gibi öldüğüne ve bu hususta aklî-naklî deliller getirerek görüşünü ispatlamaya çalışmaktadır. Fakat ona göre bu mesele inanç konusu olmadığı için herkes istediği görüşü benimseyebilir. Bundan dolayı da hiç kimse görüşünden ötürü tekfir edilemez, zındık olamaz.330
326 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s.48.
327 Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, s.294.
328 Musa Carullah, Edebiyyatu’l-Arabiyya, s.48.
329 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyya, s. 47.
330 Musa Carullah, Edebiyatu’l-Arabiyye, s.50.
60
7. HİLÂFET
Siyasî ve itikâdî meselelerin en problemlisi sayılan hilafet/imamet, Müslümanların ilk ihtilafa düştükleri konuların başında gelmektedir.331 Esasen hilafet, itikadî ve kelamî bir mesele değildir.332 Fakat, bir bakımdan Acemlerin iktidara geldiği Abbasîler döneminde bu mesele Şiîlerin gayretleriyle toplumda konuşulmaya başlamış ve zamanla Şiîliğin iman ve itikadının temel unsuru olarak şekil almıştır. Fakat bu anlayışa karşı Sünnîler ret maksadıyla eserler telif etmiş ve böylece de Kelam İlmi’nin önemli tartışma konularının içine girmiştir. Dördüncü asırdan sonra da kelam kitaplarının en önemli tartışma konularının içinde yer almıştır.333
Musa Carullah’ın Şiîlerin imamet anlayışına reddiye mahiyetinde yazdığı “el-Veşiyya” adlı eserinde kullandığı ‘imam’ kavramı, “emme” kökünden gelir,334 mastarları “imamet”, “imamen”dir.335 Çoğulu ise “eimme”dir.336 Sözlükte imam kelimesi, “kendisine uyulan kimsedir.337 İmam, toplumun başında bulunup, insanlara yol gösteren, fert ve toplumu yönlendiren kimsedir.338 Başka bir deyişle Müslümanları yöneten başkandır. İmamet de imamın üzerine aldığı görev ve başkanlıktır. Yani, imamet, Hz. Peygamber’den sonra İslam toplumunun idaresini üstlenen kişinin görev ve makamını ifade eder.339 Bu anlayışa göre imamet, bazen hilafet kavramının yerine kullanılmaktadır. Fakat bu iki kavram arasında umum ve husus fark vardır. İmamet daha genel, hilafet ise daha özel manayı ifade etmektedir. Bu bakımdan her halife imamdır, fakat her imam halife değildir.340 Ancak Taftazanî ve bir kısım Şiîlere göre halifelik imamlıktan daha genel anlam içermektedir. 341 Yine imamet kavramı teorik planda devlet başkanlığı, hilafet ise pratik bir otoriteyi ifade eder.342
331 Eşari, Makalatu’l-İslamiyyîn, c.I s 47.
332 Taftazanî,Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 323.
333 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.46.
334 Ahmet Akbulut, Sahabe Devri Siyasî Hadiselerinin Kelamî Problemlere Etkileri, Birleşik Yayınları,
İstanbul, tarihsiz, s.91.
335 Mevlût Sarı, el-Mevârid Arapça-Türkçe Lûgat, Bahar Yayınları, İstanbul-tarihsiz, s.48.
336 Sarı, a.g.e, s.48.
337 Mustafa Öz-Avni İlhan, “imamet”, DİA , c.22, s.201.
338 Öz-İlhan, a.g.m,DİA,c.22,s.201.
339 Öz-İlhan, a.g.m, DİA, c.22,s.201,.
340 Akbulut, Sahabe Dveri Siyasî Hadiselerinin Kelamî Problemlere Etkileri, s.92.
341 Taftazani, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 327.
342 Öz-İlhan, “İmamet”, DİA, c.22,s.201.
61
Hilafet kavramının yerine kullanılan imamet kavramı hakkındaki bu kısa izahtan sonra Musa Carullah’ın bu konudaki görüşü üzerinde durabiliriz.
Ona göre hilafet, bütün İslam dünyasında siyasî en büyük bir başkanlıktır.343
Halife, devletin yararına, şeriatın ve kanunların bütün hükümlerini yerine getirmek
suretiyle toplumun maslahatına ve adaletin devamına, toplumsal nizam ve düzenin
sağlanmasına hizmet eder, vatanın ve memleketin bütünlüğünü korumaya çalışır.344 Bu
bakımdan halifelik meselesi Allah’ın tamamen insanlara bıraktığı bir müessesedir. Hz.
Peygamberin vefatından sonra kurulmuş olan halifelik gibi idare şekli de İslam’la değil,
tamamen Müslümanlarla ilgilidir.345 Zira Allah siyasî konularda hükmü insana havale
etmiştir. Başka bir deyişle Kuran-ı Kerim siyasî işleri düzenlemediği gibi onu inkar edip
yasaklamamıştır. Bunları aklın hükmüne bırakmıştır.346 Fakat siyasî konulardaki herhangi
bir hükümde kayıtsız şartsız toplumun maslahatı ve adâlet gözetilmesi gerekir. Ancak bu
standartlar dahilinde olan hüküm, belki Allah’ın istediği hüküm olabilir. Nitekim Allah’ın
istediği de bireysel mutluluk, toplumsal düzen ve adalettir. Yani bireysel ve toplumsal maslahattır.347
Yine Ona göre hilafet; ferdin başkanlığı, saltanatı değil aksine ümmetin başkanlığı
ve bağımsızlığıdır.348 Herkesin özgürce görüş belirtebilmesidir. Ancak herkesin herhangi
bir konudaki ehliyetliği aynı düzeyde değildir. Bu bakımdan halifelik ehliyetli birisinin
veya bir kaçının adalet prensibinin dahilinde devleti yönetmesi, siyasî konuda bir merkeze bağlanmasıdır.349
Musa Carullah’a göre bir toplumun bağımsız olabilmesi için şu beş özelliğin bulunması şarttır:
1. Kendi ihtiyar ve iradesiyle yaşamalı,
2. Anayasa ve kanunları olmalı,
3. Üzerinde yaşadığı toprağı bulunmalı,
4. Toplumsal düzeni koruyan kuvvetleri olmalı,
5. Vatanı ve devleti her türlü düşmanlardan savunan ordusu olmalıdır.
343 Musa Carıllah, İslam’ın Elifbası, s50.
344 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s.50
345 Akbulut, Sahabe Devri Siyasî Hadiselerinin Kelamî Problemlere Etkileri , s.88
346 Akbulut,a.g.e, s.88-89
347 Musa Carullah, el-Veşiyya, s.3
348 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s50
349 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s52
62
İşte bu beş özelliği bulunan toplum, fertleri ister az olsun, ister çok olsun o bağımsız bir devlettir.350 Fakat devletin bağımsızlığı, üzerine birçok hak ve vazifeleri de beraberinde getirir. Devlet ümmet için, devletin bütün fertleri için hizmet etmelidir, yani bireysel ve toplumsal maslahatı ve adaleti gözeterek devletin gelişmesi, ilerlemesi, toplumsal refahın yükselmesi, insanların emniyetinin sağlanması, hayat bolluğunun temin edilmesi vs. için devlet uğrunda gücü yettiği kadar gayret etmek durumundadır. Bunu yapabilen idareci veya idareciler hak ve vazifelerini yerine getirmiş olur. Böyle bir devlet ister monarşi, ister aristokrasi, ister demokrasi olsun, Musa Carullah Bigiyef’e göre o, imanlı idare, nebevî devlet, semavî siyaset ve dinî hükümettir.351
Musa Carullah, şayet hükümet kendi hevâsına uyarak devleti önyargıyla, zorla idare ederse, ülkenin zenginliklerini, kuvvetlerini kendilerinin menfaati için sarf ederse, toplumsal refahı, bireysel mutluluğu ortadan kaldırıp, devletin ilerlemesi için gayret etmezse böyle bir devlet ister demokrasi, ister cumhuriyet olsun o saltanat, beşerî hükümet, nefsanî idare ve yersel siyaset olur, demektedir.352
Musa Carullah’a göre önemli olan devletin şekli, idarenin niteliği değil, bilakis önemli olan gaye, prensip ve maksattır.353 Nitekim tarih sahifelerine baktığımızda hiçbir devlet ve hilafet idare prensiplerine, amaca önem vermemiştir. Ancak, Hz. Peygamberin dönemi, Sıddîk ve Ömer’in hilafeti müstesnadır.354 Zira Hz.Peygamber Allah’tan gelen vahiyden ilham alarak siyasî konularda hak ve adaletle hüküm etmiş ise, Sıddîk ve Ömer de Kuran’dan ve Hz. Peygamberin sünnetinden ilham alarak ve reşit, salim aklıyla İslam devletini hak ve adil bir şekilde yönetmişlerdir.
Musa Carullah hilafet seçimi konusunda bir taraftan imameti nassa dayandıran Şiîlere karşı çıkarken diğer taraftan onun ifadelerinden halife seçmenin gerekli olduğu anlaşılmaktadır. Zira o emaneti ehline teslim etmenin gerekli olduğunu belirterek355 halifeliği; kuvvetin yüceliğine, ehliyetin varlığına ve hilafeti hak edene bağlamaktadır.356 Nitekim Hz. Peygamber hastalandığında kendisinin yerine Ebu Bekr’i imam tayin etmesi, bir taraftan hilafet olmazsa bile sahabe ve ümmetin haklı, ehliyetli olanı hilafete seçmesi
350 Musa Carullah, Veşiyya, ss. LXVIII-LXIX. (Musa Carullah el-Veşiyya eserinin giriş kısmındaki sayfa
numaraların ebced ahrfleriyle vermiştir. Biz bu yönü dikkate alarak giriş kısmında gösterilen sayfa
numaraların Roma harfleriyle vermeyi uygun bulduk)
351 Musa Carullah, Veşiyya, s. LXIX.
352 Musa Carullah, Veşiyya, s.LXIX.
353 Musa Carullah, Veşiyya, s.LXIX.
354 Musa Carullah, Veşiyya, s.LXIX.
355 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.42.
356 Musa Carullah, İslam ’ın Elifbası, s.50.
63
için bir örnek ve irşat357 olduğu gibi, diğer taraftan hilafetin mutlaka gerekli olduğuna işaret etmektedir.
Musa Carullah’a göre siyasî bir liderde halkın fıtratına, zamanın siyasetine göre muamele edebilecek özelliğin bulunması gerekir.358 Çünkü siyaset geleceği görebilme sanatıdır. Yine o İbnu’l-Arabî’nin Futuhatu’l-Mekkiyye adlı eserinden yöneticilik ile beraber halifede bulunması gerekli olan özellikleri şu şekilde sıralamıştır:
1. Hoşgörülülük
2. Dikkatli olmak
3. İktisatlı davranmak
4. Tedbirli olmak
5. Teferruatlı bilgiye sahip olmak
6. Adalet
7. Edep
8. Rahmet
9. Haya
10. Islah
İşte bu tür özellikler, ona göre halifeliği üstlenecek kişide bulunması ve hilafetin devamı için gereklidir.359 Nitekim hilafet ehliyetin varlığına bağlıdır.360 Musa Carullah’a göre bir insanda yukarıda sıralanan özellikler bulunuyorsa, o halifeliği, üstlenmeye ehildir, demektir.
Musa Carullah, “halifenin Kureyş’ten olması” hadisinin doğru olduğu sonucuna varmıştır. Zira ona göre önemli olan kuvvetin yüceliği, ehliyetin varlığı361 ve emanetin ehline teslimidir.362 Şüphesiz her siyasî maslahat kuvvete riayet eder. İslam’ın ilk yıllarında Kureyşliler öyleydi.363 Kabile dayanışmasının önemli rol oynadığı Arabistan’da hilafeti ancak güçlü olan kabileye hasretmek doğruydu. Nitekim Kureyşliler o zamanlar başka kabilelerden yalnız nesep yönünden değil, aynı zamanda ilim, hikmet, kuvvet vs. yönünden de üstün idiler.364 Bu bakımdan Kureyşliler o vakit hilafet vazifesini üstlenmeye ehil idiler ve siyaset, ehliyet gereği olarak da onların hakkıydı.
357 Musa Carullah, Veşiyya, s.LVII.
358 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.48.
359 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.49
360 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s..50.
361 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s.50.
362 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.42.
363 Musa Carullah, İslam’ın Elifbası, s.50.
364 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.42.
64
Ancak Carullah’a göre bu özellik evrensel nitelik taşımamaktadır. Yani hilafette Kureyşlilik ebedî bir özellik değildir.365 Ebedî şart ehliyetin varlığıdır.
Musa Carullah’ın reşit halifeler hakkındaki görüşü Ehl-i Sünnet alimlerinin görüşlerinin bir devamı mahiyetindedir. Zira ona göre Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali reşit, sadık halifelerdir, onlar Rabbinden gelen doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa ermişlerdir.366 Nitekim reşit halifeler asrı, Hz. Peygamber’in, Kuran-ı Kerimin her ayetinin, sahabenin ve tarihin şehâdetiyle haktır. Onlar güzel edep, basiret, adalet, ilim ve marifet sahibidirler.367
Ona göre hilafet hususunda özellikle Ebu Bekir’e rakip olabilecek kimse yoktu. O diğer sahabelerden her yönden üstün ve faziletli idi.368 Zaten bu gerçeği herkes biliyordu. Hz. Peygamberin de onu vakit ve Cuma namazlarına imam tayin etmesi, onun bu yönlerine işaret etmekte ve hilafete tayin hususunda açık bir delil gibidir.369 Sahabe de Ebu Bekir’in üstünlüklerini bilir ve bundan dolayı da onun hilafetine biat etmişlerdir.
Ömer geline, o adalet, ilim, akıl, züht ve basiret sahibi birisiydi.370 Özellikle siyasî
konularda bir dâhî olan Ömer’in zamanında İslam devleti adalet ve uyum içinde yaşamıştır.371
Osman ve Ali de zamanın en faziletli, en bilgili insanları ve reşit halifelerdir. Osman insanlar tarafından sevilen, peygamberin iki kızına evlenen,372 züht, vera ve takva sahibi birisi ise,373 Ali de cesur yürek, gayet büyük fesahat ve belagata sahip hikmet bakımından sahabenin çoğundan üstün olan sahabelerdendi.374
Musa Carullah, reşit halifelerin içinden Ebu Bekir ve Ömer’i üstün tuttuğunu açıkça söylemekte375, her ikisinin Kureyş’in en akıllı, en basiretli ve hilafete daha çok ehliyetli sahabelerden olduklarını ifade etmektedir.376
365 Musa Carullah, İslam ’ın Elifbası, s.50.
366 Musa Carullah,Veşiyya, s. LVI.
367 Musa Carullah, Veşiyya, s.XXXVI.
368 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fkirler, s.39.
369 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.40.
370 Musa Carullah, Veşiyya, s.LX.
371 Musa Carullah, Veşiyya, s.LIX.
372 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.322.
373 Musa Carullah, Veşiyya, s.LXII.
374 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.47.
375 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.47.
376 Musa Carullah, Veşiyya, s.LVI.
65
Böylece Musa Carullah Şiîler’in özellikle İmamiyye’nin Ebu Bekir, Ömer ve Osman’a karşı lanetlerinin yersiz olduğunu belirtmektedir.377
Özetle Musa Carullah’a göre hilafet Allah’ın kullarına bıraktığı İslam dünyasındaki siyasî bir müessesedir. Ona göre hilafet gereklidir. Fakat önemli olan hilafetin, devletin şekli değil, önemli olan prensip ve maksattır. Bu bakımdan hilafet, ister monarşi, ister demokrasi olsun adalet prensibinin dahilinde toplumun maslahatını gözetmesi gerekir. Hilafeti üstlenecek kişi de o işe ehil, siyasî bir dahi olmalıdır.
377
Musa Carullah,Veşiyya, ss. LVI-LXV.
66
SONUÇ
Türk dünyasında ortaya çıkan, dinî yenilenme hareketinin öncülerinden sayılan, İslam dünyasının esaret döneminden kurtulup kendisine özgü bir bilinç oluşturmasında ve dinî, kültürel meselelerin çözümlenmesinde önemli katkıları bulunan Musa Carullah Bigiyef dinin her alanında olduğu gibi Kelam konularında da kendine has görüşlerini beyan etmiştir.
Musa Carullah kelam konusundaki görüşlerini ortaya koymaya çalışırken, her hangi bir mezhebe tabi olmaksızın bağımsız olarak hareket etmiştir. Zira o, aklı hapseden mezhep taassubuna şiddetle karşı çıkmıştır. Musa Carullah, müspet ilimlerinde olduğu gibi dinî, ahlakî, siyasî ve sosyal meselelerde de hür akıl ve düşüncenin gözetilmesi gerektiği görüşündedir. Çünkü özgür akılla insan meçhul, müphem olan her şeyi kavrayabilir. Zira ona göre akıl, nakil gibi hakikati gösteren, Allah tarafından her insana verilen bir nebi gibidir. Ama İslam tarihinde âlimlerimiz akla fazla önem vermemişler veya aklın önemini kavrayamamışlardır. Mezheplerin çemberlerinden çıkamamışlardır.
Musa Carullah günümüzdeki geri kalmışlıktan kurtulmak için arayışlarda bulunmuş ve çözüm yollarını ortaya koymaya çalışmıştır. Onun ortaya koyduğu çözüm, eğitim ve öğretim kurumlarının ıslah edilmesi, içeriğinin zaman ve şartlara göre düzenlenmesidir. Ayrıca o, kelam ilminin toplumsal ve kültürel hayat üzerinde etkisinin büyük olduğunun farkına varmış ve kelamcıları eleştirerek onların toplumsal hayat üzerine olumsuz etkiler yarattığını, İslam dünyasına her türlü belaların zuhur etmesinde onların payının büyük olduğunu vurgulamaya ve eski kelam sisteminin yetersizliğini ortaya koymaya çalışmıştır. Zira ona göre, eski kelam anlayışı Müslümanları kurtaramamıştır. Bu hususta da o, yeni kelam arayışı içinde olmuş ve kelam konularında yeni görüşler beyan ederek toplumda yankı uyandırmıştır. Musa Carullah yeni kelam ilmin geliştirmede, ilk olarak iman anlayışını gözden geçirmiş ve Mürcie ile başlayan Ehl-i Sünnetle devam eden iman-amelin ayrı olduğunu kabul edenlere karşı olarak iman ile amel arasında sıkı bir bağ kurmayı denemiştir. Çünkü insanın bireysel hayatının şekil almasında insanın inancı büyük bir etkiye sahiptir. Musa Carullah’a göre eğer biz toplumu değiştirmek istiyorsak, öncelikle insanların inançlarını, kanaatlerini değiştirmemiz gerekir. Bunun için de ilk olarak iman-amel arasında sıkı bir bağ kurmak lazımdır ki,
67
bireyin inancını, kanaatini değiştirebilelim, olgun bir ahlak sahibi olmasını sağlayabilelim.
Musa Carullah, İslam dininin gerçek, hak din olduğunu söylemekle beraber dinî çoğulcu fikri savunmuş ve dinler arası düşmanlığı ortadan kaldırmaya gayret etmiştir. Zira o,bu fikrin dünyaya barışı, hoşgörüyü getireceğine inanmıştır.
Kısaca, Musa Carullah Bigiyef kelam konusundaki görüşlerini ortaya koymaya çalışırken, yeni kelam anlayışıyla toplumun sosyal ve bireysel hayatında inkılap yaratmayı ve bunun gerçekleşmesi için yeni kuşaklara zamanın şartlarına göre doğru eğitim, öğretim vermeyi ön görmüştür. O, yalnız çözüm önerileri ortaya koymakla yetinmemiş, bu düşüncelerini uygulamak için de özel çaba harcamıştır.
ÖZET
KALBERDİEV, Abdilaziz, “Musa Carullah Bigiyef’in Kelamî Görüşleri” Yüksek Lisans Tezi, Danışman: Prof. Dr. Ahmet AKBULUT, Ankara Üniversitesi, İlâhiyat Fakültesi, 74 s.
XVIII. yüzyılda İslam dünyasında gelişen dinî yenilenme hareketi, Müslümanların dinî ve kültürel hayatlarında yenilenmeyi öngörmüştür. Fakat dinî yenilenme hareketi Hıristiyanlıkta olduğu gibi dinin yapısından kaynaklanan problemleri çözmek için değil, bizzat Müslümanların bireysel kişiliklerini ıslah ederek sosyal hayatlarında yenilenmenin gerekliliğini vurgulamıştır. Bu fikri savunanlara göre İslam ıslaha muhtaç olmadığı gibi, karşılaştığımız her türlü problemler de kendimizden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla Müslümanların ıslaha muhtaç oldukları ortaya çıkmaktadır.
Dinî yenilenme hareketinin önemli temsilcilerinden biri olan Musa Carullah Bigiyef de Müslümanların ilmî ve dinî konularda aydınlatılması ve uyandırılması gerektiğini belirtmiş ve bunun da zamana göre düzenlenmiş okullarda, pozitif ve dinî ilimlerin yeni metotlarla verilmesiyle gerçekleşeceğine inanmıştır. Ayrıca o, kelam ilminin toplumsal hayat üzerinde etkisinin büyük olduğunu fark ederek eski kelam sisteminin ve kelamcıların toplumsal hayat üzerinde olumsuz etkiler yarattığını ileri sürmüştür. Netice itibariyle o, yeni bir kelam sisteminin geliştirilmesi gerektiği sonucuna varmış ve bizzat kendisi de yeni kelam sistemi ortaya koymak için çaba harcamıştır.
Biz bu araştırmamızda yeni kelam sistemi kurmaya çalışan Musa Carullah Bigiyef’in kelamî görüşlerini ele aldık. Araştırmamız giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Girişte; dinî yenilenme hareketinin ortaya çıkışı, amacı ve bu hareketin içinde Musa Carullah’ın yeri ve önemi beyan edilmiştir. Birinci bölümde; Musa Carullah’ın kelamî görüşlerinin temelini oluşturan ‘iman’ ve ‘ilahî rahmetin umumîliği’ meseleleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ise; Musa Carullah’ın akıl-vahiy ilişkisi, hüsün-kubuh, rızk, mucize, isra ve miraç, kıyamet alâmetleri olarak bilinen nüzûl-ü İsa, Ye’cuc-Me’cuc, kıyamet alâmetleriyle dolaylı ilişkisi bulunan Hızır ve son olarak da hilâfet meseleleri araştırılmıştır. Sonuçta da genel bir değerlendirme yapılmıştır.
73
ABSTRACT
KALBERDİEV, Abdilaziz, “Theological Views of Musa Carullah Bigiyef ” Master’s Thesis, Advisor: Prof. Dr. Ahmet AKBULUT, Ankara University, Faculty of Theology, 74 pages.
Religious restructuring movement developed in the Islamic world in the XVIII. Century, anticipated a renovation in the religious and cultural lives of Moslems. However, religious renovation movement has accentuated the requirement of a modernization in Moslems’ social lives by restructuring their own individual personalities and not to solve problems emanating from the structure of the religion, as it is in Christianity. According to defenders of this thought, Islam doesn’t need any restructuring process where as, any problems we encounter originate from ourselves. Therefore, it comes out that Moslems need to be restructured.
Musa Carullah Bigiyef, who is one of the most significant representatives of the religious renovation movement, has indicated that Moslems have to be enlightened and awakened on scientific and religious subjects and believed in that this, can be achieved by conveying pozitive and religious sciences through new methods in schools set up in line with modern times. Moreover, he became aware that theological science has a very significant effect on social life and has asserted that old theological system and theologists created negative effects on social life. As a result, he has concluded that a new theological system has to be developed and he himself, also has exhibited efforts to bring forward a new theological system.
In this study of ours, we have dealt with the theological views of Musa Carullah Bigiyef who has tried to establish a new theological system. Our research is comprised of an introduction and of two chapters. In the Introduction; emanation and purpose of the religious renovation movement and place and significance of Musa Carullah within this movement have been stated. In Chapter One; “faith” and “generality of the heavenly grace” subjects constituting the basis of Musa Carullah’s theological views, have been handled. In Chapter Two; Musa Carullah’s wisdom-inspiration relation, goodness-wickedness, livelihood, miracle, sending and Ascension, descend of Jesus Christ known as indications of doomsday, Gog and Magog, Hızır (an ancient prophet supposed to be immortal) who has an indirect relation with indications of doomsday and lastly, matters of Caliphate have been studied. And a general evaluation has been performed in the conclusion.
74
75
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder