ÖNSÖZ
Son çağlarda İslam’daki fikir dünyasının belli başlı simalarından biri şüphesiz Musa Carullah Bigiyef’tir. O, dinî yenilenme hareketinin önemli temsilcilerinden biri sayılmaktadır. Bu zat, küçük yaştan itibaren dinî eğitim ve öğretimini görmüş, gençlik yıllarının tamamını ilme adamıştır. Musa Carullah, Müslümanların mevcut halinden dert yanarak onların her alanda uyandırılması ve aydınlatılması gerektiği sonucuna varmıştır. Bu hususta da her türlü faaliyetlerde bulunarak dinî ilimlerin her sahasında eserler yazıp kendine has görüş ve fikrilerini beyan etmiştir.
Musa Carullah düşünce ve fikirleriyle genel olarak İslam, özel olarak Türk dünyasın dinî ve kültürel uyanışa çağırmış, taklitçi düşüncenin pençesinde kalan Müslümanları uyararak geçmişi ve Batı’yı taklit etmekten kurtulup kendilerine özgü bir bilincin oluşturmanın gerekli olduğunu vurgulamıştır. O ömrünün sonuna kadar da bu davasından vazgeçmeden bu hususta eserler yazmaya devam etmiştir.
Musa Carullah, hayatının büyük bir kısmını dünyayı gezmek, Müslümanların halini görmek, onları uyandırmak, gelişmeleri için çözüm yolu üretmek ve bu hususta ciddi eserler yazmakla geçirmiştir. Bundan dolayı her alanda kitaplar yazıp görüşlerini belirten, fikir ve düşünceleriyle Müslümanlar için hizmette bulunmaya çalışan Musa Carullah’ın kelam konusundaki görüşlerini araştırmak ayrıca önem arz etmektedir. Gerçi Musa Carullah kelam ilmini ve kelamcıları tenkit ederek kelam ilminin pratik faydası bulunmayan boş ve manasız laflarla uğraşan ilim olduğunu, kelamcıların da, İslam dünyasının cehalet bataklığına sürüklediğini söylemesine rağmen kendisini tamamen bu ilimle uğraşmamaktan alıkoymamıştır. Başka bir deyişle Musa Carullah kelam ve kelamcıları eleştirerek kendisinin tasavvufçu olduğunu söylese de, kelam konularını ele alıp kelamcıların takip ettiği metodu aynen takip ederek kelamî görüşlerini beyan etmesi, hatta kelam konularındaki görüşlerini müstakil olarak “Halk Nazarına Bir Nice Mesele”, “Rahmet-i İlahiye Burhanları” gibi eserlerinde ortaya koymaya çalışması, ister istemez onun da kelamcı olduğunu göstermektedir.
Musa Carullah’ın kelamî görüşlerini ele aldığımız çalışmamız, giriş ve iki bölümden oluşmakta olup giriş kısmında dinî yenilenme hareketinin ortaya çıkışı, amacı ve bu hareketin içinde Musa Carullah’ın yeri ve önemi beyan edildikten sonra, birinci
2
bölüme geçilmektedir. Bu bölümde Musa Carullah’ın kelâmî görüşlerinin temelin oluşturan “iman” ve “ilâhî rahmetin umumîliği” meseleleri ele alınmıştır.
Çalışmamızın ikinci bölümünde ise, onun akıl-vahiy ilişkisi, hüsün-kubuh, mücize, isra ve miraç, rızk, kıyamet alâmetlerinden olarak bilinen nüzûl-ü İsa, Ye’cuc Me’cuc ve kıyamet alâmetleriyle dolaylı ilişkisi bulunan Hızır meselesi araştırılmıştır. Aynı zamanda iman konusu olmazsa da, kelamcılar arasında tartışmaya neden olan ‘hilâfet’ meselesinin üzerinde de durulmuştur.
Çalışmamızın ortaya konulmasında mümkün olduğu kadarıyla birinci el kaynaklarından istifade ettik. Musa Carullah’ın kelâmî görüşlerini içeren eserleri bulup çalışmamızın verimli olması için gayret gösterdik. Aynı zamanda Musa Carullah’ın fikir hayatını ele alan kaynaklara da baş vurmayı uygun bulduk.
Ben bu çalışmam sırasında kıymetli zamanlarını esirgemeyen, her türlü konularda yardımcı olan, teşvik eden ve yönlendiren değerli hocam Prof. Dr. Ahmet Akbulut’a, sorunların aşılmasında hiçbir zaman yardımını esirgemeyen ve manevî yönden destek olan saygılı hocam Prof. Dr. Mustafa Erdem’e sonsuz teşekkürlerimi bir borç olarak bilirim.
Ankara Abdilaziz Kalberdiev
2004.
3
GİRİŞ
İSLAM DÜNYASINDA DİNİ YENİLENME HAREKETLERİ
İslam’ın ilk dönemlerinde dinî yeniden yapılanmadan söz etmek mümkün değildir. Çünkü o dönem İslam düşünce sistemi henüz tamamlanmış değil, oluşum sürecindeydi.1 İslam düşünce tarihinde ilk ‘ihya hareketini’ Gazalî’den başlatmak doğru olur. Çünkü Gazalî’ye kadar tarihin akışı içinde İslam’a, kendi iç yapısına uymayan bazı inanç ve uygulamalar karışmış ve bu durum, bir Müslüman’ın inancının öz ve saf halinden uzaklaştırmıştır. Yapılması gereken şey de içeriği yabancı unsurlardan temizlemek, Kur’an ve sünnete dayanarak İslam’ı anlamak ve uygulamaktır.2 Böylece Gazaliyle başlayan ihya veya reform hareketi daha sonra İbn Teymiyye, Muhammed b. Abdülvehhab, Hindistanlı Şeyh Ahmed Sihrindî, Cezayirli Muhammed b. Ali es-Senûsî ile devam etmiştir.3
Modern dönemdeki ıslahat veya dinî yenilenme hareketi Batı’da başlayan reform ve Rönesans hareketleri sonrası ve neticesinde ortaya çıkmıştır. Çünkü Batı’da XVI. asırda başlayan reform ve Rönesans hareketleri, onların din anlayışı, sanat, ilim ve teknolojide ilerlemelerine yol açmış, zamanla Batı’da güçlü devletlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Teknolojik üstünlükleri sayesinde Batılılar dünyanın çeşitli kıtalarında yaşayan milletleri sömürerek hâkimiyetleri altına almışlardır. Türkiye ve Afganistan hariç diğer bütün Müslüman ülke ve toplulukları bu sömürgeler içinde yer almışlardır. Ayrıca Batılılar hakimiyeti altına aldığı topraklarda yaşayan milletlerin zihniyetini, inançlarını, manevî değerlerini, imkan ve kabiliyetlerini sorgulamaya ve eleştirmeye başlamışlardır.4 İslam dünyasında böyle bir sömürge ve manevî baskıdan Müslümanları kurtarmak için çalışan aydınlar ortaya çıkmışlardır. Onlar bir taraftan Batılıların İslam’a yönelttikleri hücumlarına cevap vermeye çalışırlarken, diğer taraftan da Müslümanları uyandırma, siyasî esaret, ekonomik çöküntüden kurtarma, dini, hurafelerden temizleme gayretinde
1 Fazlur Rahman, İslamî Yenilenme Makaleler III, (derleme ve çeviri:Adil Çiftçi), Ankara Okulu Yayınları-2002, s.35.
2 Fazlur Rahman, İslam, (çevirenler: Mehmet Dağ, Mehmet Aydın), Ankara Okulu Yayınları, Ankara-2000,s.19.
3 Fazlur Rahman, a.g.e, ss.19-20 ve 272-290.
4 Fazlur Rahman, a.g.e, s.21.
4
olmuşlardır.5 Bu âlimler daha çok Batı’nın İslam dünyasına olan hakimiyeti ve manevî baskıları sonucunda ortaya çıkmışlardır. Ondan dolayı da dinî yenilenme hareketlerini modern dönem dinî hareketi olarak değerlendirmek doğru olur.6 Fakat modern dönemdeki dinî yenilenmeyi modern öncesi ıslah hareketlerinden tamamen ayrı olarak değerlendirmek yanlıştır. Çünkü modern dönemdeki dinî yenilenme hareketinin ortaya çıkmasında Batı ne kadar etkili olsa da, fikren yeni doğuşuna önceki dönem ihya veya ıslahat hareketleri ilham kaynağı olmuştur.7
İslam ülkelerinde Batı sömürgecilerine karşı dinî yenilenme hareketini başlatan ve Müslümanları uyandırmaya çalışanların başında Cemaleddin Efganî gelmektedir. Faaliyetleriyle dinî yenilenme hareketine kalıcı izler bırakan Efganî’nin, genel olarak iki amacının gerçekleşmesi için gayret ettiği görülmektedir.
1. Müslümanları uyandırarak, Batı’nın siyasî ve ekonomik sömürüsünden kurtarmak.
2. Eğitim kurumlarının müfredat programlarını genişleterek felsefî ve ilmî disiplinlerin işlenmesi ve genel eğitim reformlarının yapılması suretiyle zamanla İslam dünyasın Batı’nın karşısında ilmî, siyasî ve ekonomik bakımından üstün kılmaktır.8
Cemaleddin Egfanî gibi İslam dünyasın uyandırmaya çalışanların başında Muhammed Abduh, Seyyid Ahmed Han, Muhammed İkbal, Seyyid Emir Ali, Reşit Rıza, Musa Carullah Bigiyef vs. gelmektedir.9 Bunlarla İslam dünyasında başlayan dinî yenilenme hareketi, Müslümanların kültürel hayatlarında yenilenmeyi ön görmüştür. Fakat böyle bir hareket Hıristiyanlıkta olduğu gibi dinin yapısından kaynaklanan problemleri çözmek için değil, bizzat Müslümanların bireysel ve sosyal yaşamlarında yenilenmenin gerekliliğini vurgulamışlardır. Çünkü onlara göre İslam ıslaha muhtaç olmadığı gibi başımıza gelen her türlü problemler de kendimizden kaynaklanmakta, dolayısıyla Müslümanların ıslaha muhtaç oldukları ortaya çıkmaktadır. Nitekim Musa Carullah bu hususta şöyle demektedir: “Benim nazarımda İslamiyet ıslah-ı diniyyelerin hiç birine muhtaç değildir. İçtimaî, dinî ve siyasî hastalıklar İslamiyet’te değil, yalnızca kendimizde vardır. Bu öldürücü hastalıklardan korunmak ve çarelerini de mutlaka aramak gerekir. Bu takdirde İslam’ı ıslah etmek ihtiyaç değildir; bilakis İslam’ın sunduğu çare ve
5 Fazlur Rahman, İslam, ss.22 ve 297-303.
6 Fazlur Rahman, a.g.e, ss. 293-296. Fazlur Rahman, İslamî Yenilenme Makaleler III, ss. 44-45.
7 Fazlur Rahman, İslam, s.297, Fazlur Rahman, İslamî Yenilenme Makaleler III, s.45.
8 Fazlur Rahman, İslam, s.297.
9 Fazlur Rahman, a.g.e, ss. 297-303.
5
tedbirlerle kendimizi ve varlığımızı tedavi ve ıslah etme söz konusudur …”10 diyerek özümüzü yani bireysel kişiliğimizi ıslah ederek çağdaş medeniyet dünyasına adımlar atmanın önemini ve bunun da ancak ilimle gerçekleşeceğini vurgulamıştır.
Dinî yenilenme hareketinin temsilcileri Müslümanların taklitten kurtulmanın gerekli olduğunu söylemişlerdir. Çünkü taklit tembelliğin kaynağı olduğu gibi yeni fikir ve düşünce üretmenin en büyük engeli ve düşmanıdır. Muhammed Abduh’a göre, taklide bürünen millet veya toplum şüphesiz hayatlarının dayandığı temelleri, millî varlıklarını koruyamaz.11 Dolayısıyla onlara göre Müslümanlar taklidi bırakıp, maddî ve manevî değerlerine sahip çıkmalıdırlar. Ayrıca uyanmaları ve bu durumdan kurtulmaları için Müslümanlara şiirleriyle seslenen Muhammed İkbal şöyle demektedir:
“Sen niye tufandan korkuyorsun?
Sen denizsin, sen sahilsin, sen hem gemisin, hem de kaptan!
Bir alev gibi yüksel; Hak’tan gayri her şey değersiz, çör çöp gibidir. Onları yakıp kül et!
Ey gafil, sen zaman aynasının cevherisin. Sen Allah’ın ahir zamana gönderdiği bir habersin.
Senin sayende gökler yine aydınlanacak, nur ile dolacak, gece karanlıkları kaçacak yer arayacak.
Bugünkü acı manzara beni ümitsizliğe düşürmez. Ben Müslümanların başaracaklarından eminim.
Benim bir mazim vardır ki, istikbale hükmedecek…”12
İşte bunun gibi şiirleriyle bir taraftan Müslümanlara manevî güç vererek onları uyandırmaya çalışan Muhammed İkbal, diğer taraftan da gelecekte Müslümanların dünyaya hakim olacağına inanıyordu. Fakat bu inanç sadece İkbal için söz konusu olamaz. Çünkü dinî yenilenme hareketinin bütün temsilcileri bu inanca inanarak adımlar atmışlardır.
Dinî yenilenme hareketinin daha bir önemli özelliği, Müslümanları birleştirme çabasıdır. Çünkü Müslümanların ayrılığa düşmeleri, bölünmeleri, bu sayede güçlerinin zayıflaması, kadere boyun eğen bir inanca sarılmaları, idarecilerin cehaletleri, İslam’ı ve gerçekleri bilmemeleri, ilmi ihmal etmeleri onları Batı karşısında boyun eğmiş bir hale
10 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, (hazırlayan: Musa Bilgiz), Kitâbiyât, Ankara-2001,s.15.
11 Muhammed Abduh, Tevhîd Risalesi, (çeviren: Sabri Hizmetli), Fecr Yayınları, Ankara-1986, s88.
12 Muhammed İkbal, Yolcu, Ey Şark Kavimleri, Kölelik, (çeviren: Ali Nihat Tarlan), Eser Matbaası,
İstanbul-1976, s.153.
İstanbul-1976, s.153.
6
getirmiştir.13 Onlar, bu durumdan kurtulmanın yolu olarak bireysel hareket etme değil, birlikte hareket etmek, Müslümanların gönüllerini ve akıllarını bir yöne doğru çevirmeleri ve hareket etmeleri sonucu gerçekleşeceğine inanıyorlardı. Nitekim onlar, İslam dünyasındaki siyasî birlik, yabancıların İslam toprakları üzerinde kurdukları hakimiyet ve müdahalesi karşısında alınacak tek çözüm ve tedbir olduğunu vurgulamışlardır. Bu doğrultuda da Müslümanları bütünlüğe, birliğe çağırmışlar, onların uyanmaları ve birleşmeleri için çaba sarf etmişlerdir.14
Onların Pan-İslamcılık hareketi, Batı’ya karşı bazı isyancı hareketlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunsa da, tam olarak başarı gösterdiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü onların bu düşüncesi, Batı karşısında Müslümanların İslamî duygusunun yerine mahallî ve millî duyguları harekete geçirmiştir. Bunun sonucu olarak da milliyetçilik güç almış ve yaygın bir hale gelmiştir. Bazı İslam ülkelerinin devlet ideolojilerinde de milliyetçiliğin önemi artmıştır.15
Dolayısıyla dinî yenilenme hareketinin ortaya çıkmasını hazırlayan faktör, Batı’daki sosyal-ekonomik refah, geri kalan millet ve devletleri sömürme ve onların inanç ve düşüncelerini sorgulama ise, fikrî yönden modern öncesi ihya ve reform hareketleri bir bakımdan onlara enerji ve hareket vermiştir. Bu nedenlerden etkilenen modern dinî yenilenme hareketinin temsilcileri başlıca üç amacın gerçekleşmesi doğrultusunda gayret etmişlerdir.
1. Müslümanları uyandırarak, mevcut siyasî baskıdan kurtarmak. Bunun gerçek hayata dönüşebilmesi için Müslümanları bir sancağın altına toplamak. Yani Pan-İslamcılık düşünceyi yaygın bir hale getirmek.
2. Eğitim kurumların modernleştirmek ve eğitim programlarının yeniden gözden geçirerek felsefî ve ilmî disiplinlerin işlenmesini sağlamak.
3. Müslümanları yakalandığı taklit hastalığından kurtarmak.
Dinî yenilenme hareketinin temsilcileri, yukarıdaki amaçların gerçekleşeceğine ve Müslümanların uykudan uyanarak tarihte olduğu gibi gelecekte de dünyaya hakim olup İslam dünyasında yeni bir medeniyet kuracaklarına inanmışlardır. Ancak bugüne kadar onların hayal ve düşleri gerçekleşmemiştir.
13 Osman Keskioğlu, Asaf Demirbaş, Abdullah Manaz, Son Çağlarda İslam Dünyasında Fikir Hareketleri,Ankara-1989, s.40.
14 Fazlur Rahman, İslam, s.310.
15 Fazlur Rahman, a.g.e, ss.310-311.
7
Tarihten günümüze kadar bir takım ihya ve yenilenme hareketleri ortaya çıkmış, Müslümanların uyanmalarını sağlayarak modern medeniyet kurmaları için gayret etmişler, ancak başaramamışlardır. Acaba onların başarısızlıklarının sebebi nedir? Bu sorunun üzerinde durmak gerekmektedir.
Dinî yenilenme hareketlerinin başarısızlıklarının sebebin bir veya iki nedene bağlayarak değerlendirmek doğru olmazsa gerek. Mutlaka onların başarılı olmalarına engel olan birçok neden vardır. Örneğin:
1. İlk olarak dinî yenilenme hareketlerine engel olan sebep, muhafazakarlıların çokluğudur. Genel olarak İslamcı kesimde, başkasının ortaya koyduğu yeni fikre her zaman karşı tutum sergileme zihniyeti vardır. Aynı zamanda sırf başkasından geldiği için, bir fikrin doğru veya yanlışlığına bakmadan, hemen karşı çıkma gibi bir özellik de bulunmaktadır. Yani söylenen söze değil söz söyleyene bakarak peşin hüküm verme zihniyeti kültürümüzde yaygın bir hale gelmiştir. Bu zihniyet İslam’ın ilk asrından günümüze kadar gelen ve başımızdan dert eksik etmeyen bir anlayıştır. Fakat bu anlayış, günümüzde sadece İslamcı kesimde değil, solcu ve laikçilerde de bulunmaktadır.16 O zaman bu zihniyetin İslam kültürü içinde yaşayan bütün millet, toplum ve insanlarda bulunduğunu söylemek doğru olur. Başka bir deyişle bu zihniyet, İslam kültüründe yaşayan insanların ayrıca bir özelliği haline gelmiştir.
2. Taklit hastalığının İslam kültürü içinde yaygın bir hal almasıdır. Müslümanlar ilk üç asırda dünyayı şaşırtacak bir derecede parlak ve görkemli medeniyet kurmuşlardır. Böyle bir başarıyı Kur’an’dan ilham alarak elde etmişlerdir. Fakat Müslümanlar, üç asırlık medeniyetin daha sonra geliştirememişler, bilakis ilmî, medenî ve idarî başarılarını kutsallaştırarak başarının kaynağı olan Kur’an’ı zamanlara göre anlamayı gereksiz, boş bir emek saymışlardır.17 Bundan sonra da taklide yakalanmışlardır. Aradan bin sene geçmesine rağmen ne Müslümanlar taklidi, ne de taklit Müslümanları bırakmıştır. Zamanla İslam dünyasını taklitten kurtarmaya çalışanlar ortaya çıkmışsalar da onlar bu zorlu işi başaramamışlardır.
3. Asırlardır durgunluk ve gerilemede olan Batı iki reformla kalkınmıştır. Biri ilmî reformdur ki, onun gelişmesini sağlayan Bacon’dur. İkincisi ise, en önemli ve en meşakkatli olan dinî reformdur. Batı’da dinî reformu gerçekleştiren Martin Luther’dir. Dinî reformda başarı elde edilmesinde kralların payı vardır. Çünkü krallar bu reformu
16 Hüseyin Atay, Dinde Reform ve Atatürk’ten Kesitler, Atay ve atay Yayınları, 2003, s. 17.
17 Atay, a.g.e, s.22.
8
desteklemişlerdir. İslam dünyasında reform yapmak isteyenler ne halk tarafından, ne de idareciler tarafından desteklenmişlerdir. Aksine kösteklenmişlerdir.18
4. Müslümanların yenilenmelerine engel olan diğer bir neden de İslam kültürünün,fıkhın, hadisin, kelamın, tasavvufun çok yaygın ve baskın emredici, itaati istemişolmasıdır. Bu kültürü sorgulayacak, eleştirecek insanların ortaya çıkmasına izinverilmemesi, biraz baş kaldırmaya çalışanların hapsedilmesi, sürgün edilmesi hattaöldürülmesi başkalarının da zihinlerini köreltmiş, boyun eğdirmiştir.19
5. Toplumda zorunlu bir fikri savunma söz konusu olunca, orada ilmî rekabetten söz etmek mümkün değildir.20
6. İslam dünyasında yenilenmeye karşı çıkanlar siyasîlerdir. Çünkü bunlar her zaman güdülecek toplum isterler. Güdülen toplum düşünmeyen toplumdur. Yeni bir fikir ortaya koyma, ancak düşünme sonucu olur. Zira güdülecek toplum düşünmediği için devlete hiç karşı gelmez, böyle bir durum ise onların işine gelir.21
7. Ayrıca dinî yenilenme hareketinin etkili olması için üç veya dört yenilikçi yeterli değildir. Çünkü hiç yeni fikir üretmeyen ve taklit dairesinden çıkamayan toplumu harekete geçirebilmek için onlarca yüzlerce yenilikçi gerekir. Eğer dinde reform gerçekleşebilse, ilimde de reform kaçınılmazdır. Çünkü ilimde devrim, dinde reformdan geçer.22 O zaman beklediğimiz baharın meyvesini alabiliriz.
Eğer Müslümanlar ilk üç asırdaki gibi yeni bir medeniyet kurmak ve kültür haline gelmiş taklit, aşırı tutuculuk gibi kötü alışkanlıklardan kurtulmak veya asgari seviyeye indirmek istiyorlarsa, felsefe, kelam ve mantık gibi ilim dallarına fazla önem vermelidirler. Çünkü felsefe, yeni fikir üretir, yeni anlayış, arayış ve değişik düşünceler ortaya koyar. Kelam, felsefenin ürettiklerini dinî açıdan değerlendirir. Mantık ise, düşüncelerin, önermelerin tutarlı tutarsız, çelişkili,çelişiksiz olup olmadıklarını inceler ve ona göre de bir değerlendirmede bulunur.23 Tabiî bu üç ilme önem vererek uygun ortamları hazırlamak daha çok idarecilerin sorumluluklarıdır. Ancak bu takdirde belki İslam dünyası medeniyet dünyasında ilk sıralara çıkabilir.
Yukarıda gördüğümüz gibi Batı medeniyetinin yükselmesi, dünyanın her bucağında kendi hakimiyetlerini kurma çabaları ve diğer milletlerin inanç ve
18 Atay, Dinde Reform ve Atatürk’ten Kesitler, s.12.
19 Atay, a.g.e, s.23.
20 Atay, a.g.e, s.23.
21 Atay, a.g.e, ss. 23-24.
22 Atay, a.g.e, s.24.
23 Atay, a.g.e, s.27.
9
düşüncelerini sorgulamaya, eleştirmeye tabi tutmaları İslam dünyasında kıpırdamalara yol açmıştır.
XIX. asırda ortaya çıkan dinî yenilenme hareketinin önemli bir temsilcisi Musa Carullah Bigiyef, İslam’ı yeni bir anlayışla anlatarak Müslümanları uyandırmaya gayret etmiş, yeni usulde okullar kurarak çağdaş medeniyeti Türk ve Müslüman topluluklarına ulaştırmak için çaba harcamıştır.
Musa Carullah’a göre Müslümanlar çağdaş medeniyet kapılarından girebilmeleri
ve dünyada aktif insanlar olabilmeleri için İslam’ı değil, bizzat kendi şahsiyetlerini ıslah
etmeleri gereklidir. Zira İslam, Hıristiyanlıkta olduğu gibi ıslaha muhtaç değildir.
Başımıza gelen her türlü problemler kendimizden kaynaklanmaktadır. Dinî, sosyal ve
siyasî hastalıklar İslam’da değil, yalnızca kendimizde vardır. Dolayısıyla bu
hastalıklardan kurtulmak için ilaç aranmalıdır. Bu ilaç İslam’a değil Müslümanlara gereklidir.24
Musa Carullah’a göre İslam dini, hayat rehberi ve insanın ahlakının olgunlaşmasını sağlayan prensipleri içerir. Bu gerçeği ise her insan kendi bilgi düzey ve kapasitesine göre anlar ve uygular.25 Fakat şuan genel olarak Müslümanların anlayışı o kadar da olumlu bir netice göstermemektedir. Zaten geri kalmışlığımızın sebebi de bundan kaynaklanmaktadır. Buna göre Müslümanların her konuda aydınlatılması gerekir. Aydınlatmak için de ilk olarak yapmamız gereken husus, eğitim ve öğretim kurumlarını ıslah etmektir.26
Musa Carullah, Müslümanların geri kalmışlıklarının sebeplerin sosyal faktörlerden ve idarî işlerde aramakta ve onu birkaç sebebe bağlamaktadır:
1. Geri kalmışlığımızın en birinci sebebi, ameli, imandan ayırma belasıdır. Başka
bir deyişle imanı yalnız kalpte saklı lisanda cari ikrardan ibaret saymak İslamiyet’in
fesadına yol açmıştır. Akıl, ilim , ahlak, hayır-hasanat gibi insanın insaniyetine rükün olan
prensiplerin hepsi imandan hariç kılınmıştır. Bunun sonucu olarak İslam dünyası fesatla
dolup aşmıştır. Halbuki ıslah ve amel devam ettiği müddetçe İslamiyet’in kuvveti
artmıştır. Eğer Müslümanlar amele önem verseydi yeryüzünün rengi ve haritası değişik olurdu.27
24 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, ss. 15-16.
25 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, Kazan-1912, s.51.
26 Mehmet Görmez, Musa Carullah Bigiyef, TDV Yayınları, Ankara-1994, ss. 172-173. İbrahim Maraş,Türk Dünyasında Dinî Yenileşme, Ötüken Neşriyat, İstanbul-2002, s.299.
27 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 16 ve 56-57.
10
2. Özellikle acemlerin iktidara geldiği Abbasîler döneminde sefahat, tembellik,terbiyesizlik gibi kötü ameller hükümet dairelerine ve zengin tabakaya karışmış ve zülümyoluyla toplanmış olan vergiler, devlet menfaatlerine değil, idarecilerin menfaatlerinetüketilmiştir. İlim, akıl, amelden söz eden kimse kalmamıştır.28
3. Efsane ve mitolojiden ibaret olan Yunan felsefesinin tercüme edilişi,İslamiyet’in hem kalbini, hem de dimağını en öldürücü zehirle zehirlemiştir. Bununneticesi olarak İslamî ilimler, faydasız nazariyat dairelerine mahsur kılınmıştır. Âlimlerteorik bir boyutta faydası bulunmayan ufak meseleler üzerinde kafa yormuşlar, kitaplartelif etmişlerdir. Ayrıca ortaya yeni bir şey koymanın yerine telif edilmiş kitaplar haşiyeve şerhlerle dolmuştur. Netice olarak Müslümanlar,dünya medeniyetinde riyasetkürsülerini diğer milletlere bırakmışlardır.29
4. Gerilemenin diğer bir sebebi, medrese ve minberlerde İslamiyet’ten bir eser kalmamasıdır. Tahsilleri yirmi, otuz sene süren Türkistan, Hindistan, on, on beş sene devam eden Türkiye ve Arabistan medreselerinde sarf, nahiv, mantık, kelam, fıkıh haşiyelerini ve kitap dibacelerini okutmaktan ve bir süre içerisinde talebelerin ahlakını bozmaktan başka bir şey verilmemiştir. Özellikle talebelerin geçim usûlleri, ahlakî yozlaşmaya yol açmıştır. Ayrıca, akıllara izzet, gönüllere ruh vermek ve din, edep, Kur’an talim etmek olan minberler İslam milletini gaflete düşürmekten başka bir şey yapmamıştır. Böylece medrese ve minberlerden yayılan yanlış eğitim sonucunda Müslümanlar hem dinden, hem de dünyadan mahrum kalmışlardır.30
5. İslam dünyasının gerilemesinin diğer bir sebebi, her şeyi Allah’a havale eden kader inanışının yaygınlık kazanmasıdır.31 Buna göre herkes her şeyin Allah’ın plan ve çizgisinin çerçevesinde gerçekleşeceğine, kulun idare ve inisiyatifinin olmadığına inanmışlardır. Böyle bir inanç Müslümanların merak, teşebbüs ve gayretlerinin ortadan kalkmasına ve dolayısıyla dünya medeniyetinin başka milletlerin ellerine geçmesine sebep olmuştur.
Fakat Musa Carullah, Müslümanların geri kalmasının sebeplerinden biri olarak kaderin yanlış anlaşmasını dile getirirken, doğru kader anlayışından da hiç bahsetmemektedir.
28 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 16.
29 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 16-17.
30 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 18-19; Musa Carullah, Kitabü’s-Sünne,(çeviri:Mehmet Görmez), Ankara Okulu Yayınları, Ankara-2000, s. 142.
31 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.16.
11
6. Musa Carullah’a göre İslam âleminin fikir ve düşünce tarihinde taklit meselesi gibi zararı büyük olan bela ve musibet zuhur etmemiştir. Taklit hastalığı hem akıllarımıza, hem de gönüllerimize sekte vurmuştur. İslam dinini hayat dini olmaktan çıkaran yine taklit hastalığıdır. Geri kalmışlığımızın en başta gelen sebebi, asırlardır geçmişi taklit etmemizdir. Son asırlarda ortaya çıkan siyasî ve sosyal tüm belalar da geçmişi ve Batı’yı taklit etmekten kaynaklanmaktadır. Batı’yı taklit ederken de onların ilim ve teknolojideki gelişmelerini değil, hep kötü taraflarını taklit etmişizdir. Bunun sonucu olarak diyarımızı tembellik, fuhuş, betalet sarmıştır.32 İslam dünyasının gelişmesi için ilk olarak yapmamız gereken husus Müslümanları sarmış olan iki yönlü taklitten kurtarmaktır.
Musa Carullah tarafından tespit edilen yukarıdaki sebepler Müslümanların gerilemelerine yol açmıştır. Fakat bunların üstesinden gelebilmek mümkün müdür? Bu zorluklardan nasıl aşılabilir? Çözüm yolları var mıdır? Varsa nedir? İşte bu sorulara yine Musa Carullah cevaplar aramaya gayret etmiştir
Musa Carullah’a göre, İslam dünyasının kurtuluşunu sağlayacak en önemli ve belki de tek çözüm, eğitim ve öğretim kurumlarını ıslah ederek, öğrencilere zamanın şartlarına göre dinî ilimlerin yanı sıra müspet ilimlerin vermekle gerçekleşecektir. Çünkü eski usûldeki eğitim ve öğretim kurumları artık zamanın şartlarına cevap verememektedir. Bu sebepten ötürü de Türkiye ve Rusya’da medreseler kapatılmıştır. Medreselerin kapatılmasının suçu ise, kapatanlarda değil, kapatılmaya sebep olanlardadır. Zira ona göre hiç kimse medreseleri yıkmamıştır. Zaten onlar asırlar önce yıkılmıştır.33
Musa Carullah’a göre, medreseler zamanın şartlarına göre düzenlenmezse, şüphesiz Rusya ve Türkiye’deki medreselerin başına gelenler Arabistan, Hindistan’daki medreselerin de başına geleceği muhakkaktır ve yakındır.34
Musa Carullah, bu hususta sadece kuru bir lafla yetinmiyor, bilakis o 1946 yılında Hindistan’da basılan el-Câmiatul’-İslamiyyeti’l-İlmiyye adlı eserinde dinî ve fen ilimlerinin birlikte ve bunların nasıl okutulacağı ile ilgili ıslahat programını bastırmış, fakat hastalığı nedeniyle düşüncelerini pratiğe geçirememiştir.35
32 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 20-23.
33 Musa Carullah, “Akademik İslam Üniversitesi”, (çeviren: Recai Doğan), İslâmiyât VI (2003), sayı 1,s.186.
34 Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, (eseri sadeleştiren ve dipnotlarla işleyen: Yusuf Uralgiray), KazanTürkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği Yayınları, Ankara-1975. s. 10.
35 Programın içeriği hakkında bkz. Musa Carullah, “Akademik İslam Üniversitesi”, İslâmiyât VI (2003),sayı 1, ss.187-194.
12
Ona göre İslam dünyasının geleceği olan gençlere bilim öğretmede, onların
hafızasına fazla bilgi yükü yüklemeden ilahî hikmet eliyle saçılmış kabiliyetlerini
geliştirecek ve insanın iş yapabilme, idrak edebilme vasıflarına faaliyet verebilecek bir
şekilde olmalıdır.36 Ayrıca, Musa Carullah kadın eğitimine de önem verilmesi gerektiğini
vurgulamıştır. Çünkü ona göre, erkeklerin rahatı, çocukların terbiyesi, ailede mutluluk,
devletin kuvveti, insanlığın devamı ve İslam dünyasının gelişmesi kadının eğitilmesiyle gerçekleşecektir.37
Kısaca, XVIII. asırda ortaya çıkan dinî yenilenme hareketinin bütün temsilcileri gibi Musa Carullah’ın gayretleri Müslümanları uyandırmak, taklit hastalığının pençesinden kurtarmak, orta çağlarda olduğu gibi kendilerine özgü bir bilinç geliştirmeleri ve dünya medeniyetin kurmalarına yöneliktir. İslam dünyasının geleceği kadınların ve onların terbiye ettikleri çocukların eğitimindedir. Zira ailede iyi eğitim alan, ıslah edilmiş okullarda da iyi öğretim gören çocuk, şüphesiz, taklitten uzak olur, devletin ve milletin uğrunda çalışır ve her yönden ilerlemesi için bütün gayretlerini gösterir. Musa Carullah’a göre, eğer bunlara önem verilirse, gelecekte İslam dünyasının haritası ve rengi günümüzdekinden değişik ve gelişmiş olacaktır.36 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s. 58.
37 Musa Carulllah, Kuran-ı Kerim’in Âyet-i Kerimelerinin Nurları Huzurunda HATUN, (hazılayan: MehmetGörmez), Kitabiyât, Ankara-1999, ss. 49-54.
13
1. BÖLÜM
MUSA CARULLAH BİGİYEF’İN İMAN KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ
1-İMAN
1:1. İman Nedir?
İslam âlimlerinin mâhiyeti hakkında ihtilaf ettikleri ‘iman’ sözlükte mutlak surette
‘tasdik etmek’ demektir.38 Yani habercinin haberine, hüküm verenin hükmüne samimi ve
mutlak surette inanmak, haber ve hükmünün doğru olduğunu tasdik etmektir.39 Buna
göre haber getirenin haberini tasdik edip onun doğruluğuna inanan kimseye de mümin denir.40
İman terim olarak Allah’a, Muhammed (s.a.v.)’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna ve onun Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen şeylerin gerçek olduğuna tereddüt etmeden samimi ve kesin olarak inanmak, bunların hak ve doğru olduklarını kalple kabul edip onu tasdik etmektir.41 Buna göre sözlükteki ‘iman’ umumi bir anlam, şeriattaki ‘iman’ ise hususi bir anlam ihtiva etmektedir. Fakat şunu belirtmeliyiz ki, yukarıda tarif ettiğimiz iman tanımı Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğu tarafından kabul edilen bir tanımdır. Bu konuda diğer itikadî mezheplerden farklı kanaatlere sahip olanlar da vardır. Örneğin: Mutezile, Haricîler ve Şiîler imanı “kalple tasdik dille ikrar ve uzuvlarla amel” olduğunu kabul ederler.42 Buna göre, bir kimse, Hz.Peygamber’in Allah’tan getirdiği kesin olarak bilinen hükümlerde onu kalbiyle tasdik, diliyle ikrar edip amelleri de yerine getirmelidir. Amelleri ihmal eden kimse, Haricî ve Rafizîler’e göre
38 Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd likavaidi’t-Tevhîd, Kahire-1986, s.377; Muhammed b. Ömer b
Hüseyin.Fahreddin Razi, Kelam’a Giriş (el-Muhassal) (Çeviren: Hüseyin Atay), AÜİF Yayınları, Ankara-1978, s.243; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi (Şerhu’l-Akaid), (Hazırlayan: Süleyman Uludağ),Dergah Yayınları, İstanbul-1991, s.276; İmam Ebu Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet
Akaidi,(Tercüme ve Notlar: Şerafeddin Gölcük) Kayıhan Yayınları, İstanbul-1988, s.209; Ömer Nesefî,İslam İnancının Temelleri Akaid, (Hazırlayan: M. Seyyid Ahsen), Bayrak Yayınları, İstanbul-1995, s.59;Ebu Mansur el-Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd (tercüme: Bekir Topaloğlu), İSAM Yayınları, Ankara-2002,s.495.
Hüseyin.Fahreddin Razi, Kelam’a Giriş (el-Muhassal) (Çeviren: Hüseyin Atay), AÜİF Yayınları, Ankara-1978, s.243; Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi (Şerhu’l-Akaid), (Hazırlayan: Süleyman Uludağ),Dergah Yayınları, İstanbul-1991, s.276; İmam Ebu Yusr Muhammed Pezdevî, Ehl-i Sünnet
Akaidi,(Tercüme ve Notlar: Şerafeddin Gölcük) Kayıhan Yayınları, İstanbul-1988, s.209; Ömer Nesefî,İslam İnancının Temelleri Akaid, (Hazırlayan: M. Seyyid Ahsen), Bayrak Yayınları, İstanbul-1995, s.59;Ebu Mansur el-Maturidî, Kitabu’t-Tevhîd (tercüme: Bekir Topaloğlu), İSAM Yayınları, Ankara-2002,s.495.
39 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s.276; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.59.
40 Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd likavaidi’t-Tevhîd, s.377.
41 Ebu Muin en-Nesefî, a.g.e, s.377; Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.59; Fahreddin Razi,Kelam’a Giriş (el-Muhassal), s.243.
42 A. Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, Ensar Yayınları, İstanbul-1997, s.24;Şerafeddin Gölcük-Süleyman Toprak, Kelâm, Tekin Kitabevi Yayınları, Konya-1998, s.116.
14
kâfirdir. Mutezîle’ye göre ise, ne kâfir ne de mümindir; bilakis fâsıktır.43 İmam Şafiî ve İmam Malik gibi bazı İslam âlimleri de imanın kalple tasdik dille ikrar ve organlarla amel etmekten ibaret olduğunu kabul ederler. Fakat Mutezile, Haricîler ve Rafizîlerden farklı olarak amel etmeyenin kâfir olacağı görüşünde değillerdir. Bilakis amel eden birisinin imanının daha kâmil olacağı görüşündedirler.44
İmam Ebu Hanife, Pezdevî ve bir kısım Ehl-i Sünnet âlimleri, bir kimsenin inandığı şeyi kalbiyle tasdik ettikten sonra diliyle ikrar etmesinin de gerekli olduğunu söylemişlerdir.45 Dolayısıyla onlara göre iman kalple tasdik dille ikrardır.
1:2. Amel Nedir?
Amel sözlükte fiil, hareket, iş ve meslek gibi anlamlara gelmektedir.46 Çoğulu a’mâldir.47 Bazı dilciler ve usûlcüler amelin bir maksat göz önünde bulundurularak yapılan fiil olduğunu söylerken, bazıları da kalp, göz gibi beden organlarının hareketleri dahil bütün fiilleri amel olarak saymaktadırlar.48
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre amel insanın yapmış olduğu iyi veya kötü fiillerdir.49 Mutezile’ye göre yapılması gerekli olan farz ve vacip durumundaki dinî vazifeler ise, Hariciler daha da ileri giderek nafileleri de amellerin içine sokmaktadırlar.50 İmam Şafiî, imam Malik gibi İslam âlimlerine göre amel-imandandır. Fakat amel olmadan da iman söz konusu olabilir. İyi amelleri terk eden kâfir olmaz. Bununla onlar iyi ameller tabi olma yönünden imandan olduğunu benimsemiş gibidirler.51 Başka bir deyişle iman iyi amellerin kaynağıdır.
İman-amel konusunda Musa Carullah İmam Şafiî, İmam Malik gibi alimlerin görüşlerine yakın bir yolu takip etmektedir. Zira Musa Carullah: “iman, hak itikattan, faidesi var amellerden, güzel âtıfelerden, pak hissiyattan, yani şu şeylerin heyet mecmuasından ibarettir” demektedir.52 Yani ona göre iman hak itikadı, güzel amel, pak
43 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.65; Fahreddin Razi, Kelam’a Giriş (el-Muhassal), s.244.
44 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.66-67; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.210.
45 İmam Azam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, (Hazırlayan: İsmail Kaya), Madve Yayınları, İstanbul-1984, s.50-51;Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.67; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s. 209.
46 Ebi’l-Fazl Cemaleddin Muhammed b. Mükrem İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, Beyrut-1956, c.11, s.475;Muhabuddin Ebi Feyziseyd Muhammed Murtaza el-Hüseynî el-Vasıtî el-Hanefî, Tacu’l-Urus minCevheri’l-Kamus, Beyrut-1994, c.15, s.521.
47 Muhammed Murtaza el-Hüseynî, a.g.e, c.15, s.521.
48 Muhammed Murtaza el-Hüseynî, a.g.e, c.15, s.521.
49 Taftazanî, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, s. 280-281.
50 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.65.
51 Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.210.
52 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
15
ahlak gibi rükünleri içerir.53 Rükünlerin başında da hak itikat gelmektedir. Çünkü itikat
insanın ahlakına ve amellerine tesir eder. Başka bir deyişle itikat ahlak ve amelin kaynağıdır.54
Musa Carullah imanın resmiyete tabi olmadığını belirterek resmiyet kazanan imanın insan hayatında öneminin olmadığını söylemektedir.55 Zira ona göre iman, insanın kalbinde bulunan bir nur, bir hidâyettir ki, insanı dünyada hayra sevk edip, şerden men eder.56 Fakat bununla beraber o bütün müminleri bir sancağın gölgesinde toplayacak umumi bir sembol olması yönüyle, iman “La İlâha İlallah Muhammadu’r-Rasulullah “sözünü hem kalple hem de dille söylemekten ibaret olduğunu belirtmektedir.57 Ancak bu sembol ona göre gönülde gizli kalan, dilde dolaşan yani resmî nitelik taşıyan kuru bir laf değildir,58 bilakis insanlar arasında manevî bir bağ kuran,59 onun ahlakına, amel ve hareketlerine tesir ederek kamil mümin olmasını sağlayan umumi bir şiardır.60 Nitekim insanı hayırlı işlere sevk edip, fesattan alıkoyan da bu iman, bu şiardır.61 Ona göre amel iyi veya kötü olarak ikiye ayrılır. Fakat sadece iyi ameller imanın bir parçası olduğu gibi iman da iyi amellerin kaynağıdır.62
1:3. İman-Amel İlişkisi
İtikadi İslam mezheplerinden Mutezile, Haricîler ve Rafizîler imanı tarif ederken onunla amel arasında mutlak bir bağ kurarak ameli imanın bir rüknü, bir parçası olduğunu kabul etmektedirler.63 Buna karşın Ehl-i Sünnet alimleri iman amel arasında parça-bütün ilişkisi gibi olamayan bir bağ kurmaktadırlar.64 Yani onlara göre hem iman, hem de küfür amellere yansıyabilen kalbî bir iştir.65
53 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50; Musa Carullah, İslam Şeriatını Esasları,(Hazırlatan: Hatice Görmez), Kitâbiyât, Ankara-2002, s.81.
54 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
55 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.51; Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlâhî AdaletRahmeti İlâhiye Burhanları, (Sadeleştiren. Ömer H. Özalp), Pınar Yayınları, İstanbul-1996, (Bu eserdeMusa Carullah’ın iki eseri sadeleştirilmiştir),s. 357-358; Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.56-57.
56 Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, s.308; Musa Carullah, BüyükMevzularda Ufak Fikirler, s.51, Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 48-49.
57 Musa Carullah, İslam Şeriatının Esasları, s. 81.
58 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 56-57.
59 Musa Carullah, İslam Şeriatının Esasları, s.81.
60 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
61 Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, ss. 357-358.
62 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
63 Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd likavaidi’t-Tevhîd, ss. 379-382; Fahreddin Razî, Kelam’a Giriş, s.244.
64 Ömer Nesefî, İslam inancının TemelleriAkaid, ss. 69-70.
65 Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd likavidi’t-Tevhîd, s. 379
16
Musa Carullah da iman-amel arasında sıkı bir bağ kurmaktadır. Fakat onun kurduğu bağ ne Mutezile, Haricîler ve Rafizîlerin ne de Ehl-i Sünnet’in görüşüne benzemektedir. Aksine onun görüşü Mutezile, Haricî, Rafizî ve Ehl-i Sünnet’in görüşlerine karşı eleştirel bir mâhiyet taşımaktadır. Zira ona göre iman ve amel arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Çünkü kalpte karar kılınmış iman insanın ahlak, amel ve bütün hareketlerine tesir ederek66 insanın akıl ve kalbinde kökleşir ve onu hayra sevk edip kötülükten alıkoyan bir nur olur.67 Başka bir deyişle iman güzel ahlak, manevî temizliğin ruhudur, kaynağıdır.68 Bununla beraber amel imanın delilidir, insanın iç dünyasın gösteren bir aynadır.69 Bu anlayışıyla Musa Carullah Mutezile, Haricîler ve Rafizîlerin ‘amel imanın parçasıdır’, dolayısıyla amel etmeyen kâfir veya fâsık, Ehl-i Sünnet’in ‘amel imandan hariçtir, zaiddir’ görüşlerinin yanlış olduğunu vurgulamaktadır.70 Zira ona göre amel imandan hariç olamaz. Bilakis amel müminin ne kadar mümin olduğunu gösteren aynadır, delildir.71 Amel etmeyen de kâfir veya fâsık olmaz. Çünkü “ Lâ İlâha İllalah Muhammadu’r-Rasulullah” kelime-i teyyibesini söyleyen kimse her ne kadar hayır hasanattan mahrum rezil, sefil ise de, İslam dairesinin dışına atılamaz, kâfir olamaz. Belki günahkar, imanı zayıf birisi olur.72
1:3.a) İman Artar ve Eksilir mi?
İmanın artıp eksilmesi hususunda önemli olan iki görüş bulunmaktadır. Bunların biri: Ameli imanın bir parçası olduğunu kabul eden Mutezile, Haricî, Zeydiyye ve Selefiyyedir. Onlara göre iman artar ve eksilir. Yani iyi fiillerle iman artar, günahlardan dolayı da eksilir.73 İkincisi ise bir kısım Ehl-i Sünnet’ten Maturdîler’in iman artmaz ve eksilmez görüşüdür.74 Onlara göre müminler imanda ve Allah’ı tek tanımada eşittirler. Amellerde ise birbirinden farklıdırlar.75 Başka bir deyişle, inananın ibadetleri karşısında
66 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 48-49.
67 Musatafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, s.358.
68 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.48-49.
69 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.57, Bkz. Keskioğlu- Demirbaş- Manaz,, Son Çağlardaİslam Dünyasında Fikir Hareketleri, Ankara-1989, s.224.
70 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.57.
71 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.57; Bkz. Keskioğlu-Demirbaş-Manaz, Son Çağlardaİslam Dünyasında Fikir Hareketleri, s.224.
72 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.52.
73 Fahreddin Razî, Kelam’a Giriş, s.244; Saim Kılavuz, Anahatlarıyla İslam Akaidi ve Kelam’a Giriş, s.34.
74 Fahreddin Razî, Kelam’a Giriş, s.244; Ebi Muin en-Nesefî,et-Temhîd Likavaidi’t-Tevhîd,s.284; ÖmerNesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.71; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.219.
75 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.71.
17
imanı artmaz, günahlarından dolayı da eksilmez.76 Ancak imanı kuvvetli veya zayıf olabilir.77
Musa Carullah’a göre iman ve amel arasında sıkı bir bağ vardır. Fakat bu bağ ne Mutezile, Haricî, Zeydiyye ve Selefiyye ne de Ehl-i Sünnet’in kurduğu bağa benzemektedir. Onun kurduğu bağın temellerinden birini ‘iman artar ve eksilir’ anlayışı oluşturmaktadır. Gerçi Musa Carullah açık bir şekilde ‘iman artar ve eksilir’ demezse de sık sık “imanı kamil”, “imanı noksan”, “kamil mümin” gibi ifadeleri kullanmakta, pak ahlak, güzel amel imanın delili olduğunu belirtmektedir.78
Ona göre imanın en büyük rüknü, Müslümanlar için umumî bir şiar olan “ Lâ İlâha İllalah Muhammadu’r-Rasulullah” kelime-i teyyibesidir.79 Yani bu kelime-i teyyibe imanın ilk aşamasıdır. Bu kelimeyi hem canla hem de lisanla söyleyen insan İslam dairesi içindedir.80 Bundan sonra insan ne kadar çirkinlikleri yaparsa, günahkar olursa da o tekfir edilemez.81 Sadece imanının noksanlığına hükmedilebilir. Bu kelime-i teyyibeden sonra imanın en büyük rükünleri: namaz, oruç, zekat, hac...82 en küçüğü de eziyet verici şeyi ortadan kaldırmaktır.83 Eğer bir insan kelime-i teyyibeyi söyleyerek din ve insaniyet vazifeleri olan rükünleri yerine getirirse, öyle bir kamil mümin olur. Diğer insanlar da hayır hasanatları nispetinde derece derece mümin olurlar.84 Şayet bir insan kelime-i tevhîdi söyleyip de din ve insaniyet vazifeleri olan rükünleri ifa etmezse, öyle bir insanın imanı noksandır. Örneğin: bir mümin zengin olduğu halde cimrilik yaparsa, imanı azalır, noksan olur.85
İnsan, yaşamında sürekli iyi ya da kötü işleri yapar. Buna göre de onun imanında devamlı eksilme ve artma söz konusudur. Yani insanın imanı sonraki sayfadaki zikzak çizgisi gibi sürekli iniş ve yükselişlerde olur. Ama resmiyete tabi olmayan iman sahibi ideal mümin, örnek insan olma çabasında olur.
76 Ebu Muin en-Nesefî, et-Temhîd Likavaidi’-Tevhîd, s.384.
77 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.71.
78 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 57.
79 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
80 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.52.
81 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.52.
82 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.51.
83 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50. Bu Hz. Peygamber’den rivayet edilen bir hadistir.Hadiste Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “İman 70 küsür şubedir. En efdali lâ ilâha illallah
Muhammadu’r-Rasulullah, en ednası da eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imanın birşubesidir”, Muslüm, İman/58; Tirmizî, İma/6; Ebu Davud, Sünne/14.
Muhammadu’r-Rasulullah, en ednası da eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imanın birşubesidir”, Muslüm, İman/58; Tirmizî, İma/6; Ebu Davud, Sünne/14.
84 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.51.
85 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.19.
Fakat şunu belirtmek gerekir ki, Musa Carullah’a göre iman, hak itikat, güzel amel, pak ahlak gibi rükünleri içerir.86 Yani ona göre iman yalnız iyi amellerin kaynağı olmalıdır. İyi ameller de imanı kemalâta götürür. Ancak, ona göre, daha sonraki dönemlerde, insanın imanını hafife alan, her türlü bidat ve hurafeler içinde barındıran, resmiyete dayalı iman anlayışı İslam aleminin fesadına yol açmıştır.87
Aynı zamanda insanın doğduğu ve büyüdüğü çevre onun akıl ve şuurlarında güzel ve kötü izler bırakır, gönüllerinde ya hayır veya çirkin idealleri şekillendirir. Galip tarafın etkisi ile insan ya aşağıların aşağısına iner veyahut çok yüksek makamlara çıkar.88 Yani imanın kamil veya noksan olmasını sağlayan faktörlerden biri de çevredir.
Özet olarak Musa Carullah’a göre iman rükünlerinin derece farklılıkları, müminlerin de derece farklılıklarını gerektirir. Mümin yaptıkları iyi amelleri karşısında kemalâta yükselir, kötü ameller de onun imanının noksanlığına sebep olur. Fakat hiçbir şekilde Allah’ın varlığına ve birliğine inanan kötü amelleriyle tekfir edilmez. Ona göre iman hak itikat, güzel amel ve pak ahlaktan ibarettir. Dolayısıyla İslam’ın istediği iman, insanı kötülükten men edip, iyiliğe sevk eder. İnandığı halde kötü amel işleyen, belki daha sonraki dönemlerdeki resmiyete dayalı iman anlayışından veyahut akıl şuur ve gönüllerde iyi –kötü idealler yaratan doğup büyüdüğü çevreden kaynaklansa gerekir. Kısaca ona göre iyi fiiller imanı arttırır, kötü ameller karşısında da iman azalır.
1:3.b) İmanın Kemalatı
Kelam kitaplarının iman bahislerinde ‘İmanın kemâlâtı’ hakkında tartışmalara fazla rastlanmamaktadır. Bunun nedeni şu olabilir: İmanın kemâlâtı, imanın artma ve
86 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s.50.
87 Mustafa Sabri-Musa Carullah, İlahî Adalet Rahmet-i İlahiye Burhanları, s.346.
88 Musa Carullah, Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, s.27.
19
eksilmesiyle ilgili bir konu olduğu için zaten imanda artma ve eksilmeyi kabul etmeyen âlimler imanın kemâlâlatını da kabul etmemektedirler.
Mutezile, Haricîler ve Rafizîler imanın artma ve eksilmesini kabul ediyorlarsa da, bu konuyu fazla ele almamışlardır.
Bunun yanında bazı Selef âlimleri az çok bu hususu dikkate alarak imanın kemalâtını gündeme getirmişlerdir. Onlara göre iman, kalple tasdik, dille ikrar, organlarla ameldir.89 Fakat bu anlayış Mutezile, Haricî ve Rafizîlerde olduğu gibi amel etmeyenin kâfir veya fâsık olacağı şeklinde değildir. Bilakis Selef âlimleri bununla iman-ı kâmil ve iman-ı noksanı kast etmektedirler.90 Yani onlara göre amel edenin imanı yaptıkları amellere göre derece derece artarak kemalâta doğru yükselmekte, günahlarından dolayı da imanı azalmaktadır. Başka bir deyişle iyi amel imanın artmasına sebep oluyorsa, imanın artması da kemalâta eren imanın nedeni olmaktadır.
Selef âlimlerin takip eden Musa Carullah ‘İmanın Kemalâtı’ konusunu iyi bir şekilde işlemekte ve bu anlayışıyla Ehl-i Sünnet, Mutezile, Haricîler ve Rafizîlerden farklı düşünmektedir.
O, imanın dilde dolaşan kuru laf olmadığını vurgulayarak, ameli de imanın temel rükünlerinden saymakla beraber âhiret ve dünyada az çok insana fayda sağlayan amellerin hepsini imanın şubeleri olarak kabul etmektedir.91 Nitekim O, Hz. Peygamberden nakl olunan “iman yetmiş küsür şubedir. En efdali ‘Lâ İlâha İllalah Muhammadu’r-Rasulullah’ kelimesi, en ednası da eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imanın bir şubesidir.”92 hadisini temel alarak bu şubelerin muhakkak insanın bireysel ve toplumsal hayatında faidelerinin bulunduğunu belirtmektedir.93
Musa Carullah, yukarıdaki hadisin açık beyanından anlaşıldığına göre iman
rükünlerinin derece farklılıkları müminlerin de imanda derece farklılıklarını gerektirdiğini söylemektedir.94
Ona göre kelimei-i tevhîd imanın ilk aşaması ve en büyüğüdür.95 Yani kelime-i tevhîd, kemalata doğru ilerleyen imanın başlangıç noktası olmakla beraber hakkı tanıyan
89 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, ss. 66-67; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, s.210; Ebu Muinen-Nesefî, et-Temhîd Likvaidi’t-Tevhîd, s.381.
90 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.67.
91 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss.50-51.
92 Müslim, İman, 58; Tirmizî, İman, 6; Ebu Davud, Sünne, 14.
93 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, ss. 50-51.
94 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 51.
95 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 50.
20
insanın, irade, ahlak ve bütün hareketlerine olumlu tesir eden hak itikattır.96 Başka bir
deyişle İslam’ın esas aldığı hak itikat, güzel amel, pak ahlakın ilk nedenidir.
Aynı zamanda kemalâta doğru yol alacak insanları aynı sıraya dizen umumi bir
şiardır. Bu şiarı hem canla hem lisanla söyleyen insanı hiç kimse kemalât alanından dışarı atamaz.97
Umumi bir şiar olan mübarek kelime-i tevhîdden sonra, müminin imanının kemalâtını sağlayan rükünlerin başında namaz, zekat, oruç, hac... gelmektedir.98 Bu rükünler müminin imanını olgunlaştıran, nefis terbiyesini sağlayan en önemli faktörlerdendir. Yani iradeyi terbiye, imanı takviye maksatları dinî vazifelerde muhakkak bulunmakta ve imanının kemalâtı için gayret eden insana da ışık tutmaktadır.99
Yukarıdaki iman rükünlerinin büyüklerinden sonra insana bireysel ve toplumsal menfaat sağlaması açısından iman şubeleri de derece derece sıralanmaktadır.100
Din ve insaniyet vazifesi olan rükünleri, az çok insana fayda sağlayan amelleri yerine getiren müminin imanı, şüphesiz kemalâta ermiştir. Kemalâta eren imanın sahibi de, kötü alışkanlıklardan uzak olmakla beraber sadakat, emânet, adâlet vs. sahibi olur.101 Bundan sonra da müminler yaptıkları amellere göre kemalâta ilerleyen iman noktalarının birinde yer alırlar.102
Özet olarak şunu diyebiliriz: Musa Carullah’a göre iman, güzel ameli de içine
barındırmaktadır. İman, ahlakın kaynağıdır. Şüphesiz müminin yaptığı ameller, onun nasıl
bir mümin olduğunu gösteren bir aynadır. Fakat hiçbir surette Allah’a iman eden,
yaptıkları çirkin amellerinden ötürü tekfir edilemez. Bilakis onun imanının noksanlığına
hüküm edilebilir. Çünkü iman, kötü amellerle eksilir, iyi amellerle de kemalâta doğru
ilerler. Fakat iman, iyi fiillerin kaynağı olmalıdır. Her amelin derece farklılığı olduğu gibi,
insanlar da yaptıkları amellerine göre derece derece olurlar. Musa Carullah’ın bu anlayışı
İmam Şafiî, İmam Malik gibi âlimlerin anlayışına benzemektedir. Zira onlara göre de
iman artar, eksilir ve kemalâta doğru ilerler. Fakat insan yaptığı amellerinden ötürü tekfir edilemez.103
96 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 49.
97 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 52.
98 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 51.
99 Musa Carullah, Uzun Günlerde Oruç, s.146.
100 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 51.
101 Musa Carullah, Lüzumiyat Tercümesi, Kazan-1907, s.6.
102 Musa Carullah, Halk Nazarına Bir Nice Mesele, s. 51.
103 Ömer Nesefî, İslam İnancının Temelleri Akaid, s.67; Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, ss. 210-219.
21
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder