11 Ocak 2014 Cumartesi

İNSANLARIN ULUHİYYET İNANCINA BİR BAKIŞ

İNSANLARIN ULUHİYYET İNANCINA BİR BAKIŞ
Musa Carullah Bigiyev
Giriş
İlahi Rahmet'in genelliği hakkında açıklanmış delillerime bir ek.
"Tarikatta yol tutanın karşısına ne çıkarsa hayrınadır.
Ey gönül, dosdoğru yolda kimse yolu kaybetmez.
Hafız, eğer düşman yanlış söylemişse aldırmayalım.
Eğer doğru söylediyse, doğruyla çatışmayalım.
Ey oğul, kelimelerim ki ateş tutuşturur.
Keskin ateşli söze soğuk su etki etmez.
Gerçi menzil çok tehlikeli ve maksat görünmez ise de
Sonu olmayan yol yoktur, üzülme."
Şüphesiz, bugün Rusya müslümanlarının bulundukları çağdaş konumlarının düzeyi gereği en önemli kabul edilmesi gereken sorunları şunlardır:
1- mektep ve medreselerin ıslahı;
2- eğitim yöntemleri,
3- toplumsal ve siyasi durumlar,
4- iktisadi gelişmeler,
5- milli edebiyat, milli basın, milli dil, yazı kuralları gibi meselelerdir.
Bu meseleler sadece Rusya müslümanları için değil, bütün İslam alemi için de çok önemli problemlerdir. Herkesin bildiği bu gerçeği ben de anlayabilecek durumdayım.
Fakat mühim meselelerin önemi, zannederim, diğer meselelerin hiçbirinin önemlilik derecesini düşürmez. Önemlilik noktasında sınırlama olmaz. Bir mesele daha önemli olsa bile diğeri de en azından onun kadar önemli olabilir. Bir milletin ihtiyaçları, eksiklikleri ne kadar çoksa, o millet için önemli meseleler de o kadar çok olur. Bence, "şu önemli meseleler varken, bırak o meseleyi" demek, pek o kadar uygun bir yönlendirme olamaz. Önemli meselelerin biriyle Zeyd, diğeriyle Bekir, diğer biriyle daha başka bir adam uğraşırsa, herhalde bu daha güzel olur.
Bir ferdin hayatında o ferdin psikolojik durumu en önemli en ciddi rolleri oynarsa, elbette bir milletin hayatında, genel olarak medeniyetle ilgili hallerinde, o milletin ruhi durumu çok daha önemli roller oynar.
Zannederim: Milletin iman fikirleri insanlık tarihinde çok büyük eserler bırakmıştır: İnanıştaki hurafeler medeniyet hareketlerine çok büyük sekteler vurmamış mıdır?
Din ile medeniyet arasında o kadar uzun zamanlar devam edegelen savaşlar hep iman fikirlerinin meyvesi değil midir?
Milletlerin birini diğerine ateş ile su gibi düşman eden şey iman adıyla gönüllerde kök salmış bakış değil midir?
İnsanı hayır işlere de, şer işlere de sevk, edeni hem de hayırdan da şerden de meneden inancı değil midir?

İnançlara bu noktadan bakmamdan dolayı, başkaları siyasi, toplumsal, milli meselelerle uğraşırken, ben İslam inanışına fazla özen gösterip, ilm-i inanışa dair bir meselenin ayrıntılarıyla uğraşırsam, zannederim, çabam boşa olmaz.
Milletimizin ilerlemesini durduracak derecede zarar da vermez.
Belki bütün insanlık alemine güzel bir şekilde bakmayı genelleştirmek yönünden olabilir ki milletimize büyük faydalar sağlar.

Doğrusu, "bütün insanların kurtuluşu" meselesi, "evsaf aynı mı zaid mi?" "İhtiyaç illeti, imkan mı, hudus mu?" gibi hayatta önemi olmayan; yahud, "Ali mi üstün Osman mı?" gibi insan hayatında zararı olan bir mesele olsaydı, o zaman ben, "vaveyla!" kopartanların feryatlarına; "Daha önemli meseleler vardır! Bırak o meseleni!" gibi sözlerle tedbir felsefesi satan mürşidlerin irşadlarına veya yazdığı bir, iki makaleye önem verip de, milleti temyiz hissinden tamamen uzaktır zannedenlerin ikazlarına; yahud, "İslam herşeyden yücedir; fakat müslümanlar her şeyden!...(aşağıdır)" gibi sözlere cesaret eden ediplerin seslerine kulak verirdim.
Fakat biliyorum ki : bütün insanların kurtuluşu meselesi İslam alemi için hayati meselelerdendir. Bu meseleyi şimdi ortaya atmak, işe kuyruğundan başlamak değil, belki işe en başından, en esasından başlamak olur. İnsanın duygusal faaliyeti kalbi ve aklıyladır. İnsanlığa bakışı da inanış ve düşüncesiyledir. Öyleyse, bütün insanlık alemine bir mesele, hiçbir şekilde zarar veremez. Çare olarak "o meselenin henüz vakti gelmemiş" demek elbette dikkate alınması gereken bir çare olamaz.
Şimdi insanların Tanrı inanışlarına bakış meselesine gelelim:
İlahi Yasanın hükmüyle -insanın her hali- başlangıçta çekirdek (tohum) küçüklük devri, bir de olgunluk devridir. İkisinin arasında, yalnız bir Allah'ın bildiği ne kadar değişiklik meydana gelir, ne kadar asırlar geçer.

Her hal böyle olursa, insan aklının "hidayete erme" hali de yani ilmi fikirlerinde ve Tanrı inanışında hakikate ulaşma hali de elbette öyle olur.
Allah bilir, insan Tanrı inanışlarında basitlik devresinden, hakikat devresine doğru hareket ederken, ne kadar ve nasıl inanışlardan geçip gider!
Fakat insanın o hareketleri, o ilerlemeleri herhalde çok yakın olarak dosdoğru yol üzerinde doğru ve sahih bir hareket olur.

Bir ferdin aklı nasıl çocukluk halinden hüküm verebilme doğrultusunda hareket ederse, bütün insanlığın aklı da çocukluk inanışından hakikat inanışına aynı doğrultu üzerinde hareket eder ve ilerler. Bu ilahi Yasayı Kur'an-ı Kerim'in çeşitli ayetleri de destekler:

1.Delil
Hud Süresi'nde 56.ayet-i kerimede Kur'an-ı Kerim buyurur:
"Şüphesiz ki ben, kendimin de, sizin de Rabbiniz olan Allah'a güvenip dayandım. Yürür hiçbir mahluk hariç olmamak üzere (hepsinin) alnından tutan O'dur. Benim Rabbim hakikaten doğru bir yol üzerindedir." (11:56)
Şüphesiz bu ayet-i kerimenin hükmüne, herbir insan dahildir. Herbir insanın alnı Sırat-ı Müstakim'de (Doğru yolda) olur. Yani inanışta çocukluk devrinden hakikat devrine hareket ederken her bir insan doğru yoldan gider. O yol İlahi Hikmet gereğince insanlara tabii-tedrici şekilde hareket etmeleri için çizilmiştir. Bundan dolayı çocukluk devri ile hakikat devri arasında ki inanışların hiçbiriyle insanın hesaba çekilmemesi gerekir.
2.Delil
"Ama, gözleri görmeyen kimse savaşa gelmezse ona bir haraç (sorumluluk) yoktur; topala ve hastaya da sorumluluk yoktur."
Bu ayet-i kerime Nur Suresi ile Fetih Suresi'nde inmiş olup, bunu anlam bakımından destekleyen ayetler Kur'an-ı Kerim'de bir kaç surede gelmiştir. Kur'an-ı Kerim'in adetine uygun olarak insanların haline dikkatle bakalım:
"Harac"ın manası nedir?
Şer'i Şerif'in müsamahasından dolayı, körlük, topallık, hastalık gibi bedeni özürler gereği mescide gitmek, cihada gitmek gibi kolay işler, insanlardan "zorluk" olur düşüncesiyle düşerse, elbette hakikatleri bulma, erişme gibi insanlığın aklına oranla çok ağır olan işler, şüphesiz, Şeriat nazarında "zorluk" kabul edilir. Şer'i Şerif'in müsamahasıyla Tanrı inanışı hakkındaki bütün kusurlar af edilir. Usul-ü din ile ayrıntıları bir hükümdedir. Hukuki teferruatta Şer'i Şerif tarafından çok geniş tutulan "daha öncelikli olma yoluyla" gerçeği usul-ü din de sabit olur. Bu mana ile Tanrı inanışının herbir hakikatinin, hukuki teferruatın hakikati gibi olması gerekir. Çünkü kuldan, hafif bir özrün varlığıyla hafif bir teklif düşerse, büyük bir özrün varlığıyla daha büyük bir teklifin geçersiz olması elbette hikmet gereğidir. Küçük özürler ile küçük şeyleri geçersiz kılan Şeriat, büyük özürler ile büyük, hem de ağır şeyleri hüküm olmaktan çıkarmazsa, o takdirde Şer'i Şerif'in önemi kalmaz.
Şeriat'ın vazedilmesinde çok büyük bir uygunsuzluk ortaya çıkar.

Dünyada insan için şaşırıp kalmaktan daha büyük bir zorluk yoktur. Hakikatleri taleb yolunda insan aklı için her zaman gerçekleşen şaşırıp, kalmak gibi bir hal de bulunmaz. Hayrette kalma insan aklı için en ağır, hem de en çok gerçekleşen en büyük bir zorluktur.
Bundan dolayı insanın aklına isabet eden afetler, belalar, vücuduna isabet eden afetlerden daha fazladır, daha devamlıdır. İnsanın vücudu aklından , çok daha hızlı olarak olgunluğa ulaşır. Fakat olgunluğa ulaşamamak belası insanın aklına daha çok isabet eder.
Bundan dolayı, topallık gibi musibetler Şer'i tekliflerin kaldırılmasına sebep kılınmış ise, "olgunluğuna ulaşamamak", gibi tabii ve daimi bir akli musibet ile hakikate ulaşamamak", "şaşırıp kalmak" gibi en genel bir güçlüğün kalkmasına Şeriat nazarında elbette büyük bir sebep olur.
Sonuç olarak:
Hakikatlere yöneliş yolunda hareket ederken insanın aklı eksik veya gerçeğin zıddı inanışlarda bulunursa, bunun için insan Allah katında sorumlu olmaz.
Bu meselede insanlık alemi bir insan gibidir.
İnsanlık aleminde ortaya çıkmış milletler dinler, düşünürken insanın aklından gelip-geçen inanışlar gibidir.
Şüphesiz ki, düşünme yoluyla bir insanın kusurları affedilmiştir.
Buna göre, insanlık aleminde ortaya çıkmış dinlerin de Tanrı inanışındaki kusurları elbette affedilmiş olur
.

Ben insanlık aleminde gelip-geçmiş yahud şu güne kadar gelmiş milletlere kısaca bir göz atsam, aklıma her seferinde "İnsanlar bir tek ümmetti. Allah peygamberleri müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi; insanların ayrılığa düşecekleri hususlarda aralarında hüküm vermek için onlarla birlikte hak kitaplar indirdi. Ancak Kitap verilenler, kendilerine belgeler geldikten sonra, aralarındaki ihtiras yüzünden onda ayrılığa düştüler. Allah inananları, arılığa düştükleri gerçeği kendi izni ile eriştirdi. Allah dilediğini doğru yola eriştirir. (2:213) ayet-i kerimesi gelir.
Giderim,
tefsirleri karıştırırım,
bir kanaat verebilecek ilmi bir açıklamayı hiçbirinde bulamam.
Kalbimi de aklıma da şaşırıp kalma belası istila eder.
Küçük şeylere kanaat ederek, böyle büyük bir ayet-i kerimenin açıklamasına cesaret eden kelamcıların haline hayretim artar.
Ancak; insanlık tarihi, dinler tarihi ile açıklanabilecek bir ayet-i sadece lafzın okunuş tarzıyla açıklayan müfessirlerin sözlerini zaruri olarak çok küçük sayarım.

Bu durumun etkisiyle, hem de tefsirleri karıştırmaktan ileri gelen yorgunluğu -usancı gidermek ümidiyle, bakışlarımı her müşküle cevap verilen o makama, gökyüzüne çevirip düşünmeye başlarım.
"Bütün insanlar bir ümmet idi." Sözünün manası nedir?
"Azgınlık-imansızlık konusunda bir ümmet idiler." manasında olamaz. Çünkü insanların ilk atası Adem, büyük bir peygamber olup çocuklarına ilk başta hak bir din öğretmiştir.
"İman-hakikate yöneliş konusunda bir ümmet idiler." manasında da olamaz. Çünkü doğru yol üzere olan insanlara peygamberler göndermeye bir sebep yoktur. Aslında hakikate yönelmiş insanlara peygamber gönderip ihtilaf belası çıkarmak da elbette İlahi Hikmet'e o kadar uygun değildir.

·  "Hakk'da ihtilaf ettiler" sözünün manası nedir?
·  İhtilaf ederken hak meydanda var mıydı?
·  Varsa, o hak neden ibaretti?
·  Peygamberlerden önce o hakikati insanlara kim öğretti?
·  Öğreten bulunmuşsa, yahud o hakikati insanlar kendileri bulmuşlar ise, peygamberlere ihtiyaç kalır mı?
·  Beyyine sonucunda, insanlar "bağy" etmişler. Sözünün manası nedir?
·  Bağy etmek, neden çıktı, kimden çıktı?
·  Peygamberlerden önce, "bağy" olmayıp, nebilerin gelmesi sonucu insanlıkta "bağy" meydana gelmiş ise, o takdirde İlahi Hikmet'in gereğinin tamamen aksine, İlahi İrade'ye aykırı olarak, gerçekleşmiş olmuyor mu?
·  "İman edenleri Allah hakikate yöneltti." sözünün manası nedir?
·  İman sonucunda doğacak hakikat nasıl şeydir?
Böyle sorular beni saatlerce meşgul eder.
Cevaplarının tefsirlerde bulunmamasından dolayı beni başka yollara sevkeder.
Gücüm kadar cevaplar bulup; memnun olurum; fevkalade memnuniyetim bana biraz cesaret verir.
Bulduğum cevapları, özel fikirlerimi başkalarına sunarım.
Rağbet eden muhterem zatlar tetkik eder, medrese talebeleri Kur'an-ı Kerim'in tetkikin adet edinir.
Bizim en mühim isteğimiz de talebelerin ellerine Kur'an-ı Kerim'i verip, onları şerh ve haşiyelerin karanlıklarından kurtarmaktır
.


3.Delil
Bütün 'Tanrı inanışları' hakkında benim üçüncü delilim muhterem Peygamber İbrahim -aleyhi's-selam- hazretlerinin el-En'am Suresi'nde 75'den 79'a kadar beş ayet-i kerimede anılmış kıssasıdır:
"Biz İbrahim'e kesin ilme erenlerden olması için göklerin ve yerin büyük mülkünü de öylece gösteriyorduk. İşte o, üstüne gece bürüyüp örtünce bir yıldız görmüş, 'Ben böyle sönüp batanları sevmem'. Sonra ayı doğar halde görünce de: 'Bu mu benim Rabbim?' demiş, fakat o da batıp gidince: 'Andolsun', demişti, 'eğer Rabbim bana hidayet etmemiş olsaymış muhakkak sapanlar güruhundan olacakmışım.' Sonra güneşi doğar vaziyette görünce de: 'Bu mu imiş benim Rabbim?! Bu hepsinden de büyük! demiş, batınca da (şöyle) söylemişti. 'Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a eş katageldiğiniz nesnelerden kat'iyyen uzağım. Şüphesiz ki ben, bir muvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim. Ben müşriklerden değilim.'" (6:75-79)
Bu beş ayetten ilk ayet-i kerimede alemlerin Rabbi Allah hazretleri buyuruyor ki: "Biz İbrahim'e, görüp de yakin elde etmesi için göklerin ayetlerini gösterdik."
Allah -Celle Celaluhu- hazretleri ayetleri göstermiş, İbrahim -aleyhi's-selam- o ayetleri görmüş. Kur'an-ı Kerim'in izahına göre, İbrahim -aleyhi's-selam- göklerin ve yerin ayetlerini gördükten sonra, aşamalı olarak üç hali geçip, neticede, Tanrı inanışının olgunluğu olan dördüncü hale gelmiş.
Birinci hal: Yıldızlardan birini, gece karanlığında görmüş de, "Benim Rabbim budur!" demiş.
İkinci hal: Nuru fazla olan ayı görmüş de "Benim Rabbim budur!" demiş.
Bu ikinci halin izahında düşünülecek iki şey vardır: a) Kur'an-ı Kerim bu hali açıklarken, "üstüne gece bürünüp örtünce..." gibi karanlık anına delalet eden bir cümleyi zikretmemiş. Niçin? Benim zannımca o ikinci halde aklın karanlıktan biraz kurtuluşuna işaret içindir. b) Kur'an-ı Kerim, "Andolsun", demişti, "eğer Rabbimin bana hidayeti olmasaymış muhakkak sapanlar güruhundan olacakmışım" güzel cümlesiyle ikinci halde İbrahim'in aklında isteğin, sevincin fazlalaşmış olduğunu göstermiştir. Yani cehaletin karanlığından kurtulan aklın, hakikati taleb yolunda, sevinci-rağbeti daha çok olur.
Üçüncü hal : Daha büyük, daha çok nurlu olan güneşi görmüş de, "Yok! Benim Rabbim şudur; ilk ikisi değildir. Şu daha büyük değil mi?" demiş.
Dördüncü hal: İbrahim'in aklı üçüncü dereceden de yukarı çıkıp, "Şüphesiz ki ben, bir muvahhid olarak, yüzümü o gökleri ve yeri yaratmış olan Allah'a yönelttim .." diyerek Tanrı inanışının en olgununa ulaşmış.

İbrahim -aleyhi's-selam- çocukluk halinden peygamberlik haline gelince o üç hali Tanrı inanışının olgunluğu olan dördüncü hale ulaşmışsa, insanlığın da vahşilik halinden en yüce semavi iman haline gelinceye kadar geçen inanışları pek tabii olarak İbrahim'in hali gibi olur. Çünkü, Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle en büyük bir Peygamber için mümkün haller herbir insan için de elbette mümkün ve uygun olur.

Bizim bu izahımıza göre, İbrahim -aleyhi's-selam- kıssasında anılan o beş ayetin hiçbiri saptırmaların hücumuna hedef olmuyor. Fakat kelamcılar kelam kitaplarında, "Peygamberlerin masumiyetleri" meselesinde o ayetleri "sizin batıl zannınıza göre bu benim Rabb'imdir." gibi takdirler ile saptırmışlar.
Kelamcıların mezheplerini korumak hususunda bunun gibi saptırmaları makul gibi olursa da, kur'an-ı Kerim'in harikulade üslubunu harab etmeleri yönüyle böyle yorumlar hiçbir şekilde uygun değildir. Kelami mezhepleri korumak hülyasıyla gerekli bulunan teviller benim getirdiğim delillere zerre kadar zarar veremez. Ben böyle tevilleri kabul edersem, elbette, günahkar olurum.
Kur'an-ı Kerim buyuruyor:
"Bir de eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden kendilerine indirileni dosdoğru tutsalardı (tatbik ve icra etseler)di muhakkak ki hem üstlerinden, hem ayaklarının altından yiyeceklerdi. İçlerinde mutedil bir zümre de vardır. Onlardan birçoğunun yapmakta oldukları ise ne kadar kötüdür. (5:66)
Yani: "Tevrat'ı, İncil'i, Kur'an-ı -emirlerini yerine getirip, ilkelerini saptırmamakla- ayakta tutsalardı; yukarıdan manevi rızıkları, alttan maddi rızıkları bereketli bir şekilde alırlardı. Bunlar emirlerin sınırlarına, ilkelerin zahirine vakıf olup mutedil olanlarıdır. Fakat çoğunluğu haddi aşar, ilkeleri saptırır." anlam çevirisi budur.
Bu ayetin yönlendirilişiyle ben, Kur'an-ı Kerim'in ayetlerinden hiçbirini tevil etmemek taraftarıyım. Kur'an-ı Kerim'i ayakta tutmanın en mühim manası da onları tevil etmemektir.
Kur'an-ı Kerim'in emirlerini terk etmek, Kur'an-ı Kerim'i ayakta tutmamak ise ilkelerini görünen manasından başka tarafa çevirmek de elbette ayakta tutmamak olur.
Kur'an-ı Kerim'i tevil iki çeşit olur:
Birincisi, kelamcıların yorumlayışıdır ki, ayet-i kerime kendinin görünen anlamından tamamen çıkar. Görünen anlamı ihtimal dahilinde kalmaz.
İkincisi, tasavvuf ehlinin yorumlayışıdır ki, Kur'an-ı Kerim'in görünen anlamına da kast edilir, işaretinden anlaşılıp çıkarılan anlam da kastedilir.
Bu tevil, yorumların en güzelidir. Böyle tevil ile Kur'an-ı Kerim zahiri manasından başka tarafa çevrilmez. Belki Kur'an-ı Kerim zahiri manasıyla anlaşılır ve zahirinin yöneltişiyle insanın kendisi ikinci bir manaya erişir.
Bu farkı açıklamak için burada örnek olarak mutasavvıfların bir tevilini nakledeyim. Mutasavvıfların büyüklerinden biri kendisine aid "Gülşen-i Raz" isimli kitabında der ki:
Eğer yiğit isen, çık bak, önüne ne gelir ise, yetinme etme, daha öte git.
Halil (İbrahim) gibi yürü, Hakk'ı iste. Geceyi gündüz, gündüzü gece et.
Yıldız, ay, büyük güneş, his, hayal, akıldan ibaret.
Ey talip bunların hepsinden yüzünü çevir: Hakikate ulaşana dek, durma git.
"Zahiri şeylere kanaat etmem, hakikati ararım" sözünü her vakit söyle.
El-En'am Suresi'nde İbrahim -aleyhi's-selam- kıssasında konulan ayetleri böyle tevil etmek, Kur'an-ı zahir manasından başka tarafa çevirmek değildir. Belki zahiri manası kastedilmek şartıyla ikinci manaya ulaşmaktır. Bu tevil istenen şey değilse de, yasak da değildir.
Kur'an-ı Kerim'i zahiri manasından başka manaya kullanmak şartıyla tevil elbette doğrudur. Çünkü böyle teviller aklın daha fazla anlamasıyla, doğruya erişmesiyle olur. Kur'an-ı Kerim'in zahiri manası kastedilen değildir demeselerdi, biz kelamcıların tevillerini reddetmezdik. Dilin fesahati (ifade gücüyle), metnin belagatıyla (üslup güzelliğiyle) anlaşılan bir manaya, "kastedilen bu değildir." demek bizim işimiz değildir. Kur'an-ı Kerim'in belagatı, ayet-i kerimeleri olmadık belirlemelerle düzeltmemizden, elbette ayet-i kerimeleri beri kılmıştır. "Ayet tam değildi; takdir ettim de tam oldu" demek, benim zannımca, çok büyük edepsizliktir.
4. Delil:
"Tanrı İnanışlarının Hakikati" iddiasında benim dördüncü delilim el-Bakara Suresi, 62.ayet-i kerimesidir.
"Müminler, Yahudiler, hıristiyanlar, meleklere veya yıldızlara ibadet eden Sabiiler -daha genel bir ibareyle tabir edersek -alemlerin Rabbi olan Allah hazretlerine hem de Ceza Günü'ne iman edip, hayatlarında güzel işleri eda eden bütün insanlar, sonuçta saadete kavuşurlar." (2:62)
Bu ayet-i kerimede kurtuluşun sebebi tayin edilmiştir. Hayır olanı emretmek, şerri men etmek, Allah'ın varlığına iman, iyi kötü herbir amelin karşılığı olan bir güne iman. İşte böyle bir insan, Allah'a ve Ahıret Günü'ne imanın etkisiyle şerden-fesattan korunup, hayrı, salih ameli ifa etmeye çalışırsa, ahıretteki hayatında ebedi saadete kavuşur.
Şekli iman olmaz. Şekli hale gelmiş imanın insan hayatında o kadar önemi de yoktur. Şeriat nazarında muteber iman, insanı fesattan, şerden, zulümden men edip, hayırlı işlere sevk eden imandır. İnsan hayatında önemi, izi olan iman; Şeriat nazarında muteberdir. Ama hayatta önemi olmayan imanın Şeriat nazarında da elbette bir değeri yoktur.
Şer'i Şerif imanı hayatta ortaya çıkan eserleriyle (ameller) ölçer. İman, hayali olarak bulunan bir takım isimlerden oluşmuş kelimelerden ibaret değildir. Belki aklın, kalbin derinliğine yerleşmiş bir nurdur ki, insanı hayatında hayır yoluna yöneltir, helak yolundan kurtarır.
Böyle iman dünyada sadece milletlerin birine has değildir. Günlerin birinde sözü inşaallah daha bir ayrıntılı ve faydalı olarak açarım.
Sonuç
"Bana, sus, soluğunu içine çek, deme.
Çünkü, çemende kuşa sus denilmez.
Göğsümde birçok hazinelerim var.
Her ne kadar, iddiacı(lar) beni fakir görse de,
Göğsümde bir çok hazine var.
Muhterem "Şura" sahifelerinde benim yazdığım, önemi var veya yok, bir-iki mesele delilleriyle beraber yayınlanmıştı. Tabii ki o binlerce kadar satır arasında anlaşılmayan noktalar, sayısız o kadar söz esnasında anlaşılmayan nükteler elbette bulunabilir. Bundan dolayı olsa gerek, hemen her zaman bazı gazete sütunlarında çok garip itirazlar, kendilerince de malum olan yersiz şikayetler yazılmaktadır.
"İlahi Rahmet'in Kapsayıcılığı", "Tanrı inanışlarının Hakikati" gibi meselelerin bugün de çevremize, zamanımızı göre önemleri var mı, yok mu? yönü şimdi bizim burada ihtilaf edilen bir şeydir. Ama temel meselelerin ilmi-dini yönden önemleri, önemlerine göre de zorlukları elbette her insanın bileceği derecede açıktır.
Şüphesiz, kaleminde çok büyük kusurları olan birinin, böyle zor meseleleri açıklarken, bu kusurları sebebiyle, iddiasında, delillerini izah ederken anlaşılmayan noktalar yalnız bir değil daha çok olabilir. Be o kusurlarımı herkesten fazla bilirim. Bu yüzden bana yöneltilmiş itirazlar bulunursa, itiraf ederim. Günahı yalnız bana aittir. İtiraz yoluyla beni ikaz etme zorluğuna tahammül eden gayret sahiplerine kalben teşekkür ederim. Gücüm dairesine giren açıklamaları da yaparak biraz daha fazla izah etmeye çalışırım. Bununla benim noksanlığım tamamlanacağına göre, en fazla faydalanan da elbette ben olurum. Bu yönden bana yöneltilecek itirazlar hakikatte İtiraz olmayıp, ben öyle itirazları aydınlatmak sıfatıyla tam bir memnuniyetle kabul ederim.
Eğer itirazlar ve reddiyeler benim iddiamın batıllığına yahud delillerimin zayıflığına delalet eden itirazlardan olursa, böyle itirazları kabul etmek, hakikat huzurunda edepli olmanın gereği, hem Şer'i hem tabii bir gerekliliktir. Ben, imanımın gereği, secde ettim. Anladığım hiçbir hakikati inkar etmem. İki-üç kişi suçlasa da, ya o ya bu meseleyi meydana atmak konusunda bende nefsani bir garaz yoktur. Vicdanın temizliği adına bu sözümü kabul etmeyen insan belki Allah'ın azameti hürmetine bu sözü kabul eder. Bugüne kadar benim tarafımdan basın dünyasına arzedilmiş dört-beş meseleleri en azından, "elde olanı satmak, revaçta olan metaı pazara sürmek" tabii kaidesine bina eder de, o meselelerin hiçbirinde nefsani bir garazın bulunmadığını kabul eder.
Bu iki çeşitten olan itirazlara benim bakışım böyledir. Fakat gazetelerin bazılarında yayınlanan itirazların çoğunluğu bu iki çeşitten olmayıp, belki meseleyi, hem de İslamiyet'i yahud genel olarak dini anlamamaktan gelen itirazlardır. Böyle itirazlar benim iddiamın batıllığına veya benim delillerimin zayıflığına delalet etmek yerine, İtiraz edenlerin cehaletine, dinin ruhundan gafletlerine delalet eder.
Birinci İtiraz: "Bütün insanların kurtuluşunu iddia etmek, genel af (Amnesiye ) ilan etmektir. Şimdi bundan sonra herbir insan bütün suçları işlesin, zararı yok demektir."
İkinci İtiraz: "Eğer bütün insanlar kurtulacak ise, o vakit İslam'ın özelliğinin önemi kalmaz".
Böyle itirazlar sıradan bir adamdan çıkmış olsaydı, garipsemezdim. Fakat birincisi bir gazetecinin, ikincisi İslam minberinde hutbe okuyan bir hatibin kaleminden yayınlandı. Bu yüzden ben bu iki itirazı biraz garip karşıladım. Çünkü bu iki itirazın herbiri, genelde dinin ruhundan ve özel olarak da İslamiyet'ten tamamen gaflet esasına dayalıdır. "İnsan hayatında dinin önemi yok" fikrinden ileri gelmektedir. "Din iğreti olarak anılan bir şeydir ki zerre kadar önemi, dünyaya aid bir şeyi yok" inancından gelen batıl bir fikirdir.
Teessüf etmemek mümkün değildir. Böyle batıl bir fikirde olan yalnız bizim bir gazetecimiz, yalnız bir hatibimiz değildir. Belki bizim talebelerin, imamların çoğunluğu bu fikirdedir. İslamiyet'in adı anılırken -bizim çoğunluk-cenneti, fakat diğer din adları anılırsa, cehennemi hatırlarına getirirler.
İslamiyet'in hakikatine cennet, diğer dinlerin batıllığına cehennemle delil getirmek mağruriyetten doğmuş bir cahilliktir.
"Bizim vaizimiz hak kokusunu duymadı, dinle bu sözü.
Onun huzurunda söylüyorum, gıybet etmiyorum."
Bütün insanların kurtuluşu meselesinde herbir suçun işlenmesini caiz gören insan, insan hayatında dinin imanın öneminden, hem de İslamiyet'in kendine has faziletlerinden tamamen gafil bir adamdır.
O adam biraz düşünseydi görürdü: Her bir suçu işleme hürriyeti bütün insanların kurtuluşunda değil, kurtuluşun yalnız bir mezhep sahiplerine hasredilmesindedir.
Kurtuluş yalnız bana has olacaksa, o zaman ben benim inancımda olmayan insanların herbirine, "siz şimdi inancınız-mezhebiniz sebebiyle ebedi olarak azaplanacaksınız; hayır işlerden size fayda yok, fena işlerin hiçbirinden size zarar yoktur. Bırakınız hayır işleri, suç işleyin!" diyecek olursam, kurtuluşun özel olduğunu iddia eden adam, benim bu sözümü hiçbir şekilde çürütmez.

"Bütün milletler kurtulacaksa İslamiyet'in önemi kalmaz." diyen itirazcıya ben sorarım: Acaba insan hayatında İslamiyet'in geçerliliği var mıdır?
Elbette, "yok! diyecek.
Aksi olursa itirazı bana olmaz.
itirazın esasına zıt olarak, "önemi var" dese, ben diyebilirim ki; "Buyurun, zatınıza malum olan önemini açıklayın, sonra ben sizin itirazınıza cevab veririm."


Bu iki İtiraz dolayısıyla bir-iki söz arzedeyim:

İnsanlık aleminin başlangıcından, İslamiyet'in ortaya çıkıncaya dek semavi bir sıfatla gelen dinlerin herbiri, insanın kalbinde yerleşen imana en asıl bir esas gibi itibar etmişlerdir. Özel olarak bizim İslamiyet, imanı insanın dünyası için de ahıreti için de en mühim bir esas kabul edip, imanı herşeyden fazla olarak övmüştür.
Genel olarak Semavi dinler, özel olarak İslam Dini, insanın imanına bu kadar olağanüstü büyük bir önemi niçin vermiştir?
İnsanın şimdiki hayatıyla ahıretteki hayatında en büyük öneme haiz olabilecek imanın hakikati nedir?
Mektep ve medreselerimizde iman adıyla telkin edilen şeyler insan hayatına en asıl esas olabilecek derecede öneme haiz midir?
Biz böyle şeyleri düşünseydik, yalnız şahsımızın gafletine delalet eden itirazları yayınlamaya cesaret etmezdik. Bütün insanların kurtuluşu herbir suçu işleme hürriyeti (vermek) manasına gelir demiş olmazdık. İslamiyet'in önemi nerededir anlardık.
İnsanın şimdiki hayatıyla ahıretteki hayatında inançların önemi nedir? Ne yöndedir, gösterebilirsem, benim en büyük maksadım hasıl olur. Ben bunun için, "İlahi Rahmet'in Kapsayıcılığı" , "İnsanların Uluhiyyet Akidelerine Bakış" gibi meselelere aid risaleleri yayınladım. Başlattığım iddiayı doğrulayıncaya kadar, alemlerin Rabbi Allah hazretlerinin yardımıyla, ben hareket ederim inşaallah.

"Bizim uğrumuzda mücahede edenler (e gelince), biz onlara elbette yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah herhalde ihsan sahipleriyle beraberdir" (29:69)
Notlar:
1 Kelamcılar arasında vuku bulan, "Allah'ın sıfatları zatının aynı mıdır, yoksa zatından artık bir varlık mıdır" meselesi ve bundan kaynaklanan anlaşmazlıklara işaret edilmektedir.
2 Burada baskı hatası olmalı. Bu cümledeki "imkan" kelimesi, "kadim" şeklinde olmalı. Çünkü "imkan" kelimesi sonradan olmayla ilgili olup, hudus olan için sözkonusudur. Bu sebepten aynı cümle içinde karşıtmış gibi söylenmesi yanlış olur. Bununla, "alemin vücut bulma illetinin (ilk nedenin) bir sebebe ihtiyacı olması ve bunun kadim mi, sonradan olma mı olduğu" hakkındaki kelami meseleye işaret edilmiştir.
3 Her insan, daha başlangıçta aklı buluğa ermemiş, temyiz gücünden yoksun halden, daha sonra, varlığın gayesine vakıf olabilecek, doğru ile yanlış arasında hüküm verebilen bir olgunluğa doğru kesintisiz dosdoğru bir yol izler. Bundan sonra da yolunu seçer.
4 Harac kelimesinin geçtiği diğer ayetler şunlardır:
"...Allah, sizin üzerinize bir günlük (harac) yapmayı dilemez, fakat iyice temizlenmenizi ve üstünüzdeki nimetini tamamlanmasını diler. Ta ki şükredersiniz." (5/6); "...Artık bundan dolayı göğsünde bir sıkıntı (harac) olmasın" (7/2);
" Allah ve Resulü'ne hayırhah olmak şartıyla ne zayıflara, ne hastalara, ne de harcayarak bir şey bulamayanlara bir günah (harac) yoktur. .." (9/91);
"Allah yolunda hakkıyla cihad edin. Sizi o seçti. Din (işlerin) de üzerinize hiçbir güçlük de yüklemedi..." (22/78);
"...Ta ki evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri zevceleri (ini almakta) Müminler üzerine günah (harac) olmasın. Allah'ın emri yerine getirilmiştir." (33/37);
" Peygamberlerin üzerine Allah'ın, farz ettiği herhangi bir şey(i ifa etmesin) de hiçbir vebal (harac) olmaz..." (33/38);
" ....Sen sıkıntıya (harac) düşmeyesin diye, öbür (mümin)lerin zevceleri ve sağ ellerinin malik oldukları (cariyeleri) hakkında uhdelerine ne farz etmiş olduğumuzu bildirdik. Allah çok yargılayıcıdır, çok esirgeyicidir." (33/50);
"Allah kime doğru yolu gösterir, imana muvaffak ederse onun göğsünü İslam'a açar (genişletir). Kimi de sapıklık da bırakmak dilerse onun da kalbini son derece daraltır (harac).." (6/125);
"Öyle değil, Rabbine andolsun ki onlar aralarında kimi oraya, kimi buraya çektikleri (kavga ettikleri) şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden yürekleri hiçbir sıkıntı (harac) duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (4/65)
5 Harace kelimesi; Darlık, sıkıntı, zorluk, güçlük. Dar yer. Günah sorumluluk, vebal manalarına gelir.
6 Usul-ü Din: Dinin asılları, temelleri demektir. Istılah olarak bütün itikad, inanç esaslarını inceleyen, açıklayan, bir bakıma Kur'an'a dayalı akidelerin felsefesini, akli yorumunu yapan ilme denir. Buna kelam ve Tevhid ilmi de denir.
7 Beyyine: Delil, hüccet, kanıt.
Bağy: 'Geçişli' olarak kullanıldığında 'istemek, istemede ileri gitmek, çabayla arzulamak'. 'Geçişsiz' olarak kullanıldığında ise, 'sınırı aşmak, hakkıyla yetinmeyerek başkasının malına, canına, ırzına kasdetmek, saldırıya yeltenmek ve saldırmak, haksız yere yükselmek isteyerek tecavüzde bulunmak, kendisine sulhun yolları ve biçimleri gösterildiği halde haksızlıkla üst olma sevdası gütmek' anlamına gelen 'beğa' fiilinin mastarıdır ve isim olarak kullanılır.
8 tevil kelimesinin anlamı için bkz.; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, s. 214-215, T.D.V. Yay.; Said Şimşek, Kur'an'da İki mesele, s.45-60, Selam Yay.; Ali Ünal, Kur'an'da temel kavramlar, s. 59-67, Beyan Yay.; Süleyman el-Kafiyeci (terc. İsmail Cerrahoğlu), et-Tefsir fi Kavaid-i İlm it-Tefsir, s.47,48,54, A. Ü. İlahiyat Fak. Yay.
9 "Gülşen-i Raz", Şeyh Mahmud-ı Şebüsteri'nin eseridir. Tebriz'e yakın bir yerde Şebuster'de doğduğu ve orada vefat ettiği hakkında ittifak edilmiştir. Ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler vardır. (H.718, 719, 720, 725 olduğu söylenmektedir). 37 yaşında vefat ettiği kabul edilmiştir. "Gülşen-i Raz"ı ölümünden üç sene kadar önce yazmıştır. Mahmud-ı Şebüsteri, "Gülşen-i Raz"a yetmiş beyitlik bir dibace yazmış, burada Vahdet-i Vücud akidesini hulasa ettikten sonra, Horasanlı mutasavvıf Seyyid Hüseyni'nin, kendisine gönderdiği bir mektupta sorduğu bazı sorulara cevab vermiştir. (Eserin müellifi hakkında daha geniş bilgi için bu çevirinin önsözüne bakılabilir.), Şeyh Mahmud-ı Şebüsteri (Terc. Abdulbaki Gölpınarlı), Gülşen-i Raz, M.E.G.S.B. Şark-İslam Klasikleri Serisi s. III-XXII. Şiirin bu kitaptaki tercümesi için de, s.17-18'de 185-190. beyitlere bakınız.
10 Fesahat: Doğru ve düzgün söyleyiş. Açık ve güzel ifadeli konuşmak. Sözün; lafız, mana ve ahenk itibariyle kusursuz olmasıdır. Başka bir deyişle: Lafızların söylenişinin tatlı, manasının da söylenirken hemen zihne girmesidir.
Belagat: Hitabettiği kimselere göre uygun ve tam yerinde düzgün ve hakikatli güzel söz söyleme sanatı. Halin gereğine uygun söz söylemek.

11 "Şura" Orenburg (Rusya'da bir şehir) da Zakir Ramaev (1859-1921) adlı milliyetçi bir Tatar tarafından çıkarılmış bir dergidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder