MUSA CARULLAH BİGİYEFİN
KADIN VE ÖRTÜNME KONUSUNDAKİ GÖRÜŞLERİ
Bu makalede M C. Bigiyefin kısa bir özgeçmişi verildikten sonra başlıkta bahsi geçen konulardaki görüşleri hakkında kısaca bilgiler verilmeye çalışılacaktır.
1875'de Kazan'da doğan Müellif, orada başlayan tahsilini, Buhara, Mısır, Hicaz, Hindistan ve Şam medreselerinde tamamladı. Tahsil hayatından sonra döndüğü memleketinde ilmî, siyasî ve içtimaî hareketlere öncülük etti. 1917 Bolşevik İhtilali'nden sonra da bu çalışmalarını sürdürdü. Yazdığı bir eserden dolayı tevkif edildi, eziyet ve işkencelere uğradı ve Rusya'dan kaçmak zorunda kaldı. Sürgün denilebilecek bu hayatı, Çin, Hindistan, Almanya, Türkiye, Japonya ve Mısır'da geçti. Mısırda Abduh ile tanışır ve kendisinden dersler alır. 1949'da Kahire'de vefat eden Musa Carullah'ın çeşitli meselelere dair çok sayıda eseri bulunmaktadır. Ayrıca T. İzutsu'nun (1914-1993) Arapça hocası olduğu bilinen yazar I. Türk tarih kongresine de katılmıştır. (A/16) Yazarın son dönemde Türkiye'de tanınmasını sağlayan ise Mehmet Görmez olmuştur.
Bigiyef, ciddi ve gayretli bir âlimdir. Yaşadığı dönemin koşullarında tespit ettiği, karşılaştığı sorunlara kendince çözümler üretmeye çalışmış ve bunları yayınladığı kitaplarıyla toplumun istifadesine sunmuştur. Carullah, kadın haklarını özgürlük bağlamında ele alan bir telakkiye sahiptir. Ona göre kadın, erkek egemenli anlayışa sahip toplumumuzda uzun bir geçmişten bu yana hep mazlum olarak yaşamıştır. Buna dur demenin zamanı gelmiştir. Ayrıca başörtüsü, inancın bir gereği olmakla beraber onun adeta bir parçası sayılan peçe herhangi bir asla istinat etmediği için dayatılamaz. O kendisini şöyle tanımlar: her şaibeden arınmış olan ihlâslı kalemimle halis düşüncelerimi yazdım. Yazarken hep ihtiyatlı davrandım. Her zaman gafletten sakınmışımdır. (A/117; B/85)
Yazarın ulaşabildiğimiz eserleri Halım,(1) Büyük Mevzularda Ufak Fikirler, İslam Şeriatının Esasları, Kitabu's-Sünne (2) ve Rahmef-i İlâhîye Burhanlarıdır: Bu son eser M. Sabri'nin Yeni İslam Müctehidlerinin Kıymet-i İlmiyesi adlı kitabıyla birlikte (3) basılmıştır.
Bu yazıda olabildiğince Bigiyefin -özet halinde- kendi ifadelerini kullanacağız. Yazının akışını ve konu bütünlüğünü sağlamak için bazen kendimiz aralara gireceğiz. Bu arada gerekli gördüğümüz yerlerde kelimelerin (Arapça karşılıklarını da vereceğiz.) Parantez içinde taksimden önceki harf kaynakçadaki ilgili kitaba ve sonraki rakam ise sayfa numarasına işarettir. Parantez dışı rakamlar ise sure ve ayet numarasını gösterir.
Kadın konusunda İslam'a yönelik eleştirilerde, gerek insanlık tarihi boyunca tevarüs eden problemlerin ve gerekse çağımızda kadını tüketim ekonomisinin bir metaı haline getiren şartların görmezlikten gelinmiş olması ve İslam toplumlarında bu konuda ortaya çıkan yanlış düşünce ve uygulamaların bizzat İslam'ın kendisinde aranması, insaf dışı değerlendirmelerdir.
Kadınla ilgili sorunlar bütün insanlığın sorunudur. Zira kadın ile erkek arasındaki biyolojik farklılığın toplumsal ve kültürel bir farklılığa dönüştürülmesi bin yılların ötesinden günümüze intikal eden bir sorundur.
Oysa ki Kur'an kendi inananlarına, kadın hakkında çizdiği çerçeve ile de yetinmeyip zaman içerisinde daha ileri adımlar atmalarını emretmiştir. Ne var ki Müslümanlar tarih içinde Kur'an'ın bizzat çizdiği çerçeveyi dahi yakalayamamış ve Kur'an öncesi düşünceler İslam toplumlarında hayatiyetini, hem de İslam görüntüsü altında, devam ettirmiştir. Kadim din ve kültürlerin Müslümanlara tesiri, yerleşik kültür ve geleneklerin dine baskın çıkması, dinin ve dini metinlerin yanlış anlaşılması ve yanlış yorumlanması yanında, Müslümanların ahlaki zaafları da bu tür düşüncelerin yaşamasına ve kökleşmesine zemin teşkil etmiştir.
Kadının hicabına yönelik bütün hükümlerin, sadece erkekleri fitne ve fesada düşmekten alıkoymak için vazedildiği söylemi insafsızcadır. Zira bunu Allah'ın (c) adaleti ile izah etmek kabil-i imkân olmayacaktır. Kadın erkek ilişkilerinde medeniliğin ölçüsü, mutlaka bunların insanlıklarını, günlük hayatın her anında cinsiyetlerinin önüne geçirmek olmalıdır. (A/7-9 M.G.'in önsözü)
Kavramsal çerçeve: Bedevi Arapların lugat defterinde maddi ve manevi güzellik derecelerine göre hatunların bir tasnife tabi tutulduğunu görürüz: Cemile, vadie, hussane, vesime, kasime, raia, bahire, muncibe, haride, nevar, hassane, muhsana, akır, nezur, nesur ve ğaniye. Bütün bu kelimelere baktığımızda Araplarda hatunların hürmet ve kıymetlerinin sadece güzellikleriyle ölçülmediğini anlarız. Esasen güzellik sevginin kuvveti olsa da, hiçbir zaman hürmetin temeli olamaz. Yahut tek başına güzellik hürmete esas kılınamaz. Muhabbet bir esas ise hürmet daha büyük bir esastır. Hikmet, muhabbet kuvveti yanında hürmet esaslarını da talep eder. (A/29-32)
Bu tasnifi gözden geçirerek bedevi Araplardan medeni edep dersi almak gerekiyor. Bedevi Arapların nazarında güzelliğin en büyük derecesi, kemalin en büyük gayesi bu sonuncu (ganiye) kelimede yatmaktadır. Yani hatunların en büyük hürmeti süs ve ziynetten üstün olmak, süse ihtiyaç duymamaktır. Bedevi ğaniyeler (: güzellik iffet ve hürmetiyle süs ve ziynete hiç ihtiyaç duymayan hatunlar), medeniyet dünyasının büyük salonlarında modaların esiri olmuş, büyük küçük harici süslerle ayakta duran madamlar, madonnalar ve matmazellerle aynı değildir. Zira medeniyet dünyasının hanımları için, salon kuklası ve meclis süsü olma şerefi daha fazla muteberdir. Oysa bedevi ğaniyeler, insanlık şerefi, yeryüzünün en değerli varlıkları ve kalplerin de kraliçeleridir. (A/30)
Öte yandan nesur, rahmi bereketli; yani çok çocuk doğuran kadın demektir. Bunlara mehir olarak altınlar saçıldığı için bu ad verilmiştir. Bu hatunların toplumsal değerleri bütün kadınlardan ziyadedir. Muncibe: necip evlatlar doğuran ve yetiştirdiği çocuklar güç ve kuvvet bakımından imtiyaz kesp etmiş hatunlara denir. Bütün Araplar nezdinde muncibe olmak hürmet ve kemalin en büyük gayesi ve zirve noktasıdır. (A/31)
Kadınlara avrat demek yanlıştır, diyen müellif, bunun yerine Hatun demek lazımdır, demektedir. (A/24-25) Yazar, hatun kelimesini bedevi Arapların da kullandığını söylemektedir. Ancak, bu kelimenin Türkçeden mi Arapçaya, Arapçadan mı Türkçeye geçtiğini belirtmemektedir.
Geçmiş ulemanın, fıkıh kitaplarındaki özel hallerine ait açıklamaları dışında kadına ve problemlerine dair herhangi bir çalışması bilinmiyor, diyen Bigiyef, Futuhat-ı Mekkiye'nin '"Hatunun İhramı Yüzündedir' başlığı altında, hicap meselesi nihai bir şekilde halledildiği hâlde, hiçbir kitapta Futuhat'ın o güzel açıklamalarına rastlamadım." demektedir. (A/19)
Kadınlar erkekte kuvvet gibi şecaat gibi akıl ve maharet gibi manevi güzelliklere daha fazla önem verirler. Fiziki güzelliğe ve şekle o kadar önem vermezler. Oysa erkeklerin kadınlarda aradığı ilk şart fiziki güzellik ve harici süslerdir. Erkekler kadınlar kadar manevi güzellikten haz almazlar. Onlara nispeten bu zevkten mahrumdurlar. Medeniyet dünyasının bu kadar moda müptelası olması, hanımların süse ve süs eşyasına sınırsız derecede rağbet etmesi, aslında erkeklerin günahıdır. Nitekim bütün modaların büyük küçük bütün süs eşyasının mucitleri erkeklerdir. Eğer erkekler manevi cemalden, edebi kemalden haz alsalardı böyle olmazdı. Erkekler hatunların güzelliğinden ziyade edeplerine ve toplumsal değerlerine kıymet verselerdi, onlar edebi kemal ve manevi cemal hususunda birbirleriyle yarışırdı. O takdirde bugün medeniyet dünyasının maruz kaldığı fesat tufanları ve iktisadi buhranlar, belki hiç olmayacak yahut daha az olacaktı. Bundan dolayı olsa gerek ki Kur'an meleklerin diliyle fesadı erkeklere nispet etmiştir. -Mütercim dipnotta: muhtemelen 2/30, 16/88, 26/152'deki ifade-lerde müzekker zamirlerin kullanılmış olmasını dikkate almıştır, demektedir- (A/30-31)
Hicap insanlık tarihi kadar eskidir. Eski Roma'da ve Yunanlılarda hatunlar hayatlarını hicap içinde geçirmişlerdir. İsrailoğullarına gönderilen bütün peygamberlerin şeriatlarında hicap ve nikap/ peçe yer almıştır. (A/135)
Diğer bir ifade ile kadim bütün medeniyetlerde hicap vardı. Halkın ahlaki gayretleri ile ortaya çıkan hicap, semavi bütün dinler tarafından da kabul edilmiştir. Tevrat-Tekvin 24-38. fasıllarında hicabın İbrahim (a) döneminde de var olduğu belirtilmiştir. Şayet bir ümmetin örf ve adetlerinde kötülük yoksa bu örf semavi şeriatlar tarafından da kabul edilmiştir. Hatunların yüzlerini ve vücutlarını örten hicap geleneği ümmetlerin ihtilafıyla, kültür seviyelerine göre her yerde, her asırda, her yönden ve her şekilde farklılık arz etmiştir. Bir asırda bir memlekette ayıp olan örtünme tarzı, diğer bir asırda, başka bir memlekette ziynet olmuş ve büyük bir güzellik olarak addedilmiştir. Peygamberler ümmetlerin kültürlerine ve sosyal hayat tarzlarına saygı duydukları için her yerde bu tür adetleri kabul etmişler, hatta kendileri de bu tür adetlere riayet etmişlerdir. (A/48)
Bigiyef, bu vesileyle Tevrat'ın hatunlara dair ifadelerine övgüler dizmekte; müfessirleri, vehimlerini semavi kitapların naslarının önüne getirmekle itham etmektedir. Ona göre Tevrat'ın yaratılışla ilgili Tekvin 2/21-25, 3/21 tasviri filozoflarınkinden daha makul ve inandırıcıdır. (A/33-35) Ayrıca onun, Tevrat'ın beliğ, veciz ve kapsamlı açıklamaları (A/58) ile Tevrat'ın ayet-i kerimelerinde de güzel ve beliğ bir şekilde (A/59) gibi övgü cümleleri mevcuttur. Fakat yine onun, Tevrat, hatunların adet ve çocuk doğurmak gibi vazifelerini ceza olmak üzere yüzlerine vurmuşsa da (Levililer 12), Kur'an'ın bu izahata ince bir üslupla itirazı vardır ve Tevrat'ın habbe kadar ufak bir hatası İncillerin çağında gök kubbelere dönüşmüşse de, Kur'an, insanlara ezeli ismet şerefini ihsan etmiştir. İşte bu, Kur'an'ın Eski ve Yeni Ahid'in akideleri hakkındaki çok nezih bir irşadıdır. (A/59-60)
Bu bağlamda o, yukarıda belirtilen yerde (A/33-35) "kadınlar erden yaratıldı" ifadesine bir yorum yapmamaktadır. Ancak Kavaidi Fıkhiyye ve Uzun Günlerde Ruze kitaplarına atıfla: Tevrat'a ait bu ifadenin İslam kültürüne geçmiş şekli olan 'Havva Âdemin sol kaburgasından yaratıldı' ifadesine dair: Kur'an'ın örfüne bu kadar ters düşen bir tefsirde İslam bilginlerinin, nasıl bir ağızdan ittifak edebildiklerine hayret ettim. Fatiha suresinden on bin mesele çıkarırım, iddiasıyla büyük tefsir yazan Raziler, kıraat, irab ve kelam meseleleri için o kadar çaba sarf eden Kadiler, dünyada benim tefsirimin bir eşi bulunmaz, sözüne cesaret eden iddiacılar, Kur'an'ı kendi mezheplerinin dar dairelerine sokan fakihler, Kur'an'ın ayetlerini tefsir ederken biraz daha fazla itina gösterselerdi daha güzel olurdu. Rivayetlerde geçen bazı kelimelerin zahirine aldanarak Kur'an'ın ayetlerini hilaf-ı hakikat tefsir etmeyecek kadar itina göstermek elbette zorunludur. İslam bilginlerinin ayeti, siyakı ve manası tamamen farklı olan bir hadisle tefsir etmeleri şanlarına yakışmaz. Buhari ve Müslim'deki "çünkü kadınlar kaburga kemiğinden yaratılmıştır." ifadesi kadınların kaburga kemiği gibi hassas bir tabiata sahip olduğunu bilin, demektir. [Mütercim: yukarıdaki hadisin bütün tarikleri toplandığında yazarın haklı olduğu, hadiste geçen ifadenin bir teşbih ve mecaz olduğu anlaşılacaktır.] (A/130-132 ek3)
Kur'an'ın nasları ve şarii hakimin masum lisanıyla beyan olunan hükümler iki kısımdır:
1. Ahkam-ı İbtidaiye: insanların, insanlık yönüyle zaruri ihtiyaçlarına, kemallerine, hukuklarına vazifelerine ve edeplerine ait her bir hüküm Şar'i tarafından başlanıp vazedilmiş ve talim edilmiş olma yönüyle yahut asli fıtrat hükmü olma sıfatıyla ahkam-ı ibtidaiye diye isimlendirilmiştir. Bunlar sabit ve değişmez hükümlerdir; herhangi bir hususa tabi değildir; genellik ve süreklilik arz ederler. Malın ve canın korunmasıyla ilgili beyanlar, 16/90, 7/199 gibi ayetler, nikâh, talak, mübadele gibi hükümlerin her biri bundandır.
2. Ah-kâm-ı Vifakiye: halin hususiyet ve iktizasına göre va'z kılınan hükümlerdir. Bu hükümler adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartıyla kabul edilebilirler. Zaman ve mekâna göre, toplumların şartlarına ve yapılarına göre değişebilirler.
Semavi dinlerde köleliğin meşruiyeti, ahkâm-ı vifakiyedendir. Toplumun durumuna ve iktisadi muamelelerin gereğine göre, önceki şeriatların her birinde kölelik meselesi vardı. Yani toplumun haline ve zamanın ihtiyacına uygun olarak ikrar kılınan hükümler cümlesindendir. İslam şeriatı ise köleliği tedrici olarak tamamen iptal etmiştir. (C/8-9, 35-36; A/138 ek7)
Diğer bir ifade ile İslam'da çağın medeniyet derecesine, zamanın önceliklerine, mekânın hallerine, ümmetin edebi seciyesine, çeşitli durumların gereklerine ve özelliklerine göre kabul edilen, vazedilen hükümlere ahkâm-ı vifakiye adı verilir. Bu tür hükümlerin herhangi bir mefsedete yol açmadıkça kabul edilip vazedilmesinde bir sakınca yoktur. Bunlar zaman içerisinde de değişebilirler. (A/49)
Semavi şeriatların her birinde hanımların hicabı, ahkâm-ı vifakiyedendir. Toplumun ahlaki gayretlerine, ahlaki düşüncesine göre tanınan bir adet olan hicap, semavi şeriatların her birinde ifade buyrulmuştur. (C/36)
Hicabın çeşitleri vardır: Burka: yüzün bütününü örter, hatunlara mahsustur. Kına: bu örtü müşterektir. Nikab: bütün yüzü örtmez, iki gözden biri açık kalır. Lifam: gözlerin ikisi de açık kalıp örtü burun üzerinde olursa lifamdır. Lisam: burun tamamen açık olup örtü ağız üzerindedir. Yüzü hiçbir şekilde örtmez ise hımar, nasif, cilbab, muaccer ve rida. Himar: yüzü örtmeyip boyun ile başı örter. Nasif de himardan biraz büyük olur. Cilbab: yüzü örtmez. Baş boyun iki omuz ve göğüsleri örtücü olur. Rida milhafe ve melae başın tamamını, bedenin çoğunu örter. Ama yüzü örtmez. (C/36)
Yüz perdesi (peçe) de ahkâm-ı vifakiyedendir. Yüz perdesi, yerine getirilmesi gereken bir maksadın vesilesi olmak üzere, ümmetin edebi muhafaza gayretine göre sadece Araplarda kabul edilmiş bir şiar idi. İslam bu güzel âdeti tadil ederek tamamlamış oldu. Ayetlere göre İslam hatunlarına örtmeleri emredilen, el ve yüz dışındaki organlarıdır. 24/3l'de geçen humur, hatunların başlarını ve boyunlarını örten örtüdür. Yüz örtüsü değildir. (A/49)
Bedevi Arab'ın namusu, mabudu, mukaddes idi. Araplarda bu hicapların hepsi bulunuyordu. Yüzü örtmek de biliniyordu. Ancak bütün bunlar avret perdesi olarak değil, şeref şiarı olarak kullanılıyordu. Bunlar hür kadınlara ve kibar ailelere özgü bir süs olarak bulunuyordu. Binaenaleyh hürriyetleri olmayan cariyelerin hicap taşıması yasaklanmıştır. Hatta ziynet olarak kullanıldığı içindir ki hür kadınlar da matem günlerinde ve tehlike anlarında burka ve nikab gibi ziynetlerini terk etmişlerdir. (A/46-47; C/37)
Diğer bir ifade ile Arap kadınlarında yüz hicabı (peçe) hürlere mahsus bir ziynetti. Kötülük zamanlarında, tehlike anlarında ziynet adet olduğu üzere terk edilirdi. Araplarda hicap âdeti hatunların şereflerine, hürmetlerine, ismetlerine göre idi; zaruri olarak istenilen bir maksadın vesilesiydi. Vaktine göre Arabistan'da toplum hayatının gereklerine göre güzel ve biricik bir tedbirdi. (C/3 8-39)
Carullah'a göre yüz örtüsü Arab'ın güzel bir âdetidir. İslam böyle bir âdeti neshedip kaldırmamışsa bile 24/31, 33/59 ayetlerinde yüzün örtülmesini de vacip kılmamıştır. 24/3l'de ziynetler hakkında 'görünen kısımlar müstesna' ifadesinden, yüz açmanın caiz olduğu anlaşılmaktadır. Hem yüzün hem de ellerin ziynetleri bizzat hikmet sahibi Şari tarafından istisna kılınmıştır. Yüz ve el gibi günlük hayatta normal olarak açık olan azaların ziynetlerini örtmek vacip olmazsa kendilerini örtmek hiç vacip olmaz. Bizce ayetlere göre meşru kılınan hicabın en önemli nevi, hatunların yüzlerine ve vücutlarına ait değil bilakis hürmetlerine ve hukuklarına aittir. (A/50) -M. Esed'in, kendiliğinden görüneni hariç, (24/31) ayetinden hareketle tesettürün kaynak ve hükmünü hakim örfe (geçerli adet) dayandırmasına yönelik değerlendirmemiz için bkz. Muhammed Esed'in Kuran Mesajı Adlı Meal-Tefsiri Üzerine Bir İnceleme, İslamî Araştırmalar, 16/1, Ank. 2003., 144-147.-
İki müellifin söyledikleri arasındaki fark, Esed, 'başörtüsü'nün örfi olduğunu söylerken Bigiyef, 'yüz örtüsü'nün (peçe) örf-adet olduğunu belirtmektedir. Nitekim o, 33/59'daki cilbab da hatunların başlarını boyunlarını ve göğüslerini örten bir örtüdür, bu da yüz örtmeyi içine almaz, yüzü örtüp örtmeme meselesi, toplumun adetlerine, adap anlayışlarına tabi olarak kalmıştır, demektedir. (A/50; C/38-39)
Hicabın ahlaki değeri ve manası: hicabın her çeşidi, hem de en önemli çeşidi, ayetlere göre meşru ve matlup olmuştur. Bu hicap, hanımların yüzlerine ve vücutlarına ait değil, belki hürmetlerine ve hukuklarına aittir. Bu hicap, maddi değil, belki hürmet, şeref ve ismet hicabıdır. Şüphesiz hatunların bu kıymetli cevherleri fazilet kuvvetiyle ve terbiye sayesinde muhafaza edilebilir. Fazilet ve terbiye hem erkek, hem de kadında bulunursa, ikisi arasında hiçbir şüphe, hiçbir kötülük elbette bulunmaz. Lakin Hz. Adem'in oğulları ve Hz. Havva'nın kızlarında fazilet hisleri ve terbiye yüceliği o kadar çok değildir. (C/39)
Hımar, cilbab ve hicap ayetlerinin (33/53, 55, 59, 42/51) açık beyanlarına fıkıh gözüyle bakarsak, görürüz ki Kur'an'da iki çeşit hicap beyan edilmiştir. 1. Vücudun yüz ve ellerden başka uzuvlarını örtmek şeklindeki hicap. Bu, hanımların edepleri ve onların vazifeleridir. 2. Saygınlık örtüsü (hürmet hicabı). Bu hicap, erkeklerin vazifesidir. Hatta en basit durumlarda da hanımlara hürmet etmek; hiçbir yerde, hiçbir konuda hanımların hürmetini çiğnememek erkeklerin ahlakı ve görevleridir. İslam mescitlerde, haremde, Kabe'de, okullarda, ilmî topluluklarda hanımların ve kızların yüzleri açık olarak bulunmalarını yasaklamamıştır. Açılıp saçılmaktan korumak ve saygınlıklarını yüceltmek maksadıyla emrolunan saygınlık örtüsü, kadınların ve kızların izzetlerini arttırır. Eğitimden, ilimden, irfandan, mescitlerde, okullarda, ahlak cemiyetlerinde hazır bulunmaktan hiç birini alıkoymaz. Şu bir gerçektir ki, bu güzel örtünme, yanlış bir şekilde kullanılmıştır. Hanımların ve kızların, haksızlığa uğramalarına, hapsolunmalarına, her şeyden mahrum olmalarına en büyük sebep olmuştur. Yani toplumun yanlış kabulleri ve hayvani alışkanlıkları şeriatın güzel tedbirlerinin önüne geçmiştir. (C/41)
İslamiyet'te örtünmenin esası hanımların hakları, saygınlıkları ve şerefleridir.Mukallit fakihlere göre ise örtünmenin esası fitne korkusudur. Ahlaklı ve dindar erkekleri fitneden korumak için hanımları ve kızları hapsettiler; bütün haklarından, şereflerinden tamamen mahrum bıraktılar. Eğer hanımlar iffetsizliğe meylediyorlarsa hicabın bir paralık önemi yoktur. Ancak hicabı terbiyeden, ilimden, marifetten ve hukuktan menedecek bir şekilde kullanmak yanlış olur. Bu mesele hakkında el-Futuhat'ul-Mekkiyye'nin kadının ihramı yüzündedir, bölümünde oldukça uzun ve güzel açıklamalar vardır. Herhalde örtünme meselesi de toplumun ahlak anlayışına, sosyal adetlerine göre meşru kılınmış olup, ahkâm-ı vifakiyedendir. Faydası umulan bir maksat için gerekli görülebilen muvakkat bir tedbir. (C/42-44)
Mütercimin dipnotu: İbn-i Arabi'deki bu başlık aslında Ukayli'nin mevkuf ve Darekutni'nin merfu olarak İbn-i Ömer'den rivayet ettikleri bir hadistir. Hadisin asıl anlamı: hac ibadeti esnasında kadının ihramı yüzünün açık olmasıdır, demektedir. [Burada mütercim hadisin sıhhati için bkz. İbn-i Hacer Lisan'ul-Mizan 1/487 demektedir. Ancak bu kaynakta hadise dair ne söylendiğine değinmemektedir. Oysa okuyucunun bilgisine böyle bir atfı sunmak yerine orada ne dendiğini ya da kendi kanaatinin ne olduğunu belirtmesi daha güzel olurdu.] İbn-i Arabî özetle şöyle diyor: Kur'an'ın hükümleri iki kısma ayrılır. Bazı hükümler ibtidaen nazil olmuştur; yani nüzul ortamında meydana gelen herhangi bir sebep veya sorulan bir soru üzerine değil de kendi başına müstakil bir hüküm olarak nazil olmuştur. Bazı hükümler ise, ibtidaen değil kevni herhangi bir sebeple yahut sorulan bir soruya cevap olarak nazil olmuştur. Şeriatın pek çok hükmü bu ikinci kısma dâhildir. Hicapla ilgili ayetler de ibtidaen değil, Medine döneminde başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahabelerin ısrarlı talebi üzerine nazil olmuştur. Ancak yine İbn-i Arabi'ye göre bazı ayetlerin bu şekilde nazil olmuş olması müminleri söz konusu hükümleri uygulamaktan alıkoyacak bir mazeret olamaz. Sadece bunların ibtidaen nazil olan bir hükümle aynı derecede ve aynı mertebede olmadığı bilinmelidir. Hacda bile hanımların yüzlerini örtmeye çalışan erkekler, aşırı kıskançlıkları gereği hicap konusunda istenmeyen bir takım hükümleri dine sokuşturmaya kalkışırlarsa bu Allah'a karşı işlenmiş en büyük edepsizlik olur. İslam'ın ilk asırlarında dahi bazı insanlar yakalandıkları kıskançlık hastalığı gereği şeriatın caiz ve mubah gördüğü birtakım davranışları yasaklama cihetine girmiştir. Mesela hanımların mescide girmeleri; Resulullah'ın vefatından hemen sonra, bazı kimseler; 'eğer Peygamber kadınların kendisinden sonra mescitlerde neler ihdas edeceklerini bilseydi, mescitlere gitmelerini yasaklardı', diyerek bu izne karşı çıkmışlardır. Oysa Allah bu izni verirken kadın kullarının mescitlerde ne yapacaklarını veya neler ihdas edeceklerini bilmiyor muydu? Allah kadınların asla uygun olarak, yüzlerini açmalarına izin verdiği halde, gerek günlük hayatta gerekse ibadet esnasında kapatılması gerektiğini söyleyenler kıskançlık hastalığı gereği Allah'ın mubah gördüğünü haram kılmaya çalışanlar cümlesindendir. Nihayet şu örneği veriyor: Bazı sahabeler peygamberi yemeğe davet ettiler. O da Aişe'yle beraber olması şartıyla kabul eder. Sahabi bu şartı önce kabul etmez sonra kabul etmek zorunda kalır ve Resulullah Aişe'yle yan yana yürüyerek davete gider. (Müslim, Eşribe 139) Bugün makam mevki sahibi bir kadı, bir hatip, vezir veya sultan peygamberi örnek alarak böyle bir davranış sergilerse düşük bir ahlaka nispet edilmez mi? Oysa bu davranış mekarim-i ahlak'tan olmasaydı Peygamber (a) yapar mıydı? Ki o mekarim-i ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. Fütuhat, 1/741-744 (C/42-43)
" Adalet, hakkaniyet ve erdeme aykırı olmamak şartı ile ahkâm-ı vifakiye İslam şeriatında" ikrar olunup, kabul edilebilir. Ama genele uygulanamaz, sürekli olamaz. Bilakis zamanın ve mekânın durumu, toplumun yapısı ve şartların gereksinimi gibi amillerin ihtilafıyla elbette farklı farklı olur. Evvelki şeriatların her birinde ahkâm-ı vifakiye zaruri olarak bulunduğundan, semavi şeriatlarda adalete aykırı hükümler bulunabiliyordu, belki de vardı. Bugün bizim gözümüze adalete aykırı gibi görünen her bir hüküm, zamanına ve halkın durumuna göre belki de en adil ve makbul hüküm olmuştur. Lakin İslam şeriatı toplumun adetlerine, yapılarına göre vifaki hükümleri kabul ederse de adalet ve hakkaniyete aykırı adetleri, hukukları, hükümleri kabul etmez. (C/44)
Hem erkeklerde hem de hatunlarda fazilet ve terbiye bulunursa iki cins arasında şüphe ve şai-belerin bulunması elbette mümkün olmaz. İffetin değeri hem erkek hem de kadın tarafından bilinirse yüz perdesine gerek kalmaz. Eğer hatun iffetin değerini bilmiyorsa yüz perdesinin de hiçbir kıymet-i harbiyesi olmaz. Hatunlar iffetin değerini biliyor, fakat erkekler bilmiyorsa işte hicap bu durumlarda faydalı ve zorunlu olur. Bu durumda da yüz perdesi değil kadın erkek karışımı olan ihtilatı önleyici bir hicap gerekir. Nitekim ilgili ayetlerin bütün ifadeleri kadınlara değil erkeklere hitap etmektedir. Hicap erkeklere nispetle hicaptır. Hem belağat hem de nahiv kaidelerine göre perde/örtü arkasından istemekle emredilenler erkeklerdir. Buradaki emir ve yasakların tümü erkeklere yöneliktir. Hiçbir ayette doğrudan hatunlara bir emir yoktur. Bundan dolayı hicabın sadece hatunlara farz olduğunu söylemek mümkün olur mu? (A/50-52)
Kaldı ki, İslamiyet Ka'be ve mescidlerde, mektep ve medreselerde, bilgi elde edilen fakültelerde, büyük cemiyetlerde ve edep meclislerinde kızların ve hatunların yüzlerini açarak hazır bulunmalarını yasaklamamıştır. Ancak nerede olursa olsun kızların ve hatunların açılıp saçılmalarını menetmiştir. Çünkü açılıp saçılma tehlike ve mefsedetten hali değildir. (A/53)
"Hatunların içtimai saygınlıkları bulunmadıktan sonra, ne yüz perdesinin kıymeti olur, ne de yüzü açmanın zararı. Yüz perdesi, ismet şiarı olmak üzere bizzat hatunların kendi istek ve iradeleriyle kabul edilmiş olsaydı, bugün hicap, devletin istiklal bayrağı kadar mukaddes bir simge olurdu. Bilindiği gibi güç ve kuvvet olmazsa yahut düşmanın gücü ve kuvveti fazla olursa, devletin bayrağı düşman ayakları altında paymal olmaya mahkûm olur. Bir bayrak istiklal simgesi olarak kutsiyetini kaybedince değerini yitireceği gibi, yüz perdesi de ismet şiarı olarak kıymetini kaybedince beş paralık değeri kalmaz." (A/20)
M. Carullah konuyla ilgili şöyle bir hadis verir: "Kendi kızlarını himaye etmek için canını veremeyen bir ümmet, ceza olarak düşman eliyle harap olma akıbetinden kurtulamaz." Ancak Yayına Hazırlayan, verilen bu hadis için dipnotta: 'hadis kaynaklarında böyle bir hadisin varlığı tarafımızdan tespit edilememiştir. demektedir. (A/20) Diğer benzer örnekler için bkz. A/96, 100; B/23, 38; C/87-88.
Casino Review - DrmCD
YanıtlaSilNo, 당진 출장안마 we've found that the biggest differences we'll get when we decide to play at the casino 상주 출장안마 is the 여주 출장마사지 game layout. That's 익산 출장샵 when it comes 충청남도 출장안마 to gaming.