11 Ocak 2014 Cumartesi

KİTABUS-SÜNNE HAKKINDA



Bu kitap, 18. asrın sonlarında Hindistan'da ortaya çıkan, Sünnet'i İslam'ın temel kaynağı olarak kabul etmedikleri ve Kur'an İslamı söylemi ile ortaya çıktıkları için kendilerine Ehl-i Kuran adını veren kimselere karşı kaleme alınmış polemik türü bir eserdir.


KUR’AN-SÜNNET İLİŞKİSİNE FARKLI BİR YAKLAŞIM

KİTÂBU’S-SÜNNE[1]

Ele alacağımız çalışma, Kazan’lı Mûsâ Cârullah Bigiyef’e aittir. Müellif, bu şehirde başladığı tahsil hayatını, birçok ülkede sürdürmüş; başta Fıkıh ve Usûl sahası olmak üzere Tefsîr, İslâm Düşüncesi, Siyâsî ve İçtimâî meseleler, Türk-Arap ve Fars Edebiyatı, Hadîs gibi pek çok ilim dallarında yazdığı eserlerle kendisinden söz ettirmiştir. 1949 yılında Kâhire’de vefât eden Bigiyef’in üzerinde duracağımız bu eseri ise Hadîs konusunda yazdığı 3 kitaptan birisidir.
Mûsâ Cârullah’ın mezkur kitabını dilimize kazandıran Mehmet Görmez’dir. Görmez, kitabın önsözünde önemli bir konuyu ele almıştır. Bu, son zamanlarda sık sık, belki de gelişi güzel telaffuz edilmekte olan Kur’an İslâmı terimi ile ilgilidir. Bu kısımda Görmez, bu tabirin ne derece doğru olduğunu tespit etmek amacıyla bazı sorular sormuştur. Bunlar, onun ilmî bir tabir olup olmadığı; onu ortaya çıkaran sosyo-kültürel sebeplerin neler olduğu; Kur’an İslâmı diye bir projenin bulunup bulunmadığı ve bunun tarihî dayanakları ile ilgilidir.
Görmez, Kur’an İslâmı tabirinin şu muhtemel sebeplerle kullanıldığını söylemektedir:
                     ü         İslâm’ın tek kaynağının Kur’an olduğunu vurgulamak için,
                     ü         Sünnetin İslâm’ın temel kaynağı olmadığını ifade etmek için,
                     ü         Geleneksel İslâm’ın yanlışlarından kurtulmak için.
Değerlendirmeler sonucunda Görmez, Kur’an İslâmı tabirinin doğru ve ilmî bir tabir olmadığı sonucuna varmıştır. Fakat o, böyle bir düşüncenin durup dururken ortaya çıkmadığını, bunda oryantalist projenin ve emperyalistlerin sömürge ideallerinin etkisinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade etmektedir. Bununla birlikte bu söylemi sadece bunlarla açıklamaya çalışmayı da doğru bulmamaktadır. Onun ifadesiyle, tarihin miras olarak bize devrettiği problemler ve bu problemleri çözecek ilmî ve entelektüel birikimin azlığı, modern hayatın dayatmaları karşısında İslâm dünyasının içine girdiği düşünce krizi ve bunu aşacak düşünsel ve ahlâkî irâdenin yokluğu bunu ortaya çıkaran sebeplerin başında gelmektedir.
Bize göre de Kur’an İslâmı ifadesi, her ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın, doğru olmayıp, tam anlamıyla ölçülüp biçilerek ortaya konulmamış bir düşüncenin ürünü gibi görünmektedir. Pratikte böyle bir projenin yürürlüğe konması ve bundan başarılı bir netice alınması mümkün değildir. Çünkü, İslâm’ın sadece Kur’an esas alınarak mükemmel bir şekilde hayata geçirilmesi imkânsızdır. Onunla birlikte mutlaka Hz. Peygamber (s.a.)’in Kur’an’ı nasıl anladığının, yani onun sünnetinin de yürürlüğe sokulması zaruridir. Sünnet olmadan Kur’an’daki ibâdât, muâmelât, ukûbât, ahlâk v.s. gibi birçok konuyla ilgili âyetin nasıl uygulanacağını kestirmemiz imkânsızdır. İşte bu gibi sebeplerden ötürü kullanılan bu tâbir daima eksik kalmaya mahkumdur, pratik değeri yoktur.
Musa Cârullah bu kitabındaki fikirlerini çeşitli başlıklar altına toplayarak açıklamıştır.
Kitap, fazla uzun olmayan bir önsöz ile başlamaktadır. Bu kısımda yazar, bu kitabı yazmasının sebepleri üzerinde durmaktadır. Burada o, kendilerine Ehl-i Kur’an denilen ve sünnet ve hadîsin İslâm şerîatında hükümlerin isbâtı için en aslî bir delil olduğunu kabûl etmeyen bir fırkadan bahsetmiş; bunların bu ismi almalarının tek sebebinin de Hz. Peygamber (s.a.)’in sünnetlerini inkâr etmeleri olduğunu söylemiştir. Bunlardan bir kısmının Kur’an adına Hz. Peygamber’in sünnetlerine karşı çıktıklarını gördüğünden söz eden Musa Cârullah,Kitâbu’s-Sünne isimli bu kitabı yazmayı Allah’ın kalbine ilhâm ettiğini, bu yüzden de onu yazmaya karar verdiğini ifade etmiştir.
Önsözden sonra yazar sırasıyla şu konuları ele almıştır:
                     ü         Sünnetullah, sünnetü’l-evvelîn ve sünnetü’n-Nebî,
                     ü         Sünnetin kat’î hüküm bildiren delil oluşu,
                     ü         Sünneti inkârın bir faydasının ve haklı bir gerekçesinin olamayacağı,
                     ü         Kur’an-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’in konumu,
                     ü         Hz. Peygamber’in bütün yetki ve sorumluluklarının İslâm ümmetine mîrâs kaldığı,
                     ü         İslâm’da bilgi kaynakları.
Kur’an-Sünnet ilişkisine yeni bir yaklaşımı öngören Musa Carullah’ın bu kitabı, pek çok önemli ayrıntı ve dikkatle ele alınması gereken bilgiler yanında üç temel iddiaya dayanmaktadır:
Bunlardan birincisi; İslâm’ın bilgi kaynakları ve deliller hiyerarşisinde Sünnet’in Kur’an’ı öncelediği ve Kur’an’ı da içine alan geniş bir muhtevaya sahip olduğu fikridir. Yazara göre Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.)’in gerek kendi ümmetine, gerekse bütün insanlığa risâletini teblîğ ederken başta Kur’an olmak üzere, nebevî fiiller, hikmetli sözler veya kral ve kabilelere gönderdiği mektuplarla yahut sözsüz onaylarıyla ortaya koyduğu yolun adıdır. Ona göre, Allah-Peygamber iletişimi Kur’an’dan ibaret değildir. Kur’an, Peygamber’e gelen bilgilerin ebedîleşmesi gereken bir özetidir. Pratikte tevârüs yolu ile ebedîleşen sünnetler Kur’an’ı da içine alır. Bu nedenle, İslâm’da bütün hükümler ilk önce Sünnet ile tespit edilmiş; Kur’an âyetleri ise daha sonra Hz. Peygamber’in o meyandaki söz, fiil ve takrîrlerini teyid etmiş ve ebedîleştirmiştir.[2]
Bu kısımda örnek olarak yazar namaz, abdest, teyemmüm, Arafat’da vakfeye durma, oruç ve zekât örnekleri üzerinde durmuş, bunların ilgili âyetler gelmeden önce Sünnet ile belirlendiğini savunmuştur. Yani ona göre mesela, namazın bütün rükünleri, şartları ve vakitleri önce Sünnet’le açıklanmış, daha sonra bunlar Kur’an âyetleriyle teyid edilmiştir. Namazın en önemli şartı abdest olduğu halde, abdest âyeti ancak hicretin altıncı senesinde nâzil olmuş; dolayısıyla âyet gelmeden yıllarca önce abdestin namazın şartı olduğu, Sünnet ile belirlenmiştir.
Fakat bize göre Musa Cârullah buradaki sözleriyle gereğinden fazla genelleme yapmıştır. Çünkü kitap boyunca, onun bu görüşüne ters gibi görünen açıklamalarla karşılaşıyoruz. Sanki bizzat yazarın kendisi de yaptığı genellemeyi yanlış bulduğunu göstermiştir. Nitekim yazar bir yerde Sünnetin beyan olması özelliğinden bahsetmiştir.[3] Sadece bu konu bile aslında yazarın bu genellemesinin doğru olmadığını göstermeye kâfi gelebilir. Çünkü, şu açık bir gerçektir ki, beyân eden (mübeyyin), daima beyân edilenden (mübeyyenden) sonra gelir. Sünnet de mübeyyin olduğuna göre[4] mübeyyen olan Kur’an’dan sonra ikinci sırada olmalıdır.
Bir başka yerde yazar Kur’an ile ilgili değerlendirmelerde bulunurken şöyle demektedir: “Allah’ın İslâm ümmetine en büyük nimeti Kur’an’ın en yüce özelliği, onun indiği gibi muhâfaza edilmiş olmasıdır. Kur’an’da insanın hayatta muhtaç olduğu her (ilke), âlimin meseleleri çözümünde gerek duyduğu (her prensip) vardır. Hz. Peygamber de bütün sünnetlerini Kur’an’dan çıkarmıştır.” [5]
Musâ Cârullah’ın özellikle buradaki son cümlesi, daha önce belirttiğimiz bir fikrine; yani, İslâm’da bütün hükümlerin ilk önce sünnetle tespit edilmiş olduğu, sonra da Kur’an âyetlerinin Hz. Peygamber’in o meyandaki söz, fiil ve takrirlerini teyid edip ebedîleştirdiği yönündeki görüşüne muhâliftir. Yazarın iki ifadesi arasında açık bir çelişki mevcuttur.
Bazı ibâdetlerin, ilgili âyetler gelmeden önce Hz. Peygamber (s.a.) tarafından uygulanıyor olması mümkün olabilir; fakat bu durum hiçbir zaman bir genellemeye giderek, bütün esasların önce Hz. Peygamber’in sünneti yani uygulamasıyla ortaya konduğunu, sonradan bunlarla ilgili âyetlerin onları teyiden geldiğini söylememizi gerektirmez.
Kitabın temel iddialarından ikincisi; mâhiyeti, muhtevası, hak ve sorumlulukları ile birlikte peygamberlik makâmının ümmetin şahs-ı mânevîsi ile devam ettiği iddiasıdır.
Yazar, Hz. Peygamber’in şahsına ve ümmetin tamamına hitap eden birçok âyetle bu iddiasını temellendirmeye çalışmış, fakat bizce bazen, âyetlerin siyak ve sibâkını dikkate almamanın ortaya çıkardığı yanlışlara düşmüştür. Mesela, bir yerde[6] yazar, Hz. Peygamber ile onun ümmetinin sahip olduğu ortak vasıfları ele alırken seçkin olmak (istîfâ) konusunu şöyle anlatmaktadır:
“Allah meleklerden ve insanlardan seçtiklerini elçi yapar.” (Hac, 22/75)
“Sonra kitabı kullarımız arasından seçtiklerimize mîrâs bıraktık.” (Fâtır, 35/32).
“…Allah bu âyette kitabı mîrâs bırakacak kullarını, başkasının değil kendisinin seçtiğini ifade etmektedir. Başka ümmetler seçilmediklerinden kitaplarından sapmışlardır. Fakat İslâm ümmeti, kitabın bereketi sayesinde sapmayacaktır. Allah’ın seçme işini kendine isnâd etmesi, her türlü azgınlık ve sapkınlık imkânını ortadan kaldırmaktadır.” [7]
“…(Aynı âyetin sonunda) ümmetin her ferdinin ayrı ayrı dereceleri şöyle zikredilmektedir:
‘Onlardan kimi, kendisine zulmeder; kimi orta bir yol tutar; kimi de Allah’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazîlet budur.’
Her üçünün de Allah’ın izniyle olduğu ve her üçünün de büyük fazîlet olduğu vurgulanmaktadır. Bir sonraki âyette:
‘Onların mükâfâtı, içine girecekleri Adn cennetleridir’
buyurularak, her üç derecenin de aynı olduğu ifade edilmiştir.” [8]
Bize göre Musa Cârullah, âyetteki sıralamaya pek dikkat etmeden, biri hakkında verilen hükmü diğerlerine de teşmil etme hatasına düşmüştür. Evet bu âyetlerde, Kur’an’a mîrasçı olacak kutlu bir topluluktan ve onun bazı vasıflarından söz edilmiştir. Ancak, “İşte büyük fazîlet budur” âyetinde bahsedilen önemli sonuca ulaşacak olan, burada adı geçen her üç grup da değil; sadece hayırda öne geçenlerdir. Ayrıca her üç topluluk da burada eşit tutulmuş değildir. Âyetin zâhirinden de böyle bir şeyi çıkarmak güçtür. Âyette “Alah’ın izniyle”şeklinde vasfedilen yalnızca üçüncüsüdür. Bu husus âyetin metninde açıkça görülebilmektedir. Şayet her üçünün de aynı fazîlete sahip olması ve aynı sonuca yani Adn cennetlerine ulaşmaları doğru olsaydı, o takdirde Allah yolunda her şeyini fedâ edenle, hiçbir fedâkârlığa katlanmayan insanların arasında hiçbir fark kalmazdı. Halbuki Allah, “Bizim uğrumuzda mücâdele edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz” [9] buyurmak suretiyle, Allah yolunda ve uğrunda gayret gösterenleri ayrıcalıklı kılmaktadır. Kur’an ve Sünnet’in genel ruhu da bu istikamettedir.
Üçüncü temel iddia ise; İslâm’ın şer’î delillerinin dörde indirgenemeyeceği, dörtten fazla aslî delilin olduğudur. Yazarın ifadesine göre, âyetlerde zikredilen bütün deliller (ilim, hüdâ, kitap, burhân, hikmet, güzel öğüt…v.s.) İslâm şeriatınca muteber delillerdir. Naklî delil, en az aklî delil kadar kesinlik ve yakîn bilgi ifâde eder. İnsan naklî delile aklı reddetmek için değil, mâlûmâtını genişletmek için muhtaçtır. Akıl ile veya aklî delil ile nakle yaklaşmak; yine naklî deliller ışığında akla yaklaşmak reddedilmemiştir.[10]
Hikmetli bir kadının, yargılarında kendi reyi ile amel etmesi gerekir. Dine ve fetvâya kişisel görüşler sokuşturmak tahriftir. Ancak, yargı işlerinde güzel rey ile amel etmek hikmettir.[11]
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Musa Cârullah’ın yazmış olduğu bu kitap, Sünnet hakkında özlü bilgiler içeren, onun İslâm dinindeki önemini kavratma gayesi güden bir eserdir. Sünnet’in öneminin hatırlatılmasında atılmış adımlardan birisidir. Fakat şunu da belirtmeliyiz ki, yazar bazen konuları gereğinden fazla uzatmış, konu açısından pek de lüzumlu olmayan ayrıntılara girmiş; bu nedenle okuyucunun dikkatinin dağılmasına sebep olmuştur. Nitekim biz, İslâm’da Bilgi Kaynakları konusunun haddinden fazla uzatıldığını düşünüyoruz.
Zaman zaman yazarın âyetleri ilgili oldukları asıl konudan kopararak, aslında alâkasız mevzuların açıklanmasında kullanmaya çalışması da, bizce önemli bir eksikliktir. Mesela, Hz. Peygamber (s.a.)’in bazı uzuvlarının geçtiği âyetleri yazar tamamen ilgisiz konularla irtibatlandırmıştır. Burada sadece iki örnek vererek konuyu bitirmek istiyoruz:
“ … ‘Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu görüyoruz. Hemen seni hoşlanacağın  bir kıbleye döndürüyoruz.’ Bu âyette de Hz. Peygamber’in yüzü zikredilmiş ve yüzünün göğe doğru çevrilmesi, Allah’ın kendisini hoşnut etmeye sebep olarak gösterilmiştir.” [12]
Zannederiz ki, bu âyette Allah Teâlâ’nın asıl dikkat çekmek istediği husus Hz. Peygamber (s.a.)’in mübârek vech-i şerîfleri olmasa gerektir.  
‘Sakın bazı kimselere geçici olarak verdiğimiz dünya malına gözlerini dikme! Onlara üzülme ve mü’minlere kanat ger.’ ‘Muhammed’in gözü kaymadı ve kamaşmadı.’ “Burada da gözlerinden söz edilmiş ve bu gözlerin Allah’ın yüzüne (mânevî olarak) bakarken nasıl bir edep içinde olduğu ifade edilmiştir.” [13]
Bu kısımda da biz Hz. Peygamber’in edebiyle ilgili bir hususun âyetin asıl üzerinde durduğu bir konu olduğunu zannetmiyoruz.
Bütün bu hususlarla birlikte Musâ Cârullah’ın Sünnet konusuna hassasiyet göstermesi ve bu alanda bir çalışma yapması, her türlü takdirin üzerindedir.


[1] Bigiyef, Musa Cârullah, Ankara, 2000, (terc. Dr. Mehmet Görmez) Ankara Okulu Yayınları.
[2] Bkz. Bigiyef, Kitâbu’s-Sünne, s. 8 v.d.
[3] Bkz. a.g.e., s. 9.
[4] Bir âyet-i kerîmede: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye bu zikri (Kur’an’ı) indirdik.” (bkz. Nahl, 16/44) buyurularak, Hz. Peygamber (s.a.)’in açıklama görevinden sarih bir şekilde bahsedilmiştir.
[5] Bkz. a.g.e., s. 110.
[6] Bkz. a.g.e., s. 64.
[7] Bkz. a.g.e., s. 64.
[8] Bkz. a.g.e., s. 64-65.
[9] Bkz. Ankebût, 29/69.
[10] Bkz. a.g.e., s. 97.
[11] Bkz. a.g.e., s. 99.
[12] Bkz. a.g.e., s. 59.
[13] Bkz. a.g.e., s. 59.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder